ARAŞTIRMA DOSYASI : Suriye Krizi, PYD ve 2. Cenevre Konferansı

Ali SEMİN

Arap dünyasında Aralık 2010’dan itibaren cereyan eden gelişmeler bazı ülkelerde rejimlerin veya iktidarların değişmesine yol açarken, diğer ülkelerde protesto gösterileriyle sınırlı kalmış veya nitelik değiştirerek farklı kriz süreçleri doğurmuştur. Tunus, Mısır, Libya ve Yemen iktidar değişikliğine rağmen hala istikrara kavuşamamış, Suriye iç savaşı ise ülkede yaşanan insani trajediye rağmen sürüncemede bırakılmıştır. Küresel ve bölgesel güçlerin Suriye’deki insani trajedi karşısındaki sessizliği, trajediyi sona erdirmek yerine çıkar hesaplarıyla güç mücadelesine girmesi krizi çözümsüzlüğe mahkûm etmiştir.

Gelinen aşamada, başlangıçta Arap Baharı olarak adlandırılan Orta Doğu’daki halk ayaklanmalarının bölgenin demokratikleşme sürecine katkı sağlamadığı, aksine bölgeyi istikrarsızlaştırdığı gözlemlenmiştir. Arap uyanışının bölgedeki güç dengelerinde yumuşak bir değişim gerçekleştirebileceği yönündeki beklentiler ise Suriye krizi ile birlikte sona ermiştir. Nitekim kriz, Suriye’nin bölgedeki değişim sürecindeki kritik işlevini ortaya çıkarmış, Suriye’deki dinamiklerin küresel ve bölgesel dengelerle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini göstermiştir.

Bu analizde, Suriye krizindeki değişen dengelerin ülkenin geleceğine nasıl etki edebileceği ve PYD’nin (Demokratik Birlik Partisi) ülkedeki Kürtlerin tamamını temsil etmediği halde kuzeyde özerk bir yapı tesis etmeye yönelik faaliyetleri incelenmektedir. Analizde PKK/KCK terör örgütünün Suriye’deki uzantısı olan PYD’nin özerklik ilanının bölgedeki yansımaları ele alınmakta, PYD’nin Tahran-Bağdat-Şam hattı ve Erbil’le ilişkileri ve 2. Cenevre Konferansı’nın sonuçları değerlendirilmektedir.

Suriye Krizinde Değişen Dengeler

Mart 2011’den bu yana Suriye krizinde dengelerin hem muhalefet açısından hem de küresel ve bölgesel güçler çerçevesinde değiştiği görülmektedir. Ülkede yaşanan iç savaşla ilgili Birleşmiş Milletler’in hazırladığı rapora göre, Suriye’de hâlihazırda 11 milyon insanın acil yardıma ihtiyacı bulunmaktadır. Bu rakam, toplam ülke nüfusunun dörtte üçüne tekabül etmektedir. 2014 yılının Ocak ayı verilerine göre ülkede yaşanan olaylardan dolayı 6,5 milyon Suriyelinin evlerini terk ettiği, 2,4 milyon kişinin de ülke dışına kaçmak zorunda kaldığı belirtilmektedir.(1) Bunun yanı sıra iç savaşta 120 binden fazla insan hayatını kaybetmiş ve 600 binden fazla Suriyeli yaralanmıştır.

Suriye’de Esed rejimi ile muhalif güçler arasındaki çatışmalar devam etmektedir. İki taraf için de genel olarak bir başarıdan söz etmek mümkün değildir. Bu durumun temel nedenlerine bakıldığında, Suriyeli muhaliflerin siyasi ve askeri yapısındaki bölünmüşlüğün önüne geçilememesi, rejimin ordusundan ayrılan kişi sayısının fazla olmaması ilk bakışta göze çarpmaktadır. Konu daha ayrıntılı incelendiğinde çatışmanın sürüncemede kalması üç başlık altında açıklanabilir. Birinci başlık muhalefetin birliğini sağlayamaması ve muhalefet içinde farklı odakların ortaya çıkması olarak kaydedilebilir. İkinci başlık kriz sürecinde El Kaide bağlantılı silahlı grupların muhalefet çizgisinde ortaya çıkarak dünya kamuoyunda ÖSO’ya olan güveni zedelemesi ve sonrasında da ÖSO’ya karşı savaşarak muhalefeti zayıflatması şeklinde ifade edilebilir. Üçüncü başlık ise ülkenin kuzeyinde PYD’nin PKK/KCK’nın hedefleri doğrultusunda hareket etmesi ve Esed rejimine dolaylı biçimde destek olması şeklinde düşünülebilir.

Muhalefet İçinde Muhalefet

Ekim 2011’de İstanbul’da ilan edilen Suriye Ulusal Konseyi (SUK), kendi içindeki etnik, mezhepsel ve ideolojik ayrışmalardan dolayı yekpare bir siyasi yapı arz etmemektedir. SUK, sürekli iç çatışma yaşaması nedeniyle uluslararası toplumun yeterince desteğini kazanamamıştır. Bu sebeple Suriye muhalefeti, temsil kapsamını genişleterek Kasım 2012’de Doha’da Suriye Muhalif ve Devrimci Ulusal Koalisyonu (SMDK) adı altında daha geniş bir yapı tesis etmiştir. Ancak Suriye muhalefeti genişledikçe kendi içinde yeni muhalefet odakları ortaya çıkmıştır. Özellikle 2013 yılında muhalefet içerisinde yer alan gruplar yalnızca Esed rejimine karşı mücadele etmemiş, kendi içindeki bölünmeyle de uğraşmak zorunda kalmıştır. Bu bölünmüşlük, muhalefetin askeri yapısına da yansımış, Özgür Suriye Ordusu’nda (ÖSO) etnik, mezhepsel ve ideolojik anlamda ayrışmalar meydana gelmiştir. Neticede Suriye muhalefeti, strateji ve hedef birlikteliğini ve ortak hareket kabiliyetini yitirmeye başlamış, muhalefetin dağınıklığı iç savaştaki dengeleri Esed rejimi lehine değiştirmiştir.

ÖSO bünyesindeki silahlı grupların çeşitliliğinin, kriz sürecinde ÖSO dışında farklı grupların ortaya çıkmasının ve Esed rejiminin desteğiyle ülkenin kuzeyinde güçlenen PYD’nin, muhalefetin askeri kanadını zayıflattığı görülmüştür. Nitekim kriz başladığında ÖSO’nun yanı sıra Suriye’de El Nusra Cephesi, El Faruk Tugayı, El Sahabe Tugayları, Ahrar El Şam, Fecrul El-İslam, El Fetih Tugayı ve Sukur El-Kurd Tugayı gibi 100’den fazla silahlı grubun ortaya çıktığı gözlenmiştir. Muhalefet tarafındaki bu bölünmüşlük, Esed rejimi karşısında muhalefetin elini zayıflatmış, özellikle ÖSO ile El-Nusra Cephesi arasındaki çatışmalardan dolayı rejime bağlı kuvvetler belirli bölgelerde üstünlük sağlamıştır. Diğer taraftan ÖSO’nun kontrol ettiği bölgelerde PYD’nin askeri kanadı YPG (Halkçı Koruma Birlikleri) ve kendini Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) olarak tanıtan radikal unsurlarla çatışmak zorunda kalması, rejime bağlı güçlerin muhaliflerin elindeki bazı bölgeleri tekrar ele geçirmesini sağlamıştır.

ÖSO ve El-Kaide Bağlantılı Örgütler

Arap dünyasındaki halk ayaklanmalarıyla birlikte Suriye’de Esed rejimini devirmek amacıyla ortaya çıkan muhalefet hareketinin uluslararası toplum nezdindeki konumu, muhalif gruplar arasındaki radikal unsurlardan dolayı süreç içinde zayıflamıştır. Suriye’de kriz başlayınca Moskova ve Tahran’dan destek alan Esed rejimi, muhalefetin askeri kanadını bölmeye yönelik bir strateji izlemiştir. Rejim, bu strateji ile ordudaki kopuşların artmasını önlemiş, ülkenin büyük bir kısmının muhalif güçlerin kontrolünde kalmaya devam etmesini engellemiştir.

Esed rejiminin muhaliflere yönelik izlediği stratejinin üç aşamadan oluştuğu gözlenmiştir. Rejim ilk etapta muhalefetin askeri kanadını temsil eden ÖSO içindeki silahlı grupları radikalleştirmeyi, böylece muhalefetin dünya kamuoyundaki itibarını zedelemeyi amaçlamış, bu amaç doğrultusunda hapishanelerdeki aşırılık yanlısı unsurları serbest bırakmıştır. İkinci aşamada, Esed rejimi kuzey bölgeleri PYD’ye; Rakka, Halep ve İdlip bölgelerini de IŞİD’e bırakmak suretiyle iç savaşta ÖSO dışında silahlı grupların ortaya çıkmasını sağlayarak kendisine karşı savaşan kuvvetleri birbiriyle mücadele eden aktörlere dönüştürmeye çalışmıştır. Üçüncü aşamada ise rejim, IŞİD ve El-Nusra Cephesi’nin muhalefet içinde öne çıkmasını ve güçlenmesini sağlamış, başta bu iki silahlı grup olmak üzere sahadaki radikal grupların ÖSO’ya karşı savaşmasına zemin hazırlamıştır. Nitekim özellikle 2013 yılında IŞİD, El-Nusra Cephesi ve aynı çizgideki diğer radikal grupların Esed rejimine bağlı kuvvetlerden ziyade ÖSO’ya karşı savaştığı görülmüş, bu grupların rejime dolaylı biçimde destek verdiği yönünde bir izlenim ortaya çıkmıştır. Gelinen aşamada rejimin stratejisinin nispeten başarılı olduğu gözlenmektedir. Yerelde ÖSO bünyesindeki kuvvetlerin etkinliği azalırken dünya kamuoyunda muhalefetin büyük ölçüde radikal gruplardan oluştuğu yönünde bir algı meydana gelmiştir. Muhalefet içinde ortaya çıkan grupların kullandığı isimlerin (İslami, Tevhid, Ahrar İslam vb.) özellikle Batılı ülkelerdeki bu algıyı pekiştirdiği, Batılı ülkelerin Esed sonrası Suriye ile ilgili kaygılarını artırdığı değerlendirilmektedir.

Esed rejiminin devrilme süreci uzadıkça muhalif unsurlar arasındaki bölünmüşlüğün ve güç mücadelesinin arttığı müşahede edilmektedir. Suriye muhalefetinin zamanla toparlanması beklenirken gerek bölünmeler gerekse muhalefeti destekleyen ülkelerin (Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar) farklı gruplara öncelik vermesi muhalif kuvvetlerin zayıflamasına yol açmıştır. Özellikle bazı grupların ÖSO’dan ayrılarak İslam Ordusu adı altında yeni bir yapılanmaya gitmesi muhalefetin silahlı kanadının oldukça zayıflamasına neden olmuştur. Diğer taraftan İran, Rusya ve Çin, Esed rejimine istikrarlı biçimde destek verirken, Suriye muhalefetinin güçlenmesi için çaba harcayan ülkelerin sağladıkları destek muhalefetin farklı yapılara bölünmesine yol açmaktadır. Suudi Arabistan’ın Kasım 2013’te 7 Selefi gruptan oluşan İslami Cephe’yi kurması bu duruma örnek gösterilebilir. İslami Cephe, IŞİD ve El-Nusra Cephesi’ne karşı ÖSO ile birlikte hareket edecek şekilde teşkil edilmişse de, cephenin tam olarak kontrol altında olduğunu ifade etmek mümkün değildir. Bu nedenle üç yıldır devam eden Suriye krizinde 2013 yılı, Suriye muhalefeti ile rejim kuvvetleri arasındaki dengenin değişiminde dönüm noktası olarak kabul edilebilir.

Suriye krizinin, Esed rejiminin 21 Ağustos 2013 tarihinde Doğu Guta’da kimyasal silah kullandığı tespit edilmesinin ardından bölgesel ve küresel bağlamda yeni bir döneme girdiği görülmektedir. Esed rejiminin kimyasal silah kullanmasına rağmen ABD’nin ve diğer Batılı ülkelerin Suriye’ye müdahale etmeyeceğinin anlaşılmasıyla, rejimin uzun bir süre daha devrilmeyeceğine yönelik bir algı ortaya çıkmıştır.

Suriyeli Kürtler ve PYD

Suriye’deki iç çatışma ortamında güçlenen PYD, PKK/KCK’nın Orta Doğu’da dört parçalı konfederal bağımsız bir Kürt devleti hedefi doğrultusunda ülkenin kuzeydoğusunda ilk etapta özerk bir yönetim tesis etmeyi hedeflemektedir. PYD, bu hedef doğrultusunda yerelde teşkilatlanmaya ağırlık verirken uluslararası ölçekte destek kazanmak maksadıyla girişimlerde bulunmaktadır. Suriye’nin kuzeyinin tamamında hâkim aktör olmayı amaçlayan PYD, bu bölgede Kasım 2012-Şubat 2013 döneminde ÖSO kuvvetlerine karşı savaşırken, Temmuz 2013’ten itibaren PYD’nin askeri kanadı YPG ile El Nusra Cephesi ve IŞİD arasında çatışmalar yaşandığı görülmektedir. Nitekim PYD’nin bu süreçte gerek Batılı ülkeler gerekse Rusya ve Çin nezdinde “radikal unsurlarla mücadele eden bir aktör” izlenimi oluşturduğu, böylece uluslararası ölçekte meşru bir yönetim olarak tanınma gayreti içinde olduğu gözlemlenmiştir.

PYD, 2013 yılının Temmuz ayından beri Suriye’nin kuzeyinde Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerdeki fiili özerkliğine resmiyet kazandırmaya teşebbüs etmektedir. Bu bağlamda PYD’nin, Esed rejimi-muhalif kuvvetler arasındaki çatışmalarla gelişen Suriye krizinde farklı bir probleme yol açtığı gözlemlenmektedir. Rejim komutasındaki askeri güçlerinin boşalttığı bölgeleri peyderpey ele geçiren PYD, hâlihazırda Suriye’nin kuzey ve kuzeydoğusunda 50’den fazla kasaba ve köyde hâkimiyet sağlamış durumdadır. PYD, henüz kontrol ettiğini iddia ettiği bölgelerin tamamı üzerinde fiili hâkimiyet sağlayabilmiş değildir. Ancak PYD’nin kuzeyde güçlenmesiyle birlikte hem bölgedeki diğer unsurları hem de kendisine karşı olan diğer Kürt partilerini orta vadede etki altına alabileceği beklenmektedir.

PYD, Kasım 2013 tarihinde kontrolüne geçirdiği Kamışlı merkezli bölgede Afrin, Kobani ve el-Cezire olmak üzere üç kantona sahip geçici bir özerk yönetim kurma çalışmalarına başlamıştır. PYD ilk etapta bu bölgelerde 82 kişilik bir Kurucu Meclis ve Genel Meclis Kurulu tesis etmiş, Genel Meclis Kurulu bünyesinde ise Kürt, Arap, Çeçen ve Hıristiyan unsurlardan oluşan 61 üyeli Geçici Yönetimi Denetleme ve Tertip Konseyi’ni kurmuştur. Genel Meclis Kurulu içinde ayrıca seçimler, anayasa hazırlığı ve idari yapının teşkilinden sorumlu 13 kişilik bir komite oluşturulmuş, komitede Afrin’den 2, Kobani’den 2, Cezire bölgesinden ise 9 temsilci yer almıştır.(2) 27 Ocak 2014 tarihinde Kobani’de toplanan geçici yönetim tarafından Enver Müslim’in başbakan olarak seçildiği açıklanmıştır. Suriye Kürtleri arasında Suriye’de Kürt Sol Partisi, Suriye Demokratik Partisi, El-Zelzel Kürt Meclisi, Demokrat Birlik Partisi, Kobani’de Avukatlar Konseyi ve Muhalif Milli Meclisi adlı parti veya oluşumlar özerk yönetime destek vermiştir.(3)

Bünyesinde 11 Kürt siyasi partinin yer aldığı Suriye Kürt Ulusal Konseyi ise PYD’nin ilan ettiği özerk yönetime destek vermemektedir. Suriye Kürt Ulusal Konseyi’nin PYD ile birlikte hareket etmemesinin iki sebebi olduğu değerlendirilmektedir.

Birinci sebep, PYD’nin Suriye iç savaşı döneminde Esed rejiminin yanında muhalefetin karşısında yer almasıdır. Suriye Kürt Ulusal Konseyi, Temmuz 2012’de Erbil’de Kuzey Irak Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’nin himayesinde kurulmuştur ve Esed rejimine karşı muhalefet safında yer almıştır. Dolayısıyla Konsey’in PYD ile aynı çizgide bir Suriye stratejisine sahip olmadığı vurgulanmalıdır. Suriyeli muhalif unsurlar Esed rejimine karşı savaşırken, PYD tam tersi bir tutum geliştirmiş ve muhalefetin silahlı kanadı niteliğindeki ÖSO’ya karşı savaşmış ve kendini muhalefet olarak takdim eden El-Kaide uzantısı IŞİD’le çatışmaya girmiştir. Bu nedenle PYD’nin Esed rejimine bağlı güvenlik güçlerine adeta dolaylı biçimde destek verdiği ifade edilebilir. Suriye Kürt Ulusal Konseyi ise uzun vadede Esed rejiminin destekçisi olarak görünmek istememesi nedeniyle PYD ile tek çatıda birleşmeyi arzu etmemektedir.

İkinci sebep ise PYD’nin Esed rejiminin sağladığı serbestlik ve PKK/KCK’nın sağladığı destekle kısa süre içinde Suriyeli Kürtler arasındaki en güçlü siyasi ve silahlı örgüte sahip olmasıdır. PYD, Suriye’deki diğer Kürt siyasi oluşumlara nazaran gerek siyasi gerekse sahip olduğu militan sayısı açıdan daha örgütlü bir yapıya sahiptir. Bu durum PYD’ye bölgede tek taraflı hareket etme seçeneği sunmakta ve Esed rejiminin sağladığı serbestlikle ülkenin kuzeyini kontrol etme imkânı tanımaktadır. Nitekim PYD Suriye’nin kuzeyinde, Irak’ın kuzeyindeki gibi iki başlı bir idari yapı değil, kendisinin tek hâkimi olduğu bir yönetim kurmayı hedeflemektedir. Suriye Kürt Ulusal Konseyi, PYD’nin güdümünde hareket edecek bir idari yapıya dâhil olmak istememekte, ülkenin kuzeyinde Esed sonrası otoriter bir yönetimin ortaya çıkmasından kaygı duymaktadır.

PYD’nin Hedefleri

PYD, silahlı kanadını güçlendirmeyi, ülkenin kuzeyinde tek başına yönetebileceği siyasi bir idare tesis etmeyi, Orta Doğu’daki Kürtler arasında ve Suriye’deki diğer unsurlar nezdinde meşruiyet kazanmayı, bölgedeki petrol yataklarını kontrol ederek ekonomik gelir sağlamayı ve yurtdışında temaslarda bulunarak ve temsilciler belirleyerek uluslararası destek kazanmayı hedeflemektedir.

PYD, Suriye krizi başlayınca Esed rejiminin ülkenin kuzeyinde kendisine sağladığı serbestliği değerlendirerek YPG adı altında silahlı bir yapılanmaya gitmiş, bölgedeki Kürt nüfustan yaşları 15-20 arasında değişen gençleri silahaltına alarak militan sayısını artırmaya başlamıştır. Diğer taraftan daha önce PKK/KCK bünyesinde Türkiye’ye karşı savaşan Suriyeli teröristlerin bir bölümünün bu süreçte YPG’ye katıldığı görülmektedir. PYD’nin aynı zamanda ülkenin kuzeyinden çekilen rejime bağlı kuvvetlerin bıraktığı silahları da ele geçirdiği, bazen de rejim güçlerinin ellerindeki silah sistemlerini bizzat PYD’ye teslim ettiği gözlenmiştir. PYD, Kuzey Irak’taki gibi Peşmerge benzeri bir kuvvet teşkil etmeyi ve bu kuvvete Suriye’de tesis edilecek yeni düzende yasal bir statü kazandırmayı amaçlamaktadır. PYD silahlı kanadını güçlendirirken PKK/KCK’nın “demokratik özerklik” modelini esas alarak Suriye’nin kuzeyinde tek başına siyasi bir idare tesis etmeye çalışmaktadır. Suriye’deki bütün Kürtleri kontrol etmeye çabalayan PYD, kurmaya çalıştığı idari yapıda bölgedeki diğer unsurlardan da temsilciler bulundurarak bu unsurlar nezdinde meşruiyet kazanmayı hedeflemektedir. Silahlı ve siyasi yapıya paralel olarak PYD’nin, Rimeylan, Til Koçer ve Cibis bölgelerindeki petrol yataklarını da ele geçirmeye çalıştığı görülmektedir. Suriye’nin bu bölgelerinde toplam petrol rezervlerinin yaklaşık %60’ının bulunduğu tahmin edilmektedir. PYD lideri Salih Müslim, 13 Kasım 2013 tarihinde verdiği bir demeçte Suriye petrol yataklarının %30’unun PYD’nin kontrolünde olduğunu iddia etmiştir.

PYD’nin kuzeyde ilan ettiği özerk yönetimin tanınması için Salih Müslim’in yurtdışında görüşmeler gerçekleştirdiği, özellikle İran, Çin ve Rusya’nın desteğini aldığı gözlemlenmektedir. PYD Eşbaşkanı Salih Müslim, 9 Ağustos 2013 tarihinde İran Dışişleri Bakanlığı’nın daveti üzerine Tahran’a bir ziyaret gerçekleştirmiştir. 16 Aralık’ta Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın davetlisi olarak Moskova’yı ziyaret eden Salih Müslim, Rus yetkililere Suriye’nin kuzeyindeki yapılanmadan bahsetmiştir. Ayrıca Muslim, 18 Aralık’ta DUMA’da (Rusya Parlamentosu) Suriye’nin kuzeyi ve Orta Doğu’daki gelişmelere ilişkin bir konuşma da yapmıştır.(4) Müslim, 21 Aralık’ta ise Çin’in talebi üzerine Pekin’i de ziyaret etmiş, Pekin’de Çinli yetkililerle görüşmüştür. Bütün bu diplomasi trafiği ve PYD’nin Suriye’nin kuzeyinde izlediği strateji, Esed sonrası Suriye’de Tahran yönetimi ile bir müttefik gibi hareket edeceğine işaret etmektedir. Tahran yönetimi bir yandan Esed rejimine verdiği her türlü desteği sürdürürken, diğer yandan Esed sonrası için yeni bir müttefik arayışı içindedir. PKK/KCK terör örgütünün Suriye uzantısı olmasından ötürü Ankara’dan destek göremeyen PYD, İran’a yönelerek Suriye’nin konumunu güçlendirmeye çalışmaktadır. Müslim’in bu görüşmeleri, Suriye’nin kuzeyinde PYD güdümünde filizlenen yapının Tahran, Pekin ve Moskova’nın muhtemel desteği göz önünde bulundurularak değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.

PYD’nin ülkenin kuzeyinde sistematik olarak gerçekleştirmeye çalıştığı bu hedefler, Suriyeli Kürtler arasında ciddi bir bölünmüşlüğe yol açmaktadır. Bilhassa Kuzey Irak Kürt Yönetimi Başkanı Barzani’nin desteklediği Suriye Kürt Ulusal Konseyi içerisinde önümüzdeki süreçte yeni güç mücadelelerinin ve ayrışmaların ortaya çıkması beklenmektedir. PYD’nin kuzeyde oluşturduğu kanton bölgeler sistemi, Kürt Ulusal Konseyi çatısı altındaki bazı siyasi partilere cazip gelebilir. Örneğin hâlihazırda Suriye Kürt Sol Partisi, Kürt Ulusal Konseyi üyesi olmasına rağmen PYD ile birlikte hareket etmektedir. Diğer yandan PYD’nin Suriye’nin kuzeyinde “İsviçre Modeli” kanton bölge sistemini oluşturması, Orta Doğu için “tasarlanan” yeni bir projenin parçası olarak değerlendirilebilir. PYD’nin kurmaya çalıştığı kanton bölgeleri modeli başarılı olursa, bu model uzun vadede bölgede benimsenebilecek bir sistem haline gelebilir.

PYD ve KDP-KYB İlişkileri

PYD, Suriye’de özerklik ilan etmesinin ardından Kuzey Irak Kürt Yönetimi Başkanı Mesud Barzani ile karşı karşıya gelmiş, Suriye’nin kuzeyindeki gelişmelerin Orta Doğu’daki bütün Kürtler açısından ele alınması gereği ortaya çıkmıştır. Nitekim PYD, sadece Suriye’nin kuzeyi ile sınırlı bir oluşum olarak görülmemeli, PKK/KCK’nın bölgedeki hedefleri bağlamında değerlendirilmelidir. Bu nedenle PYD’nin özerklik projesi, Kuzey Irak’taki Kürt siyasi parti ve oluşumlar arasındaki ilişkileri de etkilemektedir. Bölgenin iki önemli gücü KDP ve KYB arasındaki rekabette Suriye’nin kuzeyindeki gelişmeler, önemli bir yere sahiptir. KDP, bölgesel Kürt liderliği hedefi bağlamında Suriye’nin kuzeyinde PYD eksenli ve kendi kontrolü dışında bir Kürt özerkliğine karşı çıkarken, KYB’nin PYD’ye silah ve lojistik destek sağladığı bilinmektedir. Bundan bir süre önce KYB’nin üst düzey yetkilisi olan Mahmut Sangavi, verdiği bir demeçte bizzat kendi silahlarını Suriye’nin kuzeyindeki Kürt militanlara gönderdiğini ifade etmiştir. Bu durum kuzey Irak’taki Kürt siyasi partilerinin PYD’ye destek konusunda ayrıştığını göstermektedir.

Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesud Barzani, kendisine yakın Suriye Kürt Demokrat Partili 75 kişinin YPG tarafından “tutuklanması” sonucunda Mayıs 2013’te Suriye’nin kuzeyi ile Irak’ın kuzeyini birbirine bağlayan Fişhabur sınır kapısını kapatmıştır. Ekim 2013’te Salih Müslim’in oğlu Şervan’ın Telabyad’da El-Nusra Cephesi tarafından öldürülmesinden sonra PYD liderinin Erbil Havaalanı’nı kullanmak üzere kuzey Irak’a girişi Barzani tarafından engellenmiştir. Bu gelişmeler bölgede PYD-KDP çekişmesine dönüşmüş, YPG Til Koçer’den Irak’ın Musul Vilayeti’ne bağlı Rabia ilçesine açılan Yarubiye sınır kapısını ele geçirmiştir. PYD’nin lideri Müslim, 27 Ocak 2014 tarihinde Türkiye’de bir gazeteye verdiği mülakatta Barzani’nin tutumunu eleştirmiş, “Biz Barzani’nin küçük kardeşi olmayız” ifadesini kullanmıştır.(5)

Fişhabur sınır kapısının kapatılmasının ardından PYD, Suriye’nin kuzeyinin Irak’a açılmasını sağlayan El-Yarubiye sınır kapısına yoğunlaşmış, silahlı unsurlarının bir kısmını bu kapıya yönlendirmiştir. Temmuz 2013’ten beri Erbil yönetimi ile kriz yaşayan PYD bu noktada iki strateji belirlemiştir. PYD’nin birinci stratejisi, Barzani ile Ankara arasındaki işbirliğinin önüne geçmek ve Suriye krizi bağlamında Bağdat’la işbirliği geliştirmektedir. PYD’nin bu kapsamda Bağdat’la IŞİD’e karşı bir işbirliği geliştirerek kendisine yeni bir çıkış yolu bulmaya çalışacağı beklenmektedir. Mevcut konjonktürde Suriye’de IŞİD’e karşı savaştığını öne çıkaran YPG ile Irak Ordusu’nun Suriye-Irak sınırında işbirliğine gidebileceği değerlendirilmektedir. PYD’nin ikinci stratejisi ise El-Yarubiye sınır kapısını elinde bulundurarak bölgedeki Arap aşiretleri ile işbirliğine gitmek ve Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’ni devre dışı bırakmaktır. PYD’nin böylece Tahran’ın desteğini alarak Musul-Bağdat hattında Irak üzerinden dışarıya açılacağı yeni bir güzergâha sahip olabileceği ifade edilebilir.

KDP-PYD ilişkilerindeki sorunların temel nedenleri şu şekilde sıralanabilir;

– Barzani, yıllardır sürdürdüğü Türkiye’yi kazanma stratejisinin PYD’nin faaliyetleri sebebiyle zarar görmesini istememektedir. Aslında Barzani, Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt özerkliğinin kurulmasını reddetmemektedir. Sadece söz konusu Kürt siyasi yapılanmanın kendi kontrolü ve hâkimiyeti altında olmasını amaçlamaktadır. Eğer Suriye’nin kuzeyinde PYD eksenli ancak Barzani kontrolünde bir Kürt özerkliği oluşturulursa, Erbil buna destek verebilir.

– PYD, ilan ettiği özerk yönetimi Erbil’in desteklediği Suriyeli Kürt partileriyle paylaşmaya yanaşmamakta, ülkenin kuzeyinde sadece kendi güdümünde faaliyet gösterecek bir idari yapı amaçlamaktadır.

– Barzani’nin PYD’ye karşı sergilediği tavır, Suriye’nin kuzeyinde KYB ile girdiği güç mücadelesinin dışa vurumu olarak görülebilir. PYD, fazlasıyla KYB ile iç içedir.

– PYD’nin kuzeyde ilan ettiği İsviçre modeli kanton bölge sistemi Kürt yönetimini elinde tutan Barzani iktidarını ciddi derecede endişelendirmektedir. Barzani iktidarı, kanton sisteminin kuzey Irak’ta hâlihazırdaki en güçlü muhalif grup olan Novşirvan Mustafa liderliğindeki GORAN (Değişim) hareketi tarafından kullanılabileceğini değerlendirmektedir. Barzani, GORAN’ın kanton sistemini Süleymaniye bölgesi için uygulamak isteyebileceği yönünde kaygı taşımaktadır. Nitekim Suriye’nin kuzeyindeki kanton bölge sisteminin başarılı olması halinde uzun vadede kuzey Irak için bir model haline gelmesi öngörülebilir. Kanton sistemi, aile ve aşiretlere dayalı yönetimlerin devam etmesini engelleyebilir ve bölgede yaşayan Türkmenler ve Hıristiyanlar tarafından desteklenebilir.

2. Cenevre Konferansı

Esed rejimi tarafından 21 Ağustos 2013 tarihinde Şam’ın Doğu Guta banliyösünde kimyasal silahların kullanılması ve uluslararası toplumun bu duruma sessiz kalması Suriye krizi açısından bir kırılma noktasıdır. Saldırıda 450’si çocuk 1500’den fazla kişinin hayatını kaybettiği açıklanmıştır. ABD, Fransa ve İngiltere tarafından Suriye rejimine yönelik sınırlı bir hava operasyonu tartışılmaya başlanmış, diğer yandan BM denetleme ekibi kimyasal silahın kim tarafından kullanıldığının anlaşılabilmesi için Suriye’ye giderek araştırmalar yapmıştır. Bu noktada Suriye krizinde 2011’den beri zıt istikamette politikalar izleyen Washington ve Moskova’nın birlikte hareket ettiği bir süreç başlamış, Esed rejiminin kimyasal silah kullanmasına gösterilen tepkiler zayıflamış ve başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerin Suriye krizindeki tutumu belirsizleşmiştir.

ABD, Suriye krizine müdahale kararında kitle imha silahlarının kullanılmasını kırmızı çizgi olarak belirlediği halde, Esed rejiminin devrilmesine yönelik bir müdahalede bulunmamış, ABD-Rusya arasında Suriye’deki kimyasal silahların imha edilmesi konusunda mutabakat sağlanmıştır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) 27 Eylül 2013 tarihinde Suriye’nin kimyasal silahlarının imha edilmesini öngören karar tasarısını oy birliğiyle kabul etmiştir. 2118 sayılı bu karar kriz boyunca BM Güvenlik Konseyi’nin Suriye’ye yaptırım öngören ilk kararı niteliğindedir. Ancak 2118 sayılı karar aynı zamanda ABD ve Batı’nın Suriye’ye askeri bir müdahalede bulunmayacağının bir göstergesi olarak da yorumlanabilir. Nitekim karar doğrultusunda Kasım 2013’te Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü, Halep yakınlarındaki kimyasal silah üretme tesisinde imha işlemine başlamış, ABD ve Rusya’nın anlaşması sonucunda Esed rejimi müdahaleden kurtulmuştur.

30 Haziran 2012’de ilki gerçekleştirilen 1. Cenevre Konferansı’ndan bir buçuk yıl sonra, 22 Ocak 2014 tarihinde İsviçre’nin Montrö kentinde yaklaşık 40 ülkenin dışişleri bakanı ve temsilcisinin katılımıyla 2. Cenevre Konferansı gerçekleştirilmiştir. İkinci konferansta kimyasal silahlarının imha edilmesini kabul eden Esed rejimi ile Suriye muhalefeti arasında görüşmeler yapılması ve bu görüşmeler neticesinde bir geçiş hükümeti oluşturulması planlanmıştır. Esed rejimi ile muhalefet arasında görüşmeler konferansın üçüncü gününde başlamış, ancak taraflar arasında -Humus kentinden güvenlik çıkış dışında- uzlaşma sağlanamamış ve herhangi bir sonuç elde edilememiştir. Nitekim konferans öncesinde, Suriye krizindeki mevcut dengelerden dolayı Esed’li veya Esed’siz bir geçiş hükümetinin kurulması gayesiyle gerçekleşen görüşmelerin başarılı olamayacağı öngörülmüştü. Konferanstan sonra Humus’tan güvenli çıkış da uygulamaya dönüşmemiş, Esed rejimi kentten çıkış serbestliğini birkaç saatle sınırlı tutmuş ve Cenevre’deki anlaşmaya riayet etmemiştir.

Esed rejimi bakımından 2. Cenevre Konferansı’nın üç açıdan önemli olduğu görülmektedir. Birincisi, üç yıldan beri uluslararası ölçekte meşruiyetini kaybettiği ifade edilen Esed rejiminin Cenevre’de muhatap alınması ve rejimin muhalefet karşısındaki eski konumunu muhafaza etme çabasıdır. Esed rejiminin ülkede gerçekleştirdiği insani kıyıma rağmen 2. Cenevre Konferansı’nda muhalefetle aynı ortamı paylaşması, rejimin sahadaki askeri üstünlüğüne işaret etmektedir. Rejimin ayrıca konferansta ülkedeki iç savaşı terörle mücadele olarak yansıtması ve Esed’siz bir geçiş hükümetinin mümkün olmayacağını ifade etmesi, krizin sürüncemede kalmaya devam edeceğini göstermektedir.

İkincisi, konferansın amacının Esed’li veya Esed’siz bir geçiş hükümetinin tesisi olarak belirlenmesi, gerek muhalefetin gerekse uluslararası toplumun ülkeyi yaklaşık 40 yıldır yöneten Baas rejimiyle bir sorununun olmadığı yönünde bir izlenime yol açmıştır. Ancak Suriye krizinin tamamen bir rejim sorunu olduğu unutulmamalıdır. Baas rejiminin devam etmesi halinde sadece Beşşar Esed’in devrilmesiyle çözüm sağlanamayacağının belirtilmesinde fayda vardır. Suriye’de sağlıklı bir dönüşüm için Esed’in iktidarı bırakmasından önce Baas rejiminin devrilmesi elzemdir. Aksi takdirde Suriye krizinin çözüme kavuşturulması bir ailenin iktidardan uzaklaştırılmasına indirgenecek, Esed’in ayrılması ülkedeki zulmün el değiştirmesinden başka bir sonuca hizmet etmeyecektir.

Üçüncüsü ise 2. Cenevre Konferansı’nda Esed rejiminin görüşmelerin içeriğini muhalefeti zayıflatmak maksadıyla kullanma eğilimidir. Sürecin başarısız olması durumunda rejimin, muhalefetin serbest bırakılmaları için ismini verdiği Suriye’deki tutuklu muhalifleri cezalandırması beklenebilir.

Suriye muhalefeti açısından 2. Cenevre Konferansı’nın anlamı şu şekilde sıralanabilir:

a. Suriye krizinin başlangıcından bu yana bölünmüş bir profil çizen Suriye muhalefeti, 2. Cenevre konferansıyla uluslararası toplumdaki yerini nispeten netleştirmiştir. Muhalefetin, Suriye SMDK çatısı altında konferansa katılması bundan sonraki süreçte bölgesel ve uluslararası toplum içerisinde tek temsilci olarak tescillendiği anlamına gelmektedir. Bu durumun SMDK için önemli bir kazanım olduğu söylenebilir.

b. Konferansta ön plana çıkan SMDK’nın rejimle müzakere süreci akamete uğrarsa bu durum Suriye muhalefeti içinde ciddi bölünmelere yol açabilir. SMDK’nın ön şart olarak koyduğu 1. Cenevre Konferansı’nda alınan kararların geçerliliği hususu 2. Cenevre Konferansı’nın başarılı olma ihtimalini düşürmektedir. Şayet muhalefet bu şartından geri adım atarsa Suriye içerisindeki tabanını kaybederek rejimin elini kuvvetlendirebilir.

c. SMDK’nın, rejim ile müzakere etme aşamasında uluslararası topum ve Arap ülkeleri nezdinde güven kazandığı görülmektedir. Bu nedenle Suriye muhalefetinin rejimle yaptığı müzakerenin sürekliliği, tek temsilci olmanın ve güven ortamının devamlılığı bakımından önemlidir. Aksi durumda muhalefetin zayıflaması Esed rejiminin güçlenmesini beraberinde getirecektir.

2. Cenevre Konferansı’nda başlıca şu hususlar dikkat çekmiştir;

Başta Birleşmiş Milletler olmak üzere ABD ve Batılı ülkeler, Suriye krizine yönelik sergiledikleri tutumdan dolayı sürekli eleştirilmektedir. Bilhassa 21 Ağustos 2013 tarihinde Doğu Guta’da kimyasal silahlarla gerçekleştirilen saldırıdan sonra ABD ve diğer Batılı ülkelerin Esed yönetimini devirecek herhangi bir adım atmaması hayal kırıklığı oluşturmuştur. Obama’nın, Suriye’de kimyasal silahların kullanılmasının kendileri için kırmızı çizgi olduğunu ifade etmesine rağmen Guta olayında aksine bir tavır sergilemesi, uluslararası arenada özellikle Arap camiasında ABD’ye yönelik bir güven bunalımının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu problemi çözebilmek için ABD ve Rusya konferansta bir araya gelmiş, iki ülke arasında Suriye krizi ile ilgili bir işbirliği ortamı oluşturulmuş, rejim ve muhaliflerin anlaşması amaçlanmıştır. Ancak konferans, sonucu itibariyle Suriye krizine bir çözüm getirmekten ziyade tavsiye niteliğinde göstermelik demeçlerle geçiştirilen bir görüntü vermiştir.

Uluslararası toplumun Suriye krizinin çözüme kavuşturulması konusunda ciddiyetini gösterebilmesi için taraflar arasında önce ateşkesin sağlanması yönünde adımlar atması gerekirdi. Konferans ateşkes ortamı sağlandıktan sonra daha anlamlı olabilirdi. Fakat uluslararası toplum böyle bir çözümden önce varolan kaotik ortamda bir konferans toplama çabası içine girmiştir. Bu zamanlama ise uluslararası toplumun Esed’in de içinde olduğu yumuşak bir geçiş rejimi yeğlediğini göstermektedir. Krizin üç yıldır devam ediyor oluşu ve on binlerce insanın hayatını kaybettiği gerçeği karşımızda dururken hızlı bir müzakere çerçevesinde sadece rejim ve muhalefet bir araya getirilerek çözüm sağlanması mevcut konjonktürde oldukça zor görünmektedir. Bu tür girişimler krizin başladığı 2011 yılı içerisinde gerçekleşmiş olsaydı ve konferans öncesinde ateşkes sağlanabilseydi 2. Cenevre konferansının başarılı olma olasılığı yükselebilirdi.

Suriye krizinin çözümü, bölgesel bağlamda Türkiye, İran, Suudi Arabistan ve Katar arasında bir uzlaşı sağlanmasından geçmektedir. Küresel bağlamda ise ABD, Rusya ve Çin üçgeninde bir takım adımlar atılması zorunlu görünmektedir. Bunun temel nedeni Suriye krizinin bir iç meseleden çıkması, bölgesel ve küresel bir niteliğe kavuşmuş olmasıdır. Özetle, Suriye’de kalıcı ve gerçek bir çözümün sağlanabilmesi için bölgesel ve küresel aktörler arasında bir uyumun sağlanması gerekmektedir.

Bütün bu gelişmeler ışığında müzakereye başlayan rejim ve muhalefetin 2. Cenevre Konferansı’nda herhangi bir neticeye varamaması, taraflar arasında ciddi bir güven sorunu yaşandığını göstermektedir. Ayrıca konferansın başarılı olması için tarafların herhangi bir adım atmadığı da görülmektedir. Görüşmelerin başarılı olması için konferans başlamadan en az üç ay önce rejim güçleriyle muhalefet arasında ateşkes ilan edilmesi, rejimin hapishanelerindeki suçsuz tutukluların bir kısmının serbest bırakılması ve şehirler arasında yardım koridorlarının açılması gibi karşılıklı adımlar atılması gerekirdi. Fakat müzakereler devam ederken çatışmaların da devam ettiği bir ortamda böyle bir konferansın başarılı olması neredeyse imkânsız görünmektedir.

2. Cenevre Konferansı sonrası dönemde Suriye krizinde Batılı ülkelerin ve Rusya’nın yanı sıra IŞİD ve İsrail gibi iki önemli aktörün sahneye çıkacağı ve belirleyici olabileceği değerlendirilmektedir. Nitekim ABD-Rusya görüşmelerinde Esed’li veya Esed’siz bir yönetim şeklinin kurulmasından ziyade görüşmeler IŞİD tehdidi üzerinde yoğunlaşmıştır. İsrail ise Suriye’deki mevcut parçalı yapının devamını desteklemekte, ancak Esed’siz bir geçiş hükümetine sıcak bakmamaktadır.

Sonuç

Suriye krizi gerek Orta Doğu’daki gelişmeler açısından gerekse küresel güçler arasındaki dengelerde ciddi bir pazarlık konusu haline gelmiştir. Suriye’de krizin iç savaşa dönüşmesi ve komşu ülkelerin iç güvenliğini tehdit etmesi krizin bölgesel bir güvenlik problemine dönüştüğünü göstermektedir. Suriye krizi çıkmaza girdikçe ülkenin gerek coğrafi gerekse etnik ve mezhepsel olarak bir parçalanmaya gitmesi mümkün görünmektedir. Suriye’nin kuzeyinde PYD kontrolünde kurulan kanton modelindeki özerk yönetim ise ülkenin nasıl bir noktaya doğru gittiğini göstermektedir. Ayrıca El-Kaide bağlantılı IŞİD’in Suriye’de güçlenmesi durumunda Irak, Lübnan ve Türkiye’yi de tehdit etmeye başlaması ihtimal dâhilindedir.

Suriye krizi bağlamında İran ve İsrail’in Esed’in iktidarda kalması konusunda benzer yaklaşımlara sahip olduğu göz ardı edilmemelidir. Suriye, Tahran’ın bölgesel stratejisindeki en önemli kalesi konumundadır. Bu sebeple İran’ın Esed rejimine desteğini sürdürmesi durumunda, konferanstan Esed’siz geçiş yönetimi sonucu çıksa dahi bu sonucun uygulamaya dönüşmesi ve başarılı olması oldukça zordur. Suriye’de El-Kaide bağlantılı örgütlerin güçlenmesinden endişe duyan İsrail’in de Esed’in devrilmesini istemediği ifade edilmelidir.

Konferansın ikinci tur görüşmelerinin 10 Şubat 2013 tarihinde yapılması planlanmaktadır. Ancak çatışmalar devam ederken ve mevcut dengeler dâhilinde krizin 2. Cenevre Konferansı’yla nihai bir çözüme kavuşturulması zor görünmektedir. Suriyeli taraflar arasında uzlaşı sağlanmadan önce bölgesel ve küresel güçler arasında bir çözüm yolu aranmalıdır. Aksi takdirde konferanslar, Esed rejiminin varlığını sürdürebilmesi için kullandığı bir araca dönüşmekte, Suriye’de çözümsüzlük devam etmektedir.

Reklamlar

Etiketlendi:, , ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: