AK PARTİ DOSYASI /// ESKİ KÜLTÜR BAKANI ERTUĞRUL GÜNAY : AK Parti eski Türkiye’ye teslim oldu

Ertuğrul Günay

AK Parti ile yollarını ayıran Ertuğrul Günay iktidardan yana hayli dertli çıktı: “Seçmenine ‘göbeğini kaşıyan adam’ muamelesi yapıyor. Tek parti CHP’sini taklit etmeye başladı. Yeni bir mağduriyet için neredeyse muhtıra isteyecekler.”

Ertuğrul Günay’ın AK Parti’den ayrılması, Başbakan’ın aynı günde üç miting yaptığı zamanlara denk geliyor. Tesadüf tabii! Daha düne kadar bakanlar kurulu üyesi olarak AK Parti çatısı altında olan Günay’ın hangi süreçte partisinden istifa ettiğini biliyoruz. Zaten onun hikâyesi ve söyledikleri daha düne kadar AK Parti etrafında oluşan demokratik birlikteliklerin darmadağın olmasıyla ilgili ortak bir ton taşıyor. O sosyal demokrat çevreden bir isim ama pek çok çevrenin yaşadığı serüvene ayna tutuyor hikâyesi. Ertuğrul Günay, Cumhuriyet Mitingleri dalgasında katıldığı AK Parti’den, havaalanı mitingleri sırasında koptu. “Bu halk bu kadar da korkutulmaz ki arkadaş!” diyor. Korkutma esaslı bu mitingler ve zamanlamasını manidar bulduğumuzu kaydederek, Günay’ın söylediklerine odaklanabiliriz şimdi!

–Aslında işler yolunda gidiyordu değil mi? Ne oldu, ne değişti?

Üçüncü seçimde oyların artması partinin tepesindeki kadroya giderek kibre dönüşen bir özgüven verdi. Sanıyorum ki, daha önce farklı toplumsal kesimleri, farklı siyasal arayışları olan insanları bir arada tutma konusunda ihtiyacı çok da hissetmemeye başladılar. Anayasa değişikliği ile yargının içindeki geçmiş klikler; darbe davalarıyla da ordunun içindeki demokrasiye inanmayan kesimler tasfiye ediliyordu. AK Parti’yi bütünüyle kucaklayan geniş destek gözükünce parti yönetimi fazlaca buyurgan hâle geldi.

–Tersi olması beklenemez miydi? Mesele, vesayet devletine karşı bir meşruiyet ve paydaş üretme sürecinin bitmesiyle mi ilgili?

Üç seçim kazanılınca artık bir meşruiyete ihtiyaç olmadığı gibi bir özgüven oluştu. Özgüven iyi bir şeydir; kibre, aşırı gurura dönüşürse tehlikeli olabilir. Artık farklı toplum kesimlerinin desteğine çok da ihtiyaç kalınmadığına ilişkin bu içerideki fikir değişikliğinin çok çarpıcı örneğini biz 2013 yılının Nisan’ında İstanbul İl Başkanı’nın bir konuşmasında yakaladık. İstanbul İl Başkanı –ki sanıyorum Sayın Başbakan’dan duyduklarını tekrar etmişti- “Bundan önceki süreçte bizim farklı ittifaklarımız vardı, liberaller, demokratlarla; ama bundan sonra kendi öz kadrolarımıza dayanacağız. Çünkü inşa sürecine giriyoruz, artık kendi düzenimizi inşa edeceğiz, bu ittifaklarımız bozulabilir!” diye konuşuyor. Yaşadığımız talihsiz süreci bir anlamda ifşa eden bir konuşmaydı bu.

-Siz AK Parti’nin yeterli bir desteğe erişmesi ile ilişkilendiriyorsunuz bunu. Nasıl yani 2010 Referandumu demokratikleşme ivmesinin geriye sardığı tarih mi şimdi?

Maalesef. Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı getirme, yasakların kaldırılması, 12 Eylül’ün bazı ipoteklerinin kaldırılması, HSYK’da yargıçların kendi yöneticilerini seçmelerine kapı açmak gibi hakikaten demokratikleşme konusunda bazı adımlar attık. Ama sonra çok üzülerek gördüm ki bunlar iktidarın işine yaradığı müddetçe makbul bir değişim olarak görülüyormuş. Yargıçların bağımsızlığı iktidar içindeki bazı defoların ortaya çıkarılmasına döndüğü anda bütün kapılar kapatıldı ve o bütün bağımsızlık, demokratikleşme ve çoğulculuk söylemleri terk edildi.

-Şu anda yaşanan şey bu mu sizce?

Evet. 2010 anayasa değişikliğinin çok içinde olanlardan biriyim. Hem Meclis’te hem de Anadolu’da büyük bir gayret gösterdik. Biz HSYK üye sayısını 22’ye çıkartırken, içlerinden 10 kişiyi doğrudan doğruya 1. sınıf hâkimlerin seçmesine yol açarken, Yargıtay’ın, Danıştay’ın daha özgürce seçim yapmasını sağlarken hakikaten Venedik Kriterleri doğrultusunda daha çoğulcu, daha demokrat, daha bağımsız bir yargı sistemini kurmuştuk. Seçilen insanlar bizim işimize geldi-gelmedi, o ayrı bir tartışmadır. Onu yargı kendisi değerlendirecek. Şimdi ne oldu? 2010’dan bugüne kadar da son derece güzel geldik. Ne emniyetle ne de yargıyla ilgili bir şikâyetimiz vardı. Bazan muhalif toplum kesimlerinin -zaman zaman benim de paylaştığım- itirazları oldu. Ama bütünüyle Hükümet, işin kendisine dayanmasına kadar hiçbir eleştiriye katılmadı.

-Şu anda HSYK’dan cunta-çete olarak bahsediliyor hükümet çevresinde. Daha önceden böyle bir yaklaşım var mıydı?

Bu söylemi çok incitici buluyorum; hükümet çevrelerinin yargı ve emniyetle ilgili bu terimi kullanması kabul edilemez. Çete teriminin kullanılması hukuk devletinin dinamitlenmesidir. Ancak bunu devletin meşruiyetini toplumun gözünde zedelemek için marjinal çevreler söyler. Yanlış örgütlenme olduğunu, yanlış insanlar olduğunu, insanların taraflı davrandığını somut örnekler göstererek anlatabilirsiniz, ama çete demek aynı zamanda devletin meşruiyetine dönük ağır bir ithamdır. Ağır saldırıdır.

-Yapılmakta olan büyük tasfiyenin gerekçesi olarak üretiliyor bu biraz da. Hep çetelerle savaştık demek için!

Siz subjektif olarak böyle bir şeyi kendinize inandırmış olabilirsiniz. Ve sizin gördüğünüz bir rüyaya, bir hayale başka insanları da inandırmaya çalışıyor olabilirsiniz. Amma bir de ortada objektif gerçeklik var. 17 Aralık’ta ortaya çıkan, bugüne kadar İzmir’de ve başka yerlerde yeni ya da yarım bıraktırdıkları soruşturmalarla devam edegelen objektif, çok sıkıntı verici, gerçekten açıklanması akılla, izanla çok zor olan bir tablo var ortada. Bu tabloyu şimdi siz görünmez kılmak için, bir sis bulutunun altında bırakmak için kendinize göre birtakım senaryolar ve hayaller üretirsiniz ama “mızrak çuvala sığmıyor”. Bu izah edilebilecek bir şey değil.

Bakın, Gezi’de böyle bir şeyi denedi hükümet, kısmen başarılı oldu. Gezi’de de tavrım muhalifti. Bazı arkadaşlar bakanlığı bıraktın eleştirmeye başladın diyorlar. Oysa, İstanbul’daki yanlış uygulamalar, proje ve girişimlerle ilgili itirazlarımı Bakanken de, her zaman yüksek sesle söyledim. Gezi projesine itiraz etmiştim, benim dönemimde koruma kurulu reddetmişti. Sonra alelacele bir daha toplayıp yüksek kurula kabul ettirdiler. Ben olsam yine geçmezdi.

Ama olayı doğrudan Başbakan yönetmeye başladı. Gezi, -çok iyi biliyorum ki- başlangıçta AK Partililerin de, mütedeyyin çevreci toplum kesimlerinin de içinde olduğu bir protesto idi. 3. günden sonra inanılmaz bir saldırı ile olay püskürtüldü. Kitlesel boyutlara varan olaylar uzayınca marjinal gruplar işin içine girdi, bir süre sonra kamuoyu önünde olay masumiyetini kaybetti, saptırıldı.

-O marjinal grupların orada olması bir avantaj gibi görüldü herhâlde?

Zaten iktidar onu tahrik etti. Gezi bir kitlenin kendi yaşam tarzı müdafaasıydı. Bu yönüyle Anadolu’yu çok fazla ilgilendirmiyordu. Gezi’dekilere, “Siz yaşam tarzı savaşı veriyorsunuz ama Anadolu’dakiler yaşamaya çalışıyor, onlarla bir duygu bağı kurmazsanız derdinizi anlatamazsınız.”demeye çalıştım.

17 Aralık’tan sonra yaşanan öyle değil. Burada doğrudan doğruya Anadolu insanının yaşamını yakından ilgilendiren somut bir olay var. Uludere’deki insanların acısı. “İki bakanın çocuğuna dokunulduğu zaman devlet ayağa kalktı ama ben çocuklarımın parçalarını torbaya doldurdum, kimsenin sesi çıkmadı.” diyordu TV’de acılı ana..Sabah operasyon oluyor, öğleden sonra operasyonu yapan polisler görevden alınıyor. Bu, dünyanın neresinde görülmüş? Olayın üzerine giden savcıyı alıyorsunuz, savcıyı karalamaya çalışıyorsunuz, her türlü melanete bulaştığı bilinen çevrelerin uydurduğu birtakım iddialarla şimdiye kadar kahraman muamelesi yaptığınız savcıyı karalamaya çalışıyorsunuz.

-Gezi’nin anlatılan gibi olmadığının en yakın tanığıyım diyorsunuz. Siyaseten kazanç elde edildi orada değil mi?

Orada Başbakan olayı çok manipüle etti. İlk günlerde bir şaşkınlık oldu, sonra kısmen toparladı. Marjinal grupların işin içine girmesini Geziciler önleyemediler, önleyemedikleri ölçüde de yıprandılar. Bakın burada bu yok. Burada ne marjinal gruplar var, ne sokakta kitleler var. Burada kutudaki paralar var. Burada birtakım görüntüler, kayıtlar, sesler var. Ve MİT’in raporu var. Şimdi diyorlar ki bunlardan devletin nasıl haberi olmaz! Siz işinizin körü olmuşsanız ve kendinizi her türlü denetimden münezzeh sayıyorsanız, böyle bir kibre kaptırmışsanız, sizin haberiniz olmayabilir. Ama MİT’in önünüze Nisan ayında koymuş olduğu raporu var. İlginç rastlantı, operasyondan 35 gün önce altı twit yazmışım: “Halkın sevgisini kazanmış bir iktidarı ancak kendi içinden yıkarlar.” diye. “Nasıl yıkarlar?” Demokrat Parti’yi içindeki çıkarcılar, tek parti iktidarını/CHP’yi de halka tahakküm eden idareciler aşındırdı. Şimdi bizde ikisi de var. Halka küfreden vali, iktidarın sırtından geçinmeye çalışan tabasbus ehli. Bunlar yıkar bizi dikkat edin.” demişim. Ama siz kendinizi kibrin kalesine öyle hapsetmişsiniz ki, ne MİT’in ikazını duymuşsunuzdur, ne dostlarınızın uyarısını..

-İhaleler üzerinden medyanın dizayn edilişini görüyoruz, nahoş şeyler oluyordu zaten. Peki, sizin için ortaya saçılanlar şaşırtıcı oldu mu?

Bu boyutlarda olabileceğini düşünmüyordum. Beraber hükümette bulunduğumuz arkadaşlarımın temize çıkmasını bütün kalbimle arzu ediyorum. Ama bir çıkar ağının etrafımızda dolaştığını uzun zamandan beri görüyordum. Sayın Başbakan’a başta olmak üzere çoklarına ifade ettim. 2009’da çocuklarım bir mitinge gitmişti. Geldiklerinde ‘Ne gördünüz?’ dedim. “Sabahın soğuğunda insanlar dolmuştu alanlara, Başbakan’ı beklediler, büyük bir heyecanla. Çok yoksul seçmeniniz.” dediler. Çocuklarımdan biri “Onların inançlarını boşa çıkarırsanız çok büyük günaha girersiniz.” dedi. Aynen anlattım bakanlar kurulunda bunu. Seçmenimiz çok yoksul ama otobüsümüz, uçağımız her iktidarın çevresini saranlarla dolu.. Çevremizi hep bunlar sardı dediğimde buz gibi oldu bakanlar kurulu.

-Sonra herhangi bir uyarınız oldu mu?

İstanbul’da 20 küsur ay önce ‘bir rant lobisi ahtapot gibi sarmış İstanbul’u ve ellerini inanılmaz yerlere uzatmışlar, baş edemiyoruz, bunlarla baş etmek için yoğun kamuoyu tepkisine ihtiyacımız var’ demiştim. Ben bunları söyledikçe Başbakan’la bağımız anlamsız biçimde soğuklaştı, giderek koptu.

Siyasetin kaynağı halktır. Gözümüz kulağımız hep halktan olacak. Biz bürokrat değiliz. Siyaset kendi kaynağından koparılıyor; bu kritik eşikte, 320 milletvekili olan bir partide başbakanlık müsteşarı içişleri bakanlığına getiriliyor. Bu devleti halkın önüne koymanın somut bir örneğidir.

Bir siyasi iktidar devletleşmeye başladığı anda yozlaşmaya da başlamış demektir. Halkıyla da karşı karşıya gelmeye başlamış demektir. Bu tehlike 2011’den sonra başladı. ‘Artık hukuku bize engel olmayacak biçimde yeniden düzenlemek lazım. Bizim iktidarımızı muhkem kılmalıyız. Bizim iktidarımıza göre her şeyi yeniden düzenlemeliyiz’ gibi bir bakış açısı çıktı. Bu demokrasi değil. Temel sıkıntı Başbakan’da da birçok arkadaşta da ‘kuvvetler ayrılığı’ kavramının içselleştirilmemiş olması.

-Başbakan iyi bir siyasetçi. Nereden kazanacağını, nereden kaybedeceğini bilir. Devletleşmenin siyasetin altını oyacağını da. Bunu nasıl anlamıyorlar?

Onu çok konuşmayalım isterseniz. O tartışmayı çok tehlikeli boyuta götürür. Çok üzüntüyle söylüyorum. Şu olaylar karşısında Başbakan’ın tepkisini olağan akılla ve iyiniyetle izah etmek mümkün değil.

-Grup toplantılarında böyle meselelerin gündeme gelmesini bekleyemeyiz değil mi?

Partilerin grup toplantıları milletvekillerinin de kürsüye çıkıp konuştuğu, genel merkez yöneticilerinin grup yöneticilerinin cevap vermek ihtiyacı hissettiği, gerçekten danışma ortamları, istişare ortamları olması beklenir. 90’lara kadar da böyle bir özelliği vardı. Ama son yıllarda grup toplantıları liderlerin halka açık birer küçük mitingine dönüştü. Hatta bir ölçüde milletvekilleri üzerinde baskı oluşturma ortamı hâline dönüştü.

-Murat Belge de 27 Mayıs benzeri cuntamsı bir tehlikeden söz etti. Bir tehlike gördüğünüz için mi bunu söylediniz?

Tabii ki bir iktidar anayasa ve hukuk devleti kurumlarını zorlarsa ülkede ciddi bir meşruiyet tartışması başlar. Bu tartışma da zaten demokrasiden hoşlanmayan çevrelerin iştahını kabartabilir. Türkiye, bu konuda sabıkalı. 60-90 arası her dönemde bu tür örtülü, açık, çok kaba veya çok sofistike çeşitli müdahaleler oldu. O yüzden, iktidarın kendi sınırlarını bilmesi, kendi sınırlarını özenle koruması, hukuk devleti ilkesini yeniden inşa etmeye çalışması ve topluma da sağduyu, esenlik, barış konusunda bir yeni yol göstermesini, bir umut aşılamasını çok önemsiyorum. Biz aslında 2002’den bu yana gelirken bir avantaj kullandık; başka partileri beğenmeyenler birinci tercihleri olmasak da bize oy verebiliyorlardı. 2011’e kadar böyle geldik. Yüzde 49 almıştık, her zaman aşağıya inebilecek oran ama biz onun tamamını cebimizde sandık. Geçmiş yıllarda tek parti CHP’sinin bu tür yanlışları vardı. Biz bir anlamda çok reddettiğimiz o 1946 öncesi 38-46 arası CHP’sini, tek parti dönemini taklit etmeye kalkıştık.

-Bu olumsuz değişimler ya da müdahaleler hep tekrar ediliyor, bu neden değişmiyor?

Tekrar ediyor, çünkü Doğu despotizmi diye bir kavram var. Marks’ın bile oturup hakkında makaleler yazdığı bir model var. Biz yukarıdan aşağıya yapılanırız. Batı toplumlarında, şehir devletlerinden iradeyi yukarıya doğru bütünleştiren bir anayasal sistem ortaya çıkarken bizde yukarıdan, devletten aşağıya doğru geliyor. Devlet var önce, biz devletin milletiyiz, milletin devleti değil. Biz geldik devlete, nasıl Kemalist model yukarıdan aşağıya bir insan tipi oluşturmaya çalışıyor ise, tek tip, devleti elimize geçirerek kendimize göre bir insan tipi oluşturmaya, sözde sivil toplum oluşturmaya çalıştık.

-Tamamen toplumun devleti şekillendireceği vaadi ile iktidar olan partinin toplumu şekillendirmeye bu kadar istekli olması tuhaf değil mi?

İşte bu bin yılın geleneği. Belki son seçimde biz 49’a çıkmak yerine 47’den 45’e inseydik biraz daha sınırlarımızı ve frenlerimizi bilebilirdik. Yüzde 58’lik referandumun mirasından gerilere doğru geldik ve 49’da kaldık. Aşırı güçlenme olunca… Başkanlık sistemi tartışmaları sırasında partili başkanlığı savundu bazı arkadaşlar. Biz partili başkanın demokrasilerde doğru bir uygulama olmadığını savunurken ‘İsmet Paşa zamanında var’ dedi bir arkadaş. Şimdi örneği oradan mı alacağız? Sanıyorum ki bunu diyen bugünkü Adalet Bakanı’ydı.

-Müşavirler, devletin faili meçhul cinayet geleneğini işaret ediyor, Ahmet Davutoğlu devlet refleksini hatırlatıyor. Bir milletvekili ölen savcıdan bahis açıyor. Nasıl olabiliyor bunlar?

Mesele şu; siz kendinizin devlet olduğunu hissederseniz, siz 10 yıllık bir partisiniz, devlet ise bin yıllık. Siz kendinizi birdenbire 10 yıllık parti olarak bu bin yıllık geleneğin sahibi ve erki bütünüyle kullanan unsuru olarak görmeye başlarsanız, o geçmişin bütün kötü alışkanlıkları, kötü ilişkileri bir süre sonra size egemen olmaya çalışır.

-Şu anda siyaseti oluşturan bakanlar ya da partinin yöneticileri mi sizce?

Başbakan, danışmanları birkaç yüksek bürokrat yani esas çekirdek hükümet o. Geri kalan da icrada sorumluluk taşıyorlar. Bakanların önüne geçti bürokrasinin tepesindeki bazı isimler. Bu işte devletin siyaseti yönetmeye başladığını gösteriyor. Biz aslında halk adına devleti yönetecektik. Hâlbuki, biz kendimizi devlet sanınca devlet adına siyaseti yönetmeye çalıştık. Müthiş bir dilemmaya düştü AK Parti, o ikilemde yanlış tercih yaptı.

-Daha önceden halktan gelen tepkiyi okuyabiliyor ve yönetebiliyordu. Şimdi ise halkın yerini devlet mi almış oldu?

2007’de hükümeti kurduktan hemen sonra Abant’a yeni anayasa için bir komisyon çalışması yapmıştık. Son derece ülke ve hatta dünya ölçeğinde saygın bilim insanı hukukçular, önemli, ilerici siyasetçiler vardı. Süreç içinde onların tümü uzaklaştırıldılar.

Parti güçlendikçe daha devletçi bir yapı öne çıktı. 12 Eylül’ü desteklemiş bazı arkadaşlarımız şu anda partinin adalet ve hukuk işlerini idare ediyor. Kritik dönemlerde görev yapan bu önemli arkadaşlarımız şimdi niye yok?

-Yol arkadaşlığının bitişi ve sonrası nasıldı peki?

Başbakan ‘onlar gitmedi, biz attık’ dedi. Ben de, ‘size yeni yol arkadaşlarınızla başarılar dilerim’ dedim.

-Tepki aldınız mı peki, parti çevresinden?

Ayrıldıktan sonra itibar ettiğim tanıdığım bildiğim çevrelerden hiçbir olumsuz karşılık gelmedi. Biz, Millî Görüş çekirdeğinden gelmeyenler daha büyük sorumluluk üstlendik, biz demokrasi için umut gördüğümüz bir harekete destek verdik. Bizi güç durumda bıraktılar. Bu kirlilik söylentileri, bu baskı yöntemleri, bu antidemokrat davranışlar… Biz AK Parti’ye oy vermesi mümkün olmayan pek çok çevreden buraya oy taşıdık, bizi o insanlara karşı mahcup etmeyin, dedik. Anlamadılar. Biz buraya gelirken Cumhuriyet Mitingleri yapılıyordu. Biz o Cumhuriyet Mitinglerinin korku balonunu söndürdük. Nasıl o gün halkı hayalî düşmanlarla korkutmak için mitingler yapılıyordu, şimdi de yine korkutmak için miting yapıyorsunuz, dedim. Ona da karşıydım, buna da karşıyım. Bir toplum korkutulmaz sürekli.

-7 Şubat, Gezi, yolsuzluk davası ile ilgili sürekli ‘darbe’ olduğu söyleniyor. Bu meşruiyet üretme gerekçesi mi?

Bence bu bir çaresizliğin ifadesi. Bundan sonra aklı başında hiç kimse iktidarın bu savunmalarına inanmayacaktır. Çünkü iktidar aşırı bir merkeziyetçilik üretmeye çalıştı. Merkeziyetçiliği çoğulculaştırmaya, kırmaya çalışan her girişimi kendine karşı bir düşmanlık olarak algılıyor. Ama artık bu yalancı çoban hikâyesine dönmeye başladı. Bu söylem kimseyi inandırmıyor. Korkarım ki bu iktidar kendisine karşı olan her şeyi gayrimeşru sınırlara itmeye çalışıyor ama bir süre sonra iktidarın meşruiyetinin sorgulandığı bir noktaya getirecektir ki, o eşiğe geldik. Çok üzüntüyle söylüyorum. Yargı ve emniyetle ilgili son düzenlemeler, üstelik bunun bir yolsuzluk tartışmasından sonra ortaya çıkmış olması, iktidarın meşruiyetini ciddi bir biçimde sorgulanır hâle getiriyor. Hem iktidar için hem bütün siyaset hem de Türkiye için bir talihsizliktir.

-Bakanken de paralel, çete değerlendirmelerini duydunuz mu hiç parti içinde?

‘Kim ne dedi’yi bulmak şimdi çok kolay. Ben ne demişim, Başbakan ne demiş? Filanca ne demiş? İnternete girip anında bulabiliyorsunuz. Yaz aylarında polisi övüyordu Başbakan. Muhalefet itiraz ediyordu. Şimdi çete oldu. Yargıyla ilgili en küçük bir eleştiriyi şiddetle reddediyordu. Şimdi 2-3 savcı bir soruşturma açtı diye kıyamet kopuyor. Bu toplumu kimse ahmak yerine koymasın. Bin yıllık bir devlet var, ama bu devletin altında o devletin her türlü hilesini bilen bir de toplum var. Bu toplum Osmanlı’yı idare etmiş, Roma’yı idare etmiş, Moğolları idare etmiş, Cumhuriyet’i idare etmiş! Bu toplum ne oyunlar görmüş, ne zulümler görmüş de baş etmeyi bilmiş. 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül sonrasını iyi okusunlar. Toplum kuvveti, avaz avaz bağıran tepedeki muktediri gördüğü zaman susar, ama eline ilk fırsat geçtiği zaman ona Hanya’yı Konya’yı öğretir. Bütün o darbenin baskısına karşı DP geleneği 65’te yüzde 52 oy aldı. 12 Mart’tan sonra müdahaleye karşı çıkan CHP tarihinde ilk defa seçim kazandı, 12 Eylül’de Kenan Evren meydanlarda alkışlanıyordu, anayasa yüzde 92 oy almıştı, kurduğu parti üçüncü oldu.

-Bunu derken, AK Parti’nin bir tür darbe yaptığını mı söylemiş oluyorsunuz?

AK Parti kendisine karşı bir darbe yapıldığından söz ediyor; bu söylemle yolsuzluk soruşturmasının toplumda yarattığı şoku atlatmaya çalışıyor, ama gerçekte hukuku, adaleti kendisi çiğniyor. Adli Kolluk Yönetmeliği’nin alelacele değiştirilmesi, Yargının Yürütmeye bağlanmaya çalışılması, Emniyet’te Adliye’de yolsuzlukları soruşturanlara karşı bu öfke, hukuk devletine karşı darbe değil de, nedir?

-Siz olayı böyle algılarken ‘Bize darbe yapılıyor’ denmesi ilginç değil mi?

Yine bir mağduriyet fırsatı arıyor. Fakat o kadar mağrurluğu gözüküyor ki. Belki, yeniden mağdur gözükmek, yeniden halktan destek almak için, ‘Keşke bir muhtıra olsa, keşke hükümete karşı gerçekten hukuk sınırlarını zorlayan bir girişim, kalkışma olsa!’ Onu bile isteyecekler belki. Ama kutudaki paralar orada durduğu müddetçe hiç kimse o mağduriyet edebiyatına inanmayacak.

-Bir hayal kırıklığı yaşıyoruz aslında. O darbeleri yaşamış demokratik süreçler, toplumun talepleri yansımamış bir devlet aynen devam ediyor?

Tabii üzüntü yaşıyorum. Türkiye çok partili sisteme geçtikten sonra ne yazık ki her iktidar bir süre sonra tek parti iktidarı olmaya çalıştı veya abartılmış bir lider kültüyle kurumsallaşmayı bir yana itti. Özal, bütün bu insanlar arasında daha demokrat ufuklu bir insanmış ama kurduğu yönetim devlet erkinin nimetlerini kullanmaya alışkındı, o yüzden iktidar gidince dağılım gitti. AK Parti bütün bu deneyimden ders çıkarmıştı, üstelik önceki kadrolara göre daha bizim içimizden, daha halktan, daha devletin milletin ortak değerlerinden geliyor diye umudumuz vardı. O nedenle, gelinen noktayı büyük bir talihsizlik olarak görüyorum. Üstelik de bütün uzun süren iktidarların maruz kaldığı hastalığa o devlet erkinden zengin olma hastalığına bir ölçüde teslim olmasının derin hayal kırıklığını yaşıyorum.

GENÇ NÜFUS VE İLETİŞİM İMKÂNLARI KAPALI SİSTEME İZİN VERMEZ

-Her kuşak sil baştan devletin bilinen ‘vesayet’ hikâyelerini yaşamak zorunda mı?

Değişecek. Niye? Biz istesek de istemesek de daha şeffaf bir toplum yapısına doğru gidiyoruz. 90’larda sadece TRT vardı. Eğer televizyon dünyasında çok kanala geçmesek birçok insan toplum tarafından bilinmeden yok olup gidecekti, TRT’nin o kapalı yapısı içinde. Çok kanal bizi, Türkiye siyasetini bir ölçüde ayakta tuttu. Şimdi herkesin cebindeki telefon kayıt alıyor, görüntü naklediyor, haber veriyor, bir anda dünyanın öbür ucuyla buradan bilgi alışverişi yapabiliyorsunuz. Türkiye’nin genç nüfusu ve dünyaya açılan bu iletişim imkânları artık kapalı bir sisteme izin vermeyecek. Biz bir kaos dönemi, bir geçiş dönemi yaşıyoruz. Bu geçiş dönemini AK Parti çok iyi kullanabilirdi. Başlangıçtaki felsefesine ve söylemlerine, iddialarına sahip çıkarak gerçekten çoğulcu bir Türkiye’yi kurmak için çok iyi kullanabilirdi. Fakat bütün o eski alışkanlıklar, eski Türkiye baskın geldi, eski Türkiye’ye teslim oldu şu anda. Eski Türkiye başka bir biçimde yeniden üretildi AK Parti çevresinde. 50 milyonu 40 yaşının altında bir nüfus, milyonlarca sosyal medya kullanıcısı, 5 milyondan fazla satan gazete, Anadolu’nun her kasabasındaki televizyon kanalı artık kapalı bir rejime izin vermeyecek. Gazetecileri işsiz bırakabilirsiniz ya da bir destekçinizi alıp büyük bir gazetede yazdırabilirsiniz ama bir süre sonra toplum kendi haberleşme kanallarıyla onların hepsini çöpe atacak. AK Parti geçmiş bütün siyasi partilerden daha iyi şeyler vadettiği için geldi. AK Parti’den daha iyi şeyler vadeden bir siyasi hareket bugün çıkmazsa yarın mutlaka çıkacak. Eski Türkiye’yi yeniden inşa edemezsiniz. Bu boşuna uğraştır.

KENDİ TABANINA ‘GÖBEĞİNİ KAŞIYAN ADAM’ MUAMELESİ YAPIYOR!

-Yolsuzlukla ilgili davaya bakan herkes, bakmayan da binlerce kişi görevden alınıyor? Bu ne sonuç verir?

Savcıya müdahale, HSYK’ya müdahale, polise müdahale derken diyelim ki yarın takipsizlik kararları çıktı, bütün bu kutular iade edildi, banka müdürü bankaya, siyasetçiler de evlerine gönderildi. Toplumun gözünde mahkûm olmuştur bu hareket. Toplumun vicdanında mahkûm olmuştur. Çünkü sürece müdahale ettiniz. Şimdiye kadar generaller yargılandı, bu ülkenin kuvvet komutanları, genelkurmay başkanları yargılandı, siz müdahale etmediniz. Tutuksuz yargılansalar iyi olur, dışında itirazınız olmadı. Şimdi görülmedik müdahale yapıyorsunuz. Bu müdahale yarın beraat dahi etseniz, kimseyi inandıramayacak.

-Bunun tamamen dış mihraklarla bağlantılı bir siyasi operasyon olarak yorumlanması bizi nereye götürür?

Çok üzülüyorum. Ben 7 yıldan beri buradayım, 5 yıldan fazla bakanlık yaptım. Kendi isteğimle ayrılmadım. Parti içinde doğruyu savunma, hukuku savunma, aklı başında işler yapmayla ilgili uyarılarda bulundum, yolsuzlukla ismi bir araya gelen arkadaşları koruyan Sayın Başbakan bizi disipline sevk etmeye kalktı. O şartlar altında kişisel gurur meselesi yaparak ayrıldım. Hâlâ içinde bulunduğum büyük hareketi korumaya çalışıyorum. Hâlâ Türkiye’de kitlelerden üç seçimde destek almış bir siyasi hareketin yok olup gitmesini, çöpe atılmasını istemiyorum. Bunun yol olmadığını söylemeye çalışıyorum. Partinin tepesindeki mağrur elit, partinin tabanını hiçbir şeyden anlamıyor, Çölaşan’ın vaktiyle söylediği gibi ‘göbeğini kaşıyan adam’ sanır ve öyle görürse, çok aldanır.

-Öyle mi sanıyor?

Öyle hissediyorum ve çok inciniyorum. Böyle yakıştırmalar vardı ya, biz bunu şiddetle reddetmiştik o dönem. Şimdi öyle üslup görüyorum ki, partinin tepesindeki mağrur kitle hakikaten partinin tabanını öyle zannediyor. Bir polis müdürüne 15 günde 5 yer gezdirilir mi? TİKA’dan sorumlu başbakan yardımcısı birinci akşam İstanbul emniyet müdürünü ziyarete gider, ondan sonra adalet bakanı olur, onunla ilgili soruşturmaya izin vermezse, “kadı ola davacı, mübaşir ola şahit/,böyle mahkemenin kararına adalet denilebilir mi?”

Toplumun vicdanını tatmin edeceksiniz. Vicdan diye, izan diye, hele iman diye bir kavram var. Yoksa sadece kendinizi kandırırsınız. Ve sonu hüsrandır. Ben bu parlamentonun çöktüğünü görmüş insanlardan biriyim. 80’in en genç milletvekiliydim. Bir daha öyle bir çürüme, öyle bir çöküş görmek istemiyorum. Bunun yolu da birileri zorlamadan iktidarın bir an önce hukuk sınırları içine çekilmesidir. Hepimizin güvencesi odur. Önemli olan hukuk devleti çökmesin. Önemli olan toplumsal bir büyük kargaşa olmasın. Şu anda savcının, hâkimin, emniyetin savrulduğu, binlerce polisin darmadağın edildiği bir süreç yaşıyoruz. İstanbul’da ve İzmir’de oldu bu operasyon; niye bütün Türkiye’yi dağıtıyorsunuz? Bütün bu soruşturmayı Masak’ın başlattığına dair bir bilgi var. Masak dağıtılıyor. Millî eğitime girildi. Olmaz böyle bir şey. Biz bu ülkeyi marjinal gruptan almadık ki. 10 yıldır biz yönetiyoruz. Ve birdenbire bizim iktidarımızı birilerinin haksız yere kullandığına ilişkin somut bilgiler ortaya çıkınca büyük bir panikle bütün bu yapıyı darmadağın etmeye çalışıyoruz. Bunu kimseye anlatamazsınız.

-Bu uyarılar sizi düşman göstermeye yetiyor değil mi?

Siyasette maalesef öyle bir ekip türedi, dalkavukluğu dostluk sanıyorlar. Hayır, tam tersine. Ben partinin yönetimiyle bugün ciddi ihtilaf içindeyim, ama AK Parti tabanını hâlâ korumaya çalışıyorum. AK Parti tabanının, o tabandaki masum, mazlum insanların yarınlarda utançla yere bakmasını istemiyorum.

Reklamlar

Etiketlendi:, , , , ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: