ARAŞTIRMA DOSYASI : II. Abdülhamid silah tüccarlarını vuruşturdu

Çok boyutlu siyaset kabiliyetiyle öne çıkan Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid, devrinin silah tüccarlarını dize getirdi. Silah alımlarında şantaj ve tehditleri ilm-i siyasetle bertaraf eden Sultan, Avrupalıları birbirine düşürüp gelişmiş teknolojiyi ucuza mal etti.

Yeni yıl Yunanistan’a huzur getirmeye yetmedi… Aksine patlak veren yolsuzluk-rüşvet olayları yönetim krizini derinleştirdi. Mahkemeye yansıyan son dosya öyle yenilir yutulur cinsten değil! Silah alımları üzerinden haksız kazanç sağlanmış. Tespit edilebilen rakam 100 milyon dolar. Yunanistan Mali Suçları Araştırma Bürosu’nun yürüttüğü soruşturma kapsamında onlarca üst düzey siyasetçi ile asker gözaltına alındı. Yolsuzluğa adı karışan eski Savunma Bakanı Akis Çohacopulos’u da 20 yıl hapis cezasına çarptırdı. Askeri Skaramanga Tersaneleri eski Başkanı Sotiris Emanuil ile Bakanı Çohacopulos’un yakın çalışma arkadaşı İoannis Beltsios tutuklandı. Emanuil’in 23 milyon, Beltsios’un da 3 milyon avro rüşvet aldığı tespit edildi. Savcılık, Beltsios’un 35 milyon avroluk rüşvete aracılık ettiğini iddia ediyor. Meselenin 1999’a kadar uzandığına işaret ediyor.

Alman medyası da Yunanistan’daki operasyonu yakından izliyor. Alman savcıları soruşturmayı yürüten Yunan savcılarla temas halinde. Çünkü silah satışı karşılığında rüşvet veren firmalardan ikisi Alman; Wegmann ve ThyssenKrupp… Wegmann’ın gözaltına alınan Atina Temsilcisi Dimitris Papahristos’un 150 milyon avroluk topçu sistemleri ihalesini Wegmann’a verilmesi için Yunanistan Savunma Bakanlığı eski Silahlanma Müdür Vekili Antonis Kantas’a 750 bin avro rüşvet verdiği iddia ediliyor. ThyssenKrupp firmasının da ürettiği denizaltıları (Tip 214) Yunanistan’a satabilmek için ilgili makamlara ‘el altından’ 100 milyon dolar ödediği ortaya çıktı. Gözaltına alınan Kantas, Almanya’ya verilen 5 ihalede yolsuzluk yapıldığını itiraf etti.

Tarihten bu yana devletler bu tür devasa silah alımlarını sadece arz-talep denklemiyle ele almadı. Dost-düşman tanımını yeniden dizayn etmeye matuf stratejik silahların temininde küresel ve bölgesel denklemler, siyasi ittifaklar ve ikili ilişkiler göz önünde bulunduruldu. Devletler, bizzat kendi elleriyle ballı silah sektörünün yırtıcı firmalarını besleyip büyüttü. Alım sürecinde rakiplerin şantaja, tehdide yönelmeleri sıradan şeylerdi. Özel şirketlerin katıldığı ihalelerde devlet başkanlarının aracı olması, ikili ilişkilerle arabuluculuğa soyunmaları da sıradanlaştı! Zira bazı hükümetler dış politika yapımında çok etkin kullandı silah firmalarını. Sınır ötesine, silah satarak açıldı kimi devletler. Dolayısıyla dün gibi bugün de silah alımlarında son söz sivillerde, hükümetler de oldu. Kısacası silah hiçbir zaman sadece silah olmadı.

Yunanistan’da gün yüzüne çıkan yolsuzluk-rüşvet çarkı bize Sultan II. Abdülhamid devrinde silah alımı esnasındaki şantajları hatırlattı. Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilime dönemine girmesini fırsat bilen Batılı silah firmaları II. Abdülhamid’den istediği ayrıcalıkları alamadığında hükümetleri üzerinden baskı kurup İstanbul hükümetini Avrupa’da yalnızlaştırmakla, kredi vermemekle tehdit ediyordu. Şantajlar kimi zaman azınlıklar, kimi zaman işgal edilen topraklar üzerinden geliyordu. Ancak siyasi dehasıyla öne çıkan II. Abdülhamid, her defasında silah alımlarını ustaca yaparak hem Avrupalı devletleri birbirine düşürüyor hem de Osmanlı’nın üzerine gelinmesini önlüyordu. Sultan, âdeta silah tüccarlarıyla oynuyor, sıra dışı anlaşmalarla devrin teknolojik silahlarını ülkesine kazandırıyordu. İngilizlerden torpido atan denizaltı alırken Almanlardan devrin en etkili toplarını temin ediyordu. Mısır’da işgalci İngilizler karşısında Osmanlı’yı destekleyen Fransa’ya top ve mühimmat siparişleri veriyordu. Silah alımlarıyla hem orduyu modernize ediyor hem de Avrupa’da kendi denklemini hâkim kılıyordu.

Sultan Abdülhamid’in silah alımı konusunda yaşadıklarını ve kurduğu politik dengeleri İpek Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Naci Yorulmaz ile konuştuk. İktisat tarihçisi Yorulmaz, II. Abdülhamid dönemi silah alımları üzerine çalışan sayılı isimlerden. Marmara Üniversitesi İktisat Bölümü’nden mezuniyetinin ardından aynı üniversitede devam ettiği iktisat tarihi yüksek lisansı döneminde başlamış Osmanlı silah alımlarını çalışmaya. Almanya’da başlayıp İngiltere Birmingham Üniversitesi’nde tamamladığı doktorasında da aynı konuyu ele almış. Doktora sürecinde Osmanlı, Alman, İngiliz, Avusturya ve ABD arşivlerinde çalışmış. Doktora sonrası Stanford ve University of Washington’da araştırmalarda bulunmuş. Devlet arşivleri ile yetinmeyip özel arşivleri (Alman Krupp Şirketi’nin) ve diplomatik anıları taramış. Yorulmaz, tarihten bu yana uluslararası silah satışları ve savunma sanayii anlaşmalarının arz-talep denkleminden çok diplomasi zeminine, küresel-bölgesel ittifaklara ve liderler arası ilişkilere dayandığını vurguluyor. Alımları ihtiyaç, fiyat veya kaliteden çok siyasi şartların belirlediğini ifade ediyor. I. Dünya Savaşı öncesi yıllardan başlayarak uluslararası silah satışlarının ülkelerin en önemli dış politika araçlarından biri olduğunu vurguluyor ve bunu II. Abdülhamid dönemi Osmanlı-Almanya ekonomik ve siyasi ilişkileri tarihi üzerinden okuyor.

Yorulmaz, Abdülhamid’in silah teknolojisini yakından takip ettiğini, dünyada geliştirilen silahların fotoğrafını çektirip bilgilerini araştırdığını vurguluyor: “Sultan’ın bu yönünü bilen yabancı elçiler görüşmelerinde ona silah, tüfek hediye ediyordu. Mesela bir ziyaretinde Amerikan elçisi Ferguson marka antika tüfek hediye etmiş, Sultan ise teşekkür etmekle birlikte Mavzer tüfeğinin en iyisi olduğunu söylemiş…”

Yorulmaz’ın anlattıklarına göre, II. Abdülhamid döneminde ilk silah alım krizi ABD ile yaşanıyor. Çünkü süreç içerisinde ilk kaybeden Amerikan firmaları oluyor. Alman askerî danışmanlarının da etkisi ile Sultan, 1880’lere kadar hafif silahların temin edildiği ABD ve İngiltere yerine Almanya’ya yakınlaşıyor. Amerikan yapımı Remington, Martini-Peabody tüfekleri Osmanlı askerinin aşina olduğu silahlardı. Hâliyle özellikle Amerikalılar bu eksen kaymasından memnun olmuyor. İstanbul’daki elçileri ve özel temsilcileri, Sultan üzerinde baskı kurup Alman etkisini azaltmaya çalışıyor. Ancak Sultan tavrından dönmüyor. Zira Padişah, ABD’den Almanya’ya yönelirken sadece tedarik süresindeki avantaja bakmıyor. Almanların Mauser (Mavzer) tüfeklerinde, Krupp toplarında en iyi teknolojiye sahip olduğunun da farkında. 1871-72 Alman-Fransa Savaşı’nın Krupp toplarıyla kazanıldığının bilincinde ve en önemlisi Almanlardan silah alarak, Avrupa’da bir ‘müttefik’ kazanmak istiyor. Kendine karşı oluşan cepheyi delmek istiyor ve bunda başarılı oluyor.

II. Abdülhamid’in Alman İmparatoru Kaiser II. Wilhelm ile kurduğu dostluk bu yakınlaşmada önemli yer tutsa da Sultan, ülkenin menfaati gereği Almanların rakip gördüğü İngiltere ve Fransa’dan da alım yapmış. Kara silahlarında Alman, bahriyede İngiliz, jandarmada Fransız firmalarını tercih etmiş. Yani hangi alanda kim iyiyse ondan alım yapmaya çalışmış. Bunu yaparken kimi zaman arada sıkışıp şantaj ve tehditlere maruz kalmış. Mesela gemi modernizasyonunda İtalya’yı tercih etmesi Almanları hayli kızdırıyor!

Abdülhamid, Abdülaziz döneminde donanmaya katılan Asar-ı Tevfik zırhlısı ile Mesudiye firkateynini Cenova’da tamir ettirmek istiyor. O dönemde donanma sektörüne, savaş gemisi üretimine yeni giren Krupp firması iki geminin modernizasyonuna talip oluyor. Alman elçisi ve Türk ordusunun modernizasyonunda görev alan Goltz Paşa, Sultan’a baskı uyguluyor. Bunun üzerine Asar-ı Tevfik, 2 yıl demirlediği Cenova’dan Krupp firmasının Kiel’deki Germania Tersanesi’ne çekiliyor. Tamiri 7 yıl sürüyor; fakat daha dönüş yolunda gemi arıza vermeye başlıyor. Onarımı çok pahalıya mal olsa da Abdülhamid, kimi politik kaygıları göz önünde tutarak ve Osmanlı toprağında gözü olmadığını düşündüğü Almanları küstürmemek için bu külfete katlanıyor. Diğer yandan Cenovalılara da Çanakkale’de demirlemiş eski gemlilerden tamir edilebilecekleri tespit edip onarmalarını teklif ediyor. Anlaşılan Sultan devletin kısıtlı kaynaklarını politik kazanç elde edebileceği alanlarda bir enstrüman olarak kullanıyor.

II. Abdülhamid, silah alımlarının bölgesel-küresel politikalarıyla örtüşmesine de dikkat ediyor. Misal, Mısır politikalarından rahatsız olduğu ve oradan çıkmasını istediği İngiltere’yi Mısır meselesinde yalnızlaştırmak ve Fransa’yı yanına çekmek için Fransızlara gizli protokol ile bahriye topları siparişi veriyor. Saray’daki casusların gizli anlaşmayı Almanya’ya bildirmeleri üzerine Sultan, Alman Krupp firmasına yeni bir sipariş vermek zorunda kalıyor. Zira Alman İmparatoru II. Wilhelm, Abdülhamid’i ilişkileri gözden geçirmek ve bazı Alman projelerine finansal desteği kesmekle tehdit ediyor.

Abdülhamid, Fransa’yı yanına çekmek için gizli bir silah alım anlaşması yapıyor. Fransa’dan bahriye topları talep ediyor. Goltz Paşa’nın saraydaki güvenilir kaynakları bu mahrem bilgiyi kendisiyle paylaşıyor. O da vakit geçirmeden haberi hem Berlin hem de Krupp firmasının ana yerleşkesi olan Almanya’nın Essen şehrine geçiyor. Bunun üzerine Krupp ailesiyle dostluk bağı bulunan II. Wilhelm, Osmanlı Elçisi Ahmet Tevfik Bey’i kabul edip, Padişah’ın bu kararından dönmesini, aksi hâlde işbirliğini gözden geçireceklerini ifade ediyor. Bağdat demiryolu projesine finansal destek sağlamayacaklarını belirtiyor. Alman dışişleri ise elçinin meseleyi Sultan’a harfiyen anlatmayacağı ihtimaline binaen, Osmanlı Ordusu’nda görevli Goltz Paşa’ya ulaşıp, II. Abdülhamid ile görüşmesini, durumun ciddiyetini anlatmasını istiyor. Goltz Paşa Sultan’la görüşüp durumu iletiyor. O görüşmeyi mektubunda “Sultan nasıl özür dileyeceğini bilemedi.” diye naklediyor. Sultan, kesin bir dille, Almanları bırakıp Fransızlarla çalışmayacağını bir kez daha yineliyor. Maruz kaldığı bu şantaj neticesinde birkaç Alman firmasına ama özellikle Krupp firmasına yeni siparişler vererek krizi gideriyor. Bu şekilde Kayzer Wilhelm, bir dış politika aracı olarak kullandığı Alman silah firmalarının tekel gücünü kaybetmesine izin vermiyor.

Yorulmaz, iç ve dış siyasette gerçekçi davranan II. Abdülhamid’in silah alımlarında da bu prensibine sadık kaldığını ifade ediyor. Ona göre, Sultan silahlanarak muhtemel savaşları önleyebileceğine inanıyordu. Silahlanma maliyetinin savaş maliyetinden az olacağının farkındaydı. Ama silahlanırken ya da tahkimat kararı verirken de saldırıya hazırlanıyor imajı vermekten özellikle kaçınıyordu. Sultan güçlü ve dış saldırılara karşı koyabilecek kabiliyette bir ordu imajı oluşturmaya çalışırken büyük devletlere meydan okuyucu bir tavırdan kaçınıyordu. Goltz Paşa’nın geldiği ilk yıllardan itibaren ısrarla önerdiği Marmara ve Karadeniz boğazlarını toplarla donatma planına da bundan ötürü karşı çıkıyordu. Muhtemelen Rusya’nın tedirgin olmasını istemiyordu. Büyük bir donanma kurmak yerine daha çok sahil koruma amaçlı hızlı savaş gemilerine, torpido botlarına, yöneliyordu. Bu gemiler hem maliyet olarak daha avantajlıydı hem de özellikle açık denizlerdeki mevcut yapının devamından yana bir görüntü vermesini sağlıyordu. Bunu yaparken kararını şöyle savunuyordu: “Amerika da sahillerini korumak için torpido botlarını tercih ediyor. Biz de böyle yapmalıyız.” Aynı gerçekçi bakış açısıyla bazı silahlarda millî üretimin mümkün olmadığını erkenden görüp, dış alımın yolunu açıyordu. Dr. Yorulmaz bu noktada ilginç bir anekdot daha naklediyor…

Osmanlı’da millî silah üretimi vardı. Ancak dönemin teknolojisiyle boy ölçüşemiyordu. Tüfenkhâne-i Âmire ya da Tophâne-i Âmire’de üretilen top veya tüfekler Avrupa’da üretilenlerle yarışacak halde değildi. Abdülhamid bu gerçeğin farkındaydı: “Ürettiğimiz barut ve toplar bırakın düşmana karşı durmayı, ancak sahillere yanaşan düşman gemilerini karşılamada havai fişek malzemesi olarak kullanılır! Ya daha iyisini üretelim ya da dışarıdan alalım.” Sultan yerli üretim kapasitesini ve vaziyeti bildiği için dış alım yoluna gidiyor. Alımlarla 1878’de Rus Savaşı’ndan perişan hâlde çıkan orduyu yeniden ayağa kaldırıyor. Modernize ediyor. Abdülhamid döneminde alınan bu stratejik silahlar daha sonra Balkan Savaşları ile I. Dünya Savaşı cephelerinde kullanılıyor. Sultan, o dönemde büyük borç yükünün altına girse de devleti 33 yıl ayakta tutmayı başarıyor.

II. Abdülhamid, silahları modernize etse de insan gücünü, ordu sistemini aynı ölçüde geliştiremedi. Kara ordusunda Alman, bahriyede İngiliz subaylarını eğitim ve modernizasyon için ülkeye davet etti; ancak köklü yapıyı dönüştürmeye zamanı yetmedi. Taşradaki erler Mavzer tüfeklerini etkili kullanmayı öğrenemedi. Nitelikli silahların bir kısmı depolarda çürümeye terk edildi. Son tahlilde, imparatorluğun gerileme dönemine girmesine, hazinenin yetersiz olmasına takılmayan II. Abdülhamid, silah alımları üzerinden kurduğu denklemle ülkenin çöküşünü önlemişti. Osmanlı’yı güçlü göstermeyi de başarmıştı!

İNGİLİZLERİN TORPİDO ATAN İLK DENİZALTISINI ALDI

Yeni silah teknolojilerini yakından takip eden Sultan II. Abdülhamid, İngilizlerin torpido atan ilk denizaltı üzerinde çalıştığını duyunca hemen talip olur. İngilizler de bir jest olarak denizaltıya ‘Abdülhamid’ ismini verir. Sultan, İstanbul’a getirilen denizaltının Taş Kızak Tersanesi’nde yapılan ilk testine bizzat katılır.

SİSTEME ENTEGRE OLMAZ BASKISI!

Sultan II. Abdülhamid, tophaneyi yeniden imar etmek üzere Fransa’dan mühendisler talep ediyor. Paris’in olumlu yaklaşması üzerine Almanlar teyakkuza geçiyor. İstanbul’a heyetler gönderip Alman silahlarının bulunduğu Osmanlı Ordusu’na Fransız modelli sistemlerin entegre olamayacağı fikrini dikte etmeye çalışıyor. Krupp firması, Fransız Schneider-Le Creusot firmasından alınmak istenen askerî malzemenin Osmanlı ordusunun kullandığı Krupp sistemlerinde sorunlara sebep olacağını iddia ediyor. Bunun üzerine Osmanlı Devleti bu girişiminden vazgeçiyor.

SİLAH ANLAŞMALARINDA KÖK SÖKTÜRÜYOR

II. Abdülhamid 1887’de Alman Mavzer firmasıyla yüklü tüfek anlaşması imzalıyor. Ancak anlaşmaya ‘tüfekleri gelişen teknolojiye göre modifiye etme’ şartı koyuyor. Firma üretime 9,5 mm’lik çapla başlıyor. Ancak birkaç yıl zarfında 7,65 mm çapında silah üretimine de geçiyor. Ama bu kabiliyetini Osmanlı’dan gizliyor. Zira üretim sistemini 7,65 mm çaplı silah üretimine çevirmenin maliyeti çok yüksek. O sırada Belçika’da bulunan Osmanlı diplomatı Caratheodory Paşa bu gelişmeyi duyup İstanbul’a bildiriyor. Sultan, anlaşmaya dayanarak teslim edilmeyen tüfeklerin 7,65 mm çapına tahvilini istiyor. Mavzer firması İstanbul’daki tüm ilişkilerini baskı için devreye soksa da Padişah geri adım atmıyor. Mavzer maliyetine katlanıp silahları istenen çapa çeviriyor.

Reklamlar

Etiketlendi:, ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: