EKONOMİ DOSYASI : FED Krizi

Krizden çıkış için 2012’de piyasaya tahvil karşılığı dolar vermeye başlayan Amerikan Merkez Bankası, ülke ekonomisinden gelen verileri iyileşmeye yorup musluğu yavaş yavaş kısacağını açıkladı. Bundan en çok Brezilya, Türkiye, Güney Afrika, Hindistan gibi döviz açığı olan ülkeler etkilendi.

Türkiye, geçen yılın sonlarından beri özellikle siyasilerin yüksek tansiyonlu konuşmalarına sahne oluyor. Konu yaklaşan yerel seçimler değil. 30 Mart’a sayılı günler kaldı ama ülke henüz yerel seçim atmosferine giremedi. 17 Aralık’ta yapılan yolsuzluk ve rüşvet operasyonu ile sonrasında yaşananlar hâlâ gündemi belirlemeye devam ediyor. İşin siyasi tarafı kadar ekonomik yanı da tartışmaların odağında. Operasyonun amacının ülke ekonomisine de darbe vurmak olduğu iddia ediliyor ve ‘yerel’ aktörler suçlanıyor. Ancak bu kez başrolde gerçekten bir ‘dış’ mihrak var: FED… Artık herkes onu bu kısaltmasıyla da tanıyor ve bir zamanların İMF’sinin yerini almaya aday. O, Amerikan Merkez Bankası. Neredeyse her ülkede geçer akçe olan doların patronu. Bizim gibi pek çok ülkenin canını yakan bu para biriminin ipleri onun elinde.

Dolar, 1980’lerin sonunda kurulan döviz büfeleriyle sokaklarda serbestçe dolaşmaya başladı. Kısa bir süre sonra da hayatın her alanında geçer akçe oldu. Bir ara ev kiralarının, kaparoların dolar üzerinden alındığı ‘dolarizasyon’ dönemi yaşandı. Şimdilerde ise daha çok ‘yatırım aracı’ olarak tercih ediliyor. Ancak günlük hayatta herkese dokunduğu alanlar da var. Mesela, Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu enerji yurtdışından temin edildiği için ödemeleri döviz üzerinden yapılıyor. O yüzden dolardaki dalgalanma doğalgaz, elektrik, akaryakıt, ulaşım gibi pek çok ürün ve hizmetin ücretine doğrudan etki ediyor. Dolara ödenen TL arttıkça pazardan markete pek çok ürüne zam geliyor. Madalyonun diğer tarafında iş dünyası var. İlk sırada ihracat-ithalat işi ile uğraşanlar geliyor. İşlemlerini doğal olarak döviz üzerinden yapıyorlar. Dövize ödedikleri TL’nin azlığı ve çokluğunu yönetmek zorundalar. 1 dolar karşılığında aldıkları bir ürünü TL olarak 2 liradan satarken, ödeme zamanı geldiğinde 1 doları 2,4 liradan almak zorunda kalıyorlar. Aradaki farkı ceplerinden karşılıyorlar. Sonra satış fiyatını artırıyorlar. Her iki durum da enflasyonun artmasına yol açıyor.

Burada devreye Merkez Bankası (TCMB) giriyor. Kanunen ‘fiyat istikrarı’ndan o sorumlu. Enflasyonun hedefler çerçevesinde kalmasını sağlamakla yükümlü. Bu yüzden doları enflasyon hedefi ile uyumlu bir seviyede tutmak için ateşi çıktığı zamanlarda döviz satarak ya da faiz yükselterek müdahale ediyor. Düştüğü zamanlarda da tersi bir durum söz konusu. Ancak döviz satışı bir yana, faizi yükseltmenin bir maliyeti var. Bu durum kısaca, Merkez Bankası’nın bankalara sattığı parayı pahalı hâle getirmesi demek. Bankalar da bu maliyet artışını doğal olarak kendi sattıkları paraya yansıtıyor. Yani başta tüketici kredileri olmak üzere araba, konut kredilerinin faizleri artıyor. Faizler artınca tüketicinin kredilere talebi bir hayli düşüyor. Bu kez üretici elindeki malı satmak için bir yandan kampanyalar düzenlerken, diğer yandan fabrikasını daha az çalıştırmaya başlıyor. Çarklardaki yavaşlama ekonomik büyümeyi olumsuz etkiliyor. Ekonomik büyüme olmazsa istihdamda sıkıntı baş gösteriyor, işsizlik artıyor. Bu durum siyasi otoritenin hiç hoşuna gitmiyor. Kısaca tam bir ‘kırk katır mı, kırk satır mı?’ durumu söz konusu.

‘Doların ateşi ne zaman çıkmaya başladı? Bu çıkışın altında yatan sebepler neler?’ gibi sorulara piyasa uzmanlarının tamamı, FED’in Eylül 2012’den beri devam eden ‘tahvil alım programı’nda azaltmaya gitme kararı diye cevap veriyor. Diğer etkenleri ikincil veya üçüncül olarak sıralıyor. FED, tahvil alım programını, kriz yüzünden zor durumda kalan Amerikan bankalarına destek olsun, ekonomi canlansın diye başlatmıştı. Para musluğu açılınca, 2012 sonundan itibaren gelişmekte olan ülkelere de sıcak para akışı başlamıştı. Bu musluğun kısılacağı ilk olarak Mayıs 2013’te dönemin FED Başkanı Ben Bernanke tarafından duyuruldu. Aşamalı azaltma niyetinin açıklanması, özellikle cari açığı olan ülkelerdeki sermaye piyasalarında dalgalanma başlattı. Ülkesindeki ‘ekonomik aktivitelerdeki büyümenin ve işgücü piyasasının olumlu seyrettiğini gören’ FED, aylık 85 milyar dolar akan bu muslukta 10 milyar dolarlık kısıntıya gideceğini bildirdi. FED daha önce beyan ettiği niyetini hayata geçirmeye başlıyordu. Bilgi Türkiye saati ile 18 Aralık akşamı 21.00 civarında geldi. Bu arada 16 Aralık’ta 2,02 TL olan dolar, 17 ve 18 Aralık’ı 2,04 TL’den kapattı. 19 Aralık’ta ise 2,07 TL’ye çıktı.

Merkez Bankası, son günlerdeki deparla dolar TL karşısında rekor üstüne rekor kırıp 2,40 liraya yaklaşınca faiz silahına davrandı. Tepkisi bir hayli sert oldu. Politika (gösterge) faizi olarak kabul edilen bir haftalık repo ihale faizini yüzde 4,5’ten yüzde 10’a çıkardı. Ama Merkez’in sert faiz müdahalesi FED’in ikinci 10 milyar dolarlık hamlesine takıldı. FED’in piyasaya vereceği parayı artık 65 milyar dolara çektiği haberi 29 Ocak akşamı geldi. 28 Aralık’ta 2,27 TL olan dolar, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın gece faizleri artırmasından sonra 29 Aralık sabahına 2,17 TL’den başladı ama günü 2,25 TL’den kapattı. 31 Aralık’ta da 2,27 TL’ye geri döndü.

TCMB, eleştirilere rağmen uzun bir süredir faiz silahını kınında tutuyordu. 2013’ün başında ‘politika faizi’ olan bir hafta vadeli repo ihale faiz oranı yüzde 5,5 idi. Nisanda oran yüzde 5,5’ten yüzde 5’e, mayısta da 5’ten 4,5’e indirilmişti. O günden bu yana da değişmemişti. Bu arada 2013’e 1,77 liradan başlayan doların seyri de hep yukarı yönlü oldu. Nisan başında 1,81 TL iken, mayıs sonunda 1,87 TL’ye çıktı. Ağustosun son haftasında 1,99 TL’yi buldu. Eylülü 2,02, ekimi 1,99, kasımı 2,02, aralığı da 2,15 TL’den kapattı. Merkez, dövizdeki yükselişe faiz silahıyla karşılık vermek yerine, döviz satmayı tercih etti.

FED’in bu para operasyonundan tek etkilenen ülke Türkiye değil. Özellikle öne çıkan 5 ülke var: Brezilya, Endonezya, Hindistan, Güney Afrika ve Türkiye. ‘Kırılgan beşli’ olarak tanımlanıyorlar. Bunlar içinde Brezilya’da yaşananlar da dövizdeki dalganın geçen senenin ilkbaharından itibaren başladığının en çarpıcı örneklerinden. Latin Amerika’nın en büyük ekonomisine sahip bu ülke, dalgalanmayı azaltmak ve likiditeyi garantilemek için 60 milyar dolarlık müdahale programını 2013 Ağustos’unun son haftasında açıkladı. 31 Aralık 2013’e kadar sürecek döviz operasyonunun düğmesine, Brezilya Reali’nin FED’in parasal teşvikleri azaltacağı sinyalleriyle yüzde 15 düşmesi üzerine basılmıştı. Ki bu 4,5 yılın en düşük seviyesiydi. Üstelik Brezilya Merkez Bankası, Nisan 2013’ten bu yana politika faizini 125 baz puan da artırmıştı.

Sonuç olarak; dövizdeki yükseliş ve Merkez Bankası’nın sert faiz çıkışı 2014 ile ilgili ekonomik beklentileri olumsuz etkiledi. Enflasyon hedefi şimdilik 1,3 puan artışla yüzde 6,6’ya yükseltildi. Faizlerdeki 4-6 puanlık artışın büyümeyi ne kadar olumsuz etkileyeceği önümüzdeki günlerde daha net görülecek.

Beklenti yönetimi uyarısı

Diğer yandan ekonomide önemli kararlar verilirken temelinde algı olan beklentiler çok önemli bir yer tutuyor. TCMB bile bazı politikalarını oluştururken, piyasanın nabzını tutmak için aralarında enflasyon, büyüme, işsizlik ve dolar kuru gibi bazı kalemlerin olduğu beklenti anketleri düzenliyor. O yüzden verilen görüntü çok önemli. Bu noktaya dikkat çeken Fatih Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Murat Karagöz’ün bazı uyarıları var. Dünya ekonomisinin küresel durgunluğa Türkiye, Brezilya gibi ülkeler sayesinde meydan okuduğunu ancak son dönemde işlerin değiştiğini vurguluyor. Hindistan ve Çin gibi ekonomilerde dahi durgunluk emarelerinin görüldüğünü aktaran Karagöz, böyle bir ortamda ekonomi için ‘bekleyişleri yönetmenin’ önemine dikkat çekiyor. Karagöz, son on yılın ekonomik başarılarının siyasi başarı ve istikrardan kaynaklandığına işaret ederek “Geldiğimiz noktada yine bu hipotezin tersinden bir sınaması, test edilişi ile karşı karşıyayız.” uyarısında bulunuyor. Siyaset ve ekonominin doğru yönetilmemesi hâlinde teğet geçecek bir durgunluk veya daralma döneminin daha da ağırlaşacağını ve kriz hâlini alacağını vurguluyor. Örnek olarak da Başbakan Bülent Ecevit ile Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer arasındaki Anayasa kitapçığı fırlatma olayını ve sonrasında yaşanan ekonomik krizi hatırlatıyor.

Hükümetlerin iyimser ve pembe gözlüklü açıklamalarını ekonomi için yerinde bulan Karagöz, “Bütün bunlar doğrudur. Ancak bu doğrular, sorunların üzerine yatmak, görmezlikten gelmek anlamına gelmez. Suiistimalleri, yolsuzlukları korumak yerine gereğini yapmak her zaman bir erdemdir, beklentileri pozitif yönde etkileyecek davranışlardır. Ucu iktidar unsurlarına dokunsa da bu konuda alınacak cesur kararlar ilk bakışta bir zafiyet gibi görünse de olumsuz unsurların temizlenmesi için bir fırsat oluşturur.” diyor.

Türkiye ekonomisinin küresel krize rağmen 2000’li yıllarda muhteşem bir performans gösterdiğini ifade eden Murat Karagöz, sağduyulu olmayı tavsiye ediyor: “Türkiye, bu dönemde aynı anda, hem enflasyonu hem işsizliği, üstelik çok yüksek oranlardan, tek haneli rakamlara indirmiştir. Bu trendi tersine çevirmemek herkesin görevidir. Fakat en başta siyasi otoritenin sorumluluğudur. En azından suyu bulandırmamak, gölge etmemek, Anadolu sermayesinin yürüdüğü meşakkatli yolda ona yardımcı olmak gerekir. Elbette yol kazaları olabilir, beklenmedik gündemlerle karşılaşılabilir. Sağduyu ve teenni ile hareket etmek, modern iş anlayışının, kriz yönetiminin ana umdesidir.”

Rıza Nur Meral*: 2014 İÇİN TAHMİN YAPABİLMEK MÜMKÜN DEĞİL

2013 sonunda başlayan ve TL’nin dolar karşısında büyük değer kaybına sebebiyet veren temel etken, FED’in tahvil alımlarını azaltma kararıdır. Nitekim bu karar ülkemizin yanı sıra kırılgan beşli olarak adlandırılan diğer ülkelerin para birimlerinin değer kaybına da yol açmıştır. FED’in tahvil alımlarını 10 milyar dolar daha düşüreceği kararını açıklaması ve bu azaltmaların artarak sürmesi ihtimali, 2014’ün ülkemiz için belirsizliklerle dolu bir yıl olma ihtimalini beraberinde getiriyor. (*) TUSKON Başkanı

İbrahim Çağlar*: YÜKSEK FAİZ REEL YATIRIMIN DÜŞMANIDIR

Sanayici ve tüccar yüksek faizi memnuniyetle karşılayamaz. Yüksek faiz reel yatırımın düşmanıdır. Faiz artışıyla, kur dengesiyle sağlanacak refah kalıcı olmaz. Sürdürülebilir büyüme ancak üretmekten geçiyor. Biz politika yapıcılardan asıl bu konularda kararlı ve dirayetli adımlar bekliyoruz. Türkiye’nin artık kaybedecek vakti kalmamıştır. (*) İstanbul Ticaret Odası Başkanı

Muharrem Yılmaz*: FEDAKÂRLIKLA YAPILAN REFORMLARDA ZAFİYET, GÜVEN KAYBINA YOL AÇAR

Merkez Bankası, piyasanın dengelenmesi adına önemli bir adım attı. Faiz kararının seviyesi, şekli, zamanlaması ile ilgili tercihler bizim konumuz değil. Bunlar, bağımsız merkez bankacılığı prensipleri içerisinde alınmış en doğru kararlar olarak varsayılmalıdır. Hepimiz bunu böyle varsaymalıyız. Ancak enflasyon ve fiyat istikrarı, bizim elbette yakın izlediğimiz ve sormaya, sorgulamaya hakkımız olan bir konudur. Bu alanı izlemeye, sorgulamaya devam edeceğiz. Biz Merkez Bankası kararının makroekonomik istikrarın öneminin korunması için önemli bir dönüş noktası olacağını umut ediyoruz ve bunu böyle görmeyi diliyoruz. 2000 ve sonrasının en önemli getirisi makroekonomik istikrar ve bu istikrarı mümkün kılan kurum ve kurullardır. Şeffaflık, hesap verme ahlakı, bağımsız kurumlar, kamu mali yönetimi ve denetimi ve elbette bağımsız merkez bankacılığı… Şu an tüm toplum kesimlerinin fedakârlıklarıyla yapılan bu reformlardan herhangi birine yönelik bir zafiyet, sistemin tümüne yönelik kalıcı güven kaybına neden olur, buna müsaade etmemek gerekir. (*) TÜSİAD Başkanı

Halil Reçber*: PARA KAÇIŞI 2013 OCAK’TAN İTİBAREN BAŞLAMIŞTI

2013 Ocak-Şubat’tan itibaren gelişmekte olan ülkelerden para kaçışı başlamıştı. 22 Mayıs’ta FED’den gelen azaltma yapacağı açıklaması para çıkışına ivme kazandırdı. 17 Aralık’a gelene kadar kaçış devam ediyordu, negatif algı söz konusuydu. 17 Aralık trendi biraz hızlandırdı ama olmasaydı da bu yaşanacaktı. Sadece Türkiye’nin değil; Brezilya, Hindistan ve Güney Afrika’nın da para birimleri dolar karşısında eridi. Kur artışında siyasi olayların büyük bir etkisi yok. Türkiye’de siyasi risk olmasa, Gezi Parkı olayları olmasaydı da doların değeri artacaktı. Güney Afrika’da ve Rusya’da siyasi olayların olmadığı ortada, ama bu para birimleri bizden daha çok değer yitirdi. Yani siyasi gerilimler burada tuz biber rolü oynadı. Dolar zaten artacaktı, böyle bir eğilim olacaktı. (*) XTB Foreks Araştırma Başkanı

Erdal Bahçıvan*: FAİZ ARTIRIMI BÜYÜMEYİ FRENLEYECEK

Ekonomide bugün gelinen nokta, biz sanayicilerin her platformda söylediklerimizin ne kadar haklı gerçeklere dayandığını göstermektedir. Sanayiyi, üretimi öne almayan bir büyüme modelinin sürdürülebilir olmadığı, alınan bu kararlarla ortaya çıkmıştır. İşte görüyoruz, son yıllarda ağırlıklı olarak dış borçlanmaya dayalı büyüdük. Cari açık verdik. Dış kaynak, yani döviz bitti. Döviz ihtiyacı doğdu ve sorunlar başladı. Kısacası Türkiye’nin temel sorunu, sanayi üretiminden kaynaklanan bir üretim modelinin oluşturulmamasıdır. Türkiye, artık kaynağını sanayiden ve üretimden alan bir büyüme modeli ile ilgili yapısal reformları gerçekleştirme noktasındadır. Belki bu kararlar, reel sektör açısından bir fiyat istikrarı sağlayacak. Fakat Türkiye reel ekonomisi, kesinlikle yılın ilk döneminde sanayi büyümesinden, üretim büyümesinden, istihdam büyümesinden ve yatırım büyümesinden fedakârlık yaparak bu dönemi götürecek. Bu da Türkiye ekonomisinin bu yılki büyümesine totalde negatif etki yapacaktır. (*) İstanbul Sanayi Odası Başkanı

Reklamlar

Etiketlendi:,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: