ARAŞTIRMA DOSYASI /// Haşhaşiler Dosyası 2 : Haşhaşiler Türk Sultanlarını Suikast ile Öldü rüyorlardı

Cevat Kulaksız

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın parti grup toplantısında, devletimiz içinde yapılanan Fetullah Gülen Cemaat mensuplarını, bin yıl önce yaşamış “ Haşhaşilere ” benzetmesi üzerine, Haşhaşileri tanıtan yazımızı bu sayfalarda bundan önceki yazımızda sunmuştuk. Bu yazımızda da, bin yıl önce yaşamış, Asya’nın, Avrupa’nın dehşetle izlediği bir İslami terör örgütü olan Haşhaşi’lerin Türk Beyleri ve Sultanlarını suikastla öldürme nedenleri üzerinde duracağız. Ne hikmetse, bin yıl önce de, şimdiki zamanda da Hasan Sabbah gibi birbirinden çeşitli İslami terör örgütleri dünya kültürünü tehdit etmekte.

Hasan Sabbah’ın liderliğini yaptığı bu terör örgütü, haşhaş suyu ve liderleri Hasan Sabbah’ın Cennet vaad eden telkinleri ile beyinleri öylesine yıkanmıştı ki, hepsi gözünü kırpmadan ölmeye ve öldürmeye hazır bir cinayet makinesi gibi idi. Selçuklu Sultanlarını, vezirlerini ve nice beyleri katleden bu örgüt militanlarını, devlete kim şikâyet ve ihbar etse veya militanlarını bir görevli tutuklasa ertesi gün veya en kısa zamanda şikâyet eden de, tutuklayan da hemen öldürülüyordu. Tarihin en gizemli, en kanlı terör örgütü militanlarının, Selçuklu Devleti’nin Sultanlarından Alpaslan, Melikşah, Vezir Nizamülmülk’ü nasıl şeytani planlarla katlettiklerini geçen ki yazımızda yer vermiştik. Yine bu yazımızda, Haşhaşilerin liderleri Hasan Sabbah’ın Selçuklu Sarayı’na sızmasını, devlet büyüklerini birbirine düşürmesini, Selçuklu Devleti’ne neden düşman olduğuna değineceğiz.

Haşhaşi denilen İslami terör örgütünün Hasan Sabah adlı bir şii İranlı’nın 1090-1256 yılları arasında kurduğunu biliyoruz. Şiîlik meşrebinin İsmâilîlik mezhebinin Nizârîlik koluna bağlı Hasan Sabbah’ın kendi sapkın mezhebini yaymak için, Kuzay İran’ın Elburz Dağları zirvelerine Alamut Kalesi diye bilinen adeta kartal yuvasına benzer bir sarp yalçın yere karargâhını kurmuş, Selçuklu Bey ve Sultanlarına suikastlar yaparak onları katlediyordu. Acaba neden böyle yapmıştı Hasan Sabbah?

Gariptir ki, Hasan Sabbah ve onun terör müritleri olan Haşhaşiler, İslam Dünyasının Ömer Hayyam, İbni Sina gibi, şimdi bile insanlığın hayran kaldığı, bilim alanında en tanınmış bilginlerinin yaşadığı İslam’ın en onurlu çağında X. ve Xl. yüzyılda yaşamışlar.

HASAN SABBAH ÖMER HAYYAM SAYESİNDE SELÇUKLU SARAYINDA GÖRFEV ALIR

Gezginci bir bilge insan olan Ömer Hayyam, yanında meraklı bir araştırmacı okumuş yazmış o devirde “imam” diye anılan Hasan bin Ali Sabbah’la birlikte arkadaş olurlar, onunla yolculuk sonunda Selçuklu Sarayına konuk olurlar. Kaderin acı cilvesine bakın ki, ileride hem Selçuklu Sultanı Melikşah’ı hem de onun seçkin veziri Nizamülmülk’ü, Haşhaşi müritleri ile suikastla katlettirecek olan Hasan Sabbah, Selçuklu Sarayı’na baş memur olarak girer.

(İzniniz olursa burada bir paragrafla parantez açmak istiyorum. Ta Orta Asya’dan günümüz iktidarına kadar, bütün Türk Devletlerinin içine dost görünen yıkıcı ajanlar, dost görünen emperyalist güçler sızarak, Türk Devletlerini yıkıma götürmüşler. Buna da devrin gafil, cahil, sözde dinci görünen yöneticilerinin aymazlığı neden olmuştur. Öyleyse yöneticilerimizi çok daha iyi gözlemlemeli, çok daha özenle seçmeliyiz).

Selçuklu Devleti’nin en seçkin vezirlerinden, Siyasetname’nin yazarı Nizamülmülk, onun bilgin vasfını, değerini çok iyi bildiği için, devrin en seçkin bilim adamlarından Ömer Hayyam’ı koruyor ona şöyle diyordu:

Barınman için sana İsfahan’ın en güzel evlerinden birini vereceğim. Harcamaların için on bin dinar vereceğim. Sarayım yapılana kadar benim oturduğum evdi. Bahçeleri, bostanları, halıları, uşakları, odalıkları, cariyeleri ile senindir. Harcamaların için on bin dinarın olacak. Bu para ben yaşadıkça, her yılın başında sana ödenecektir. Bu para ile istediğin bütün kitapları satın alır, Mekke kervanlarına yardım eder, kalanı fakirlere sadak diye dağıtır adına bir de cami yaptırırsın. Yeter ki bizim kentimizde kal”.

Ömer Hayyam şöyle dedi:

En büyük emelim bir rasathane kurmaktır. Güneş yılının uzunluğunu tam olarak ölçmek istiyorum”.

Vezir Nizamülmülk, çağın en büyük düşünür ve bilim adamı Ömer Hayyam’a, onun hiç beklemediği şu teklifte bulunur:

“- Seni Sahşh-i Haber olarak atayacağım”. Yani O’nu Selçuklu İmparatorluğunun İstihbarat Teşkilatının başkanı olarak atayacağını söyledi. Ama devrin bilgini Hayyam bu casusluk teşkilatının başı olmayı kabul etmedi, o bilimsel çalışmalarına devam etmek istiyordu. Öyleyse içinden nice sinsi planlar kuracak olan, kendini bilgiç gösteren, Ömer Hayyam’ın yol arkadaşı buna çok uygun görünen insandı, Vezir’e öyle görünüyordu.

O devrin tarihçilerinin yazdığına göre, bin yılların başlarında çağı etkilemiş üç İran’lı vardır: Dünyayı gözlemlemiş olan Ömer Hayyam, dünyaya hükmetmiş olan Nizamülmülk ve dünyayı titretmiş olan Hasan Sabbah. Hayyam’ın çabaları ile bu üç insan Büyük Vezir’in Divan’ında buluşurlar.

Ömer Hayyam yanında kendine yollarda arkadaşlık eden ve onu etkileyen Hasan Sabbah’ın bilgisi, görgüsü olduğunu söyleyerek, sarayda bir işe alınmasını rica eder. Hasan Sabbah’ın bir Şii olduğunu bildiği halde, ileride başlarına bela olacağını, canlarına kastedeceğini bilmeden işe alırken şöyle der:

Yani Hasan Sabbah bir Şii imam? Aldırmam. Bütün aşırılıklara karşı olsam da…Yardımcılarım arasında en iyilerinden bir kısmı Ali mezhebindendir, en iyi askerlerimden bazılsarı EBir tek İsmaililerden çekinirim. Arkadaşın İsmalil mezhebinden değildir, umarım”. (sf 65)

Oysa Hasan Sabbah, korkulan İsmailiye Mezhebindendir, durumunu saklar. Ama Hasan’ın ileride bu mezhebi yaymak için, kendini saraya işe aldığı Nizmülmülk dâhil, nice Türk Beylerine tuzak ve suikastla katliam tapacağını bilemezdi. Böylece Ömer Hayyam’ın önerisi ile Vezir, başı sarıklı bilgiç görünümlü Hasan Sabbah’ı sarayda işe alır. Vezir Nizamülmülk, bu iki bilge gezgin insanı Selçuklu Sarayına işe alırken şöyle der:

Demek çevremi bilginler almış. Bilginlerle düşüp kalkan hükümdar, hükümdarların en iyisidir, denir”. (sf 67)

Böylece Hasan Sabbah, Büyük Vezir Nizamülmülk’ün vazgeçemediği yardımcılarından biri oluverdi, Sahib-i Haber teşkilatının başına bu bilgin görünüşlü Hasan Sabbah’ı atndı. Nizamülmülk’ün hoşgörü ve de desteği ile Hasan Sabbah saray ve çevresinde güya devletin bekası için bir hafiyeler teşkilatı kurdu. Böylece Hasan Sabbah, bu hafiyelik gayreti ile ileride çok dehşetli bir kanlı örgütün örgütçülüğünü göstermiş oluyordu. Yani Şelçuklu Sultanının sarayında Selçuklu’ya düşman bir kanlı hafiye yetişiyordu. Saray’a yavaş yavaş sinsiced bir virüs gibi giren Hasan Sabbah, yarattığı gizli hafiye düzeni ile Sultan’la Vezir’in arasını açmaya, ülkede huzursuzluk yaratmaya başlıyordu.

İlkin ipleri elinde tutan Niamülmülk, Sultan Melikşah’a bundan övünçle bahsediyordu. Yine de Melihşah Hasan Sabbah’ın hafiyelik olayından kuşkulanıyordu. Ama Sultan Melikşah bundan huzursuzdu. Oysa Melikşah’ın Babası Alpaslan, devlette böylesine hafiye teşkilatı konusunda şu övüdü vermişti:

Dört bir yana muhbir yerleştirecek olursan, sana sadık olan gerçek dostların bundan kuşkulanmayacak, düşmanların ise tetikte, önlemlerini almış olacaklar. Zaman geçtikçe muhbirleri etkilemeye çalışacaklar, gün gelecek dostlarının aleyhine, düşmanlarının lehine raporlar almaya başlayacaksın. İyi olsunlar, kötü olsunlar, sözler birer ok gibidirler. Bir kaçını bir arada fırlattın mı biri mutlaka hedefi bulur. Sonunda kalbini dostlarına kapatır, düşmanlarına açarsan. Yanına gelip kurulanlar, düşmanların olur. O zaman gücünden geriye ne kalır?” (sf 68)

Bir gün sarayda Melikşah’ın muhbir kullanmanın yararı konusundaki kuşkuları, haremde onu zehirlemek isteyen bir kadının yakalanması ile yok oldu. Örgütçü, şebekeci Hasan Sabbah, Melikşah’ın yanından ayıramadığı adam haline geldi. Sultan Melikşah ile Hasan Sabbah arasındaki bu sıkıfıkılık, Nizamülmülk’ün hiç hoşuna gitmiyordu. Cuma günleri ve özel günlerde çok çeşitli eğlenceler yapılıyordu, Nizamülmülk’ü bunlardan ihmal ediliyordu. Hasan, Sultan Melikşah’ın Vezir Nizamülmülk’ten nefret etmesi için elinden geleni yapıyordu. O’na Nizam’ın çok müsrif olduğunu söylüyor, Sultan ile Vezir’in arasını açmak için sinsice dedikodu yapıyordu.

Sultan Melikşah, bir gün Vezir Nizamülmülk’ün Ermenilerden oluşan muhafızlarına altmış bin altın dağıttığını öğrenince fena içerlemiş, ufak bir ayaklanmada, harcamanın on misli fazlasını harcamak gerektiğini” anlatıyordu. Böyle giderse ileride çok sıkıntı çekileceğini söylüyordu.

Bu gergin ortamda, Sultan Melikşah, bir gün sinirlenerek şu emri verdi:

Hazineme giren her bir kuruşun ve sarf edilen her bir akçenin ayrıntılı hesabını istiyorum. Sonuç ne zaman alınır?

Vezir Melikşah şaşırmış, çökmüş gibi idi.

“-Bu hesabı verebilirim ama zaman alır, dedi Vezir. Nizamülmülk şaşırmış, anlatmaya çalışıyordu:

“- Her eyaletten bir muhasip göndermek ve uzun hesaplar yapmak gerekecek. Bu geniş devlette iki yıldan önce almamız zordur.

Selçuklu Sarayı’na Ömer Hayyam’ın önerisi ile giren sinsi Hasan Sabbah, böylece Sultan ile Vezir’in arasını açarak devlete nifak sokmaya başladı. İşte bu Hasan Sabbah, ileride Selçuklu devletini nice cinayet ve suikastlarla kanlı müritleri ile cinayetler işleyen Alamut Kalesi’nin Hasan Sabbah’ı idi. Bu hasan Sabbah, Şii İsmailiye mezhebinin bir sapkın kolundan idi. Kendi mezhebini yaymak, düşman olduğu suni Selçuklu devletinin yöneticilerini şeytani planlarla öldürtmek için Haşhaşi örgütünü kuran Hasan Sabbah şimdilik Selçuklu Sarayı’nda Sultan ve Vezirlerin emrinde görev yapıyordu. Ama Selçuklu yöneticileri Hasan Sabbah’ın böylesine bir hain, kanlı katil olduğunu bilmiyorlardı.

(Parantezi, paragrafı bitirmeden şunu da ekleyelim ki, Osmanlı son iki yüz yılı içinde Ermenileri nasıl “millet-i adıka (sadık millet) olarak görüyor ve koruyorduysa; demek ki Osmanlı’dan önceki Türk devleti de, (Selçuklu Devleti) o zamanki Ermenilere çok yakınlık gösteriyor, tercih ediyor muhafızlarını bile onlardan seçiyorlardı). Neyse biz kaderin ilginç örgüsüne devam edelim.

Hasan Sabbah, Sultan ve Vezir’in yanına saygılı bir biçimde yaklaştı:

Efendimiz, dedi. Olanak verilirse ve Divan’ın bütün evraklarının verilmesi emredilirse, böyle bir çalışmayı kırk gün içinde tamamlarım ” dedi. (sf 73)

Vezir Nizamülmülk itiraz edecek idiyse de, Sultan Melikşah ayağa kalkmıştı, kapıya doğru giderken:

“-Pekâlâ, dedi. Hasan, Divan’a girecektir. Divan kalemi onun emrinde olacak. Onun izni olmadan hiç kimse kaleme giremeyecek. Kırk gün sonra bu işi bitirmiş olacak (sf 69-70)

Hasan Sabbah, Selçuklu Sarayı’nda zehirli, sinsi maharetini göstermiş, Sultan Melikşah’la Vezir Nizamülmülk’ün arasını nerede ise açmış, devlette bir kuşku tohumları ekilmiş, herkes birbirinden şüphe eder hale gelmişti.

SUİKASTÇI HASAN SABBAH’A SUİKAST

Hal böyleyken, bu kuşkudan doğan şüphe nedeni ile Sultan Melikşah, devletteki gelir gider hesaplarını kuruşuna kadar çıkarılmasını Hasan Sabbah’tan istemişti. Gün dolup zaman gelince Hasan Sabbah kâtibi yanında olduğu halde tüm eyaletlerin, vilayetlerin hesaplarının tutulduğu defterlerle Sultan Melikşah, Vezir Nizamülmülk’ün huzuruna çıktı. Ömer Hayyam’ın memleketi Nişabür’den başlayarak, hesapları gelir giderleri okumaya başladı.

Vilayetlerin dökümünü yaparken dosyaların arasından pek çok sayfanın kaybolduğunu, bazılarının yerlerinin değiştiğini görünce, Hasan Sabbah şaşırdı, kekeledi, ne yapacağını bilemez hale geldi. Dosyaların arasında bocalamaya başladı:

-Efendimiz bütün hesapları düzgün yapmış, sayfaları düzenlemiştim, ama birbirine karışmış, bazı sayfalar da yok olmuş, bana komplo kurulmuş” dedi, ama Sultan Melikşah sinirlenmeye başladı.

Zaten Sultan Melikşah’la aralarının şekerrengi hafif bozuk olduğundan Nizamülmülk ayağa kalkarak Melikşah’ın yanına vardı ve kulağına:

-Efendimiz en yetenekli hizmetkârlarına, işlerin zorluklarını bilen ve oluru olmazdan ayırabilenlere güven duymazsa, sonunda ya bir deli, ya bir şarlatan ya da bir cahil tarafından işte böyle hakarete uğrar”, diye fısıldadı.

Sultan Melikşah, müthiş bir oyuna getirildiğinin farkına vararak iyice sinirlendi.

HASAN SABBAH’IN KÂTİBİNİ NİZAMÜLMÜLK SATIN ALMMIŞTI

Melikşah’ın gazabı böylece artarken, olayın nedenini, (şimdiki modayla “ kumpas ”ı) Hasan Sabbah’a kurulan komployu açalım, açıklayalım, çünkü devrin sözel tarihçileri böylece anlatmaktalar:

Nizamülmülk Hasan Sabbah’ın kâtibini satın almış, bazı sayfaları yok etmesini, bazılarının yerini değiştirmesini emretmiş ve böylece rakibinin sabırla ve özenle yaptığı çalışmaları boşa çıkartmıştı. O istediği kadar komplo yapıldığını söylesin, çevresindeki gürültü sesini bastırıyor, Sultan da oyuna getirilişinin, dahası vezirinin vesayetinden kurtulma girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasının kusurunu Hasan Sabbah’da buluyordu. Bu nedenle küplere binen Melikşah, askerlerine onu tutuklamalarını söylemiş ve anında idamını emretmişti.

(Burada izniniz olursa, tam yerine denk düştüğü için bir parantez açalım, dedik. “Kumpas”ların, “komplo”ların, “tuzak”ların en şeytani biçimde uygulandığı günümüz iktidarından bin yıl önce de, böyle kumpaslar kuruluyormuş demek ki). Biz devrin kumpasına, cezasına, sonucuna devam edelim.

HASAN SABBAH ÖLDÜRÜLECEK Mİ GÖZLERİNE MİL Mİ ÇEKİLECEK

Ömer Hayyam, işin dehşetini görünce ve olaydaki kumpası bilmediği için bu yol arkadaşının öldürülmesine gönlü razı olmadığından, Sultan Melikşah’a yalvarırcasına:

-Efendimiz merhamet etsinler. Sabah belki kusur işlemiştir, belki çok aceleci ve çok işgüzar olmakla günah işlemiştir ki, bu yüzden kovulması gerekir, ama kimseye büyük bir kötülüğü dokunmamıştır”, dedi.

Sultan Melikşah, devrin en büyük bilim ve felsefe adamının ricasını kırmadı ve hiddeti devam ederken:

“- Öyleyse gözlerine mil çekilsin. Demiri kızartın!” diye gürledi. Ömer Hayyam yeniden söz aldı. Kendisinin Selçuklu sarayına işe soktuğu bir adamın öldürülmesine ya da gözlerine mil çekilmesine gönlü razı olmuyordu:

Efendimiz”, diye yalvardı: “ Genç gözden düşmüş olmanın tesellisini okumada bulacak bir adama, bu cezayı uygun görmeyin, efendimiz” diye rica etti.

Bunun üzerine Ömer Hayyam’ın yalvarmasına dayanamayan Sultan Melikşah şöyle dedi:

İnsanların en bilge olanı, en saf yürekli olan senin için Hoca Ömer, kararımdan vaz geçiyorum. Hasan Sabbah sürgün edilecek ve ömrünün sonuna kadar uzak beldelerden birinde yaşayacaktır. İmparatorluk topraklarına bir daha ayak basmayacaktır”.

Ama sevgili okuyucu, İran’ın Kum kentinde doğan Hasan Sabbah, Alamut Kalesi’ne karargâh kuracak ve Selçuklu Sultan ve vezirlerinden görülmemiş bir intikam alacaktı. Bu intikamı da bundan önceki yazımızda sizlere sunmuştuk. (sf 75)

Kaynak: Semerkant Amin Maalof Yapı Kredi Yayınları 2003 sf: 63-75

Reklamlar

Etiketlendi:, , ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: