SURİYE DOSYASI : Suriye’ye ‘ne oldur ne öldür’ stratejisi

Esed rejimi ile Suriye muhalefetini Cenevre’de buluşturan Batı’nın krize ‘ne oldur ne öldür’ stratejisiyle yaklaştığı tescillendi. Rejime şuurlu olarak göz yuman küresel ittifak, kontrollü çatışmalarla ülkenin çökmesine göz yumuyor.

Suriye iç savaşını diplomasi masasında çözmeyi hedefleyen ‘Cenevre II’ sürecinde sürpriz yaşanmadı. Montrö Sarayı’nda toplanan (22 Ocak) konferans gibi sonrasında BM Cenevre Ofisi’nde yürütülen ikili görüşmeler de sonuçsuz kaldı. Arabulucu BM-Arap Birliği Özel Temsilcisi El Ahdar El İbrahimi, Suriye rejimi ile muhalifleri yüz yüze görüştürmeyi başarı saysa da tarafların pozisyonları değişmedi. Ateşkes sağlanamadı, acil insani yardım koridoru açılamadı… Daha önemlisi Batı’nın Suriye krizine ‘ne oldur ne öldür’ stratejisiyle yaklaştığı tescillendi! Bir taraftan Esed rejimine ‘Haziran 2014’ seçimine kadar dokunmama sinyali verirken diğer taraftan Suriye Ulusal Konseyi’ne yardım vaadinde bulundu. Çok geçmeden dünya medyasına Washington’un yeniden muhaliflere hafif silah yardımında bulunduğu bilgisi sızdı… Muhaliflerin Esed rejimini hafif silahlarla deviremediği ortadayken!

Esasında ‘ne oldur ne öldür’ oyunu ilk kez uygulanmıyor Ortadoğu’da. ‘Böl-yönet’ gibi bu da bir İngiliz stratejisi. İngilizler bu yöntemi bir asır evvel Osmanlı İmparatorluğu’na uyguladı. Rusya karşısında Osmanlı’yı korurken Anadolu’da yaşanan isyanları teşvik etti, cesaretlendirdi. Böylece bölgedeki çıkarlarını zayıf Osmanlı üzerinden korudu, yönetti. Keza Lozan’da Osmanlı’dan alınan Boğazların hâkimiyetinin Montrö Anlaşması (1936) ile yeniden Ankara’ya bırakılması özünde ‘ne oldur ne öldür’ stratejisiydi. Zira Boğazların Rusya hâkimiyetine girmesi İngilizlerin çıkarına değildi.

Batı’nın Suriye denklemi irdelendiğinde Esed rejiminin ‘ehven-i şer’ addedildiği görülüyor. Mart 2011’den bu yana sahaya inen Esed karşıtlarına ağır silahlar verilmemesi de bu tavrı doğruluyor. ABD-İngiltere’nin Suriye’deki varlığını bilenler ‘El Kaideci grupları güçlendirmemek için muhaliflere ağır silah vermeme’ tavrının bahaneden ibaret olduğunun farkında. Zira Batı, Türkiye üzerinden bizzat Suriye Ulusal Konseyi’ne istediği silahı, istediği miktarda verme imkânına sahip. Muhaliflere kısıtlı sayıda vereceği Stinger füzeleri ile Esed’i ayakta tutan hava gücünü akim bırakabilir. Ancak bundan kaçınıp muhalifleri hafif silahlarla belli kapasitede tutuyor. Hâliyle Esed’e de zaman kazandırıyor. Böylece tarafların ‘yenişememe’ hâli sürüyor. Yaşanan bir bakıma kör dövüşü!

Cenevre sürecinde bulunan bir yetkiliye Batı’nın Suriye’de uyguladığı ‘yenişememe’ denkleminin kime ne kazandırdığını soruyoruz. ABD-İngiltere liderliğindeki Batı ittifakının başından bu yana Suriye konusunda ‘ipe un serdiğini’ anlatıyor. Batılıların konferansın ardından düzenlenen ikili görüşmelerde Esed rejimine yeterince ‘geçiş süreci’ baskısı yapmadığını söylüyor: “Taraflar BM arabuluculuğunda her gün iki defa (sabah-akşam) bir masa etrafında buluşturuldu. Esir değişimi, insani yardım koridoru gibi ikincil meseleler tartışıldı. BM çıkıp da ‘Esed ne zaman bırakacak? Geçiş hükümeti ne zaman kurulacak?’ diye sormadı. Hâlbuki ülkede bölünmeler başladı. Kuzey’de Kürtler, güneyde Dürziler, Batı’da Nusayriler özerk yönetim kurma arifesinde. Yani ülke bölünmeye gidiyor. ABD bu durumu umursamıyor. Muhalefeti güçlendirmediği gibi Esed rejimine zaman kazandırıyor… Kör dövüşünün sürmesine, Suriye’nin çökmesine göz yumuyor. Ortada bir sağırlar diyaloğu var. Kıbrıs’ta sonuca ulaşmayan bu tür proxy (vekil) görüşmelerin 40 yıl sürdüğünü unutmayın!”

Zirve Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. İsa Afacan, ‘Cenevre II’ sürecinin Haziran 2012’deki ‘Cenevre I’ inisiyatifi gibi sahadaki denklemi değiştirmeyeceğini iddia ediyor. Batı ittifakında Esed rejiminin samimi olarak gitmesini isteyen kesimler olsa da rejimin devamına göz yuman tarafın ağır bastığını anlatıyor: “Önümüzdeki yıl bu zamanlar büyük ihtimalle ‘Cenevre III’ sürecini konuşuyor olacağız. Çünkü ne ABD-AB, ne de Rusya bölgesel statükonun değişmesini istiyor. Askerî ve ekonomik varlıklarını Suriye iç savaşını durdurmaya matuf kullanmak istemiyorlar. Batı’nın bu tavrını iyi okuyan Esed rejimi Cenevre süreçlerinde Suriye coğrafyasında güçlenen El Kaide tehdidini nazara verip, varlığını konsolide ediyor. Kendini ‘ehven-i şer’ gösteriyor. Dolayısıyla rejim, Batı’nın da yardımıyla Cenevre süreçlerini ağır aksak işletip zaman kazanıyor.”

Bu noktada öne çıkan soru şu: Suriye’nin kör dövüşüyle çökertilmesi kime yarıyor? Sahaya hâkim bir güvenlik uzmanı Batı’nın Suriye kurgusunu Esed’in ‘gitmemesi’ üzerine kurduğunu doğruluyor. Kontrol edilebilir iç savaşla Suriye devletinin çökertildiğini iddia ediyor: “Daha en başında kurgu, rejimi değil de devleti çökertmek üzerine kurgulandı. Zira Suriye istihbaratı ve ordusuyla Arap dünyasının güçlü kalelerinden biriydi. Varlığı ile bölgede bulunan Batı unsurlarının (İsrail gibi) çıkarlarını tehdit ediyordu. Arap Baharı vesilesiyle çökertme operasyonuna giriştiler. Önce ülkedeki zengin tabaka taşınabilir varlıklarıyla ülke dışına çıkarıldı. Ardından ülke içi isyan dalgası desteklendi. Çatışmalar iç savaş kıvamına gelince de tarafları kontrol edilebilir düzeyde tutup, ülkeyi harap etmelerine göz yumuldu. Eğer Batı isteseydi sınırlı, düşük maliyetli bir askerî vuruşla Esed’i çabucak devirebilirdi. Bu şuurlu olarak yapılmadı. Yapılmayacak da…”

Görevi gereği sık sık Suriye sınır boyunun nabzını tutan kıdemli uzman Suriye’de ‘Lüblanlaşma’ sendromunun görülmeye başladığını aktarıyor. Aynen Irak’ta olduğu gibi devlet sistemi ve altyapısı çökertilen Suriye’nin etnik-mezhep temelli çatışmalara itildiğini ifade ediyor: “Suriye kontrol edilebilir, sürdürülebilir kaos dizaynı çerçevesinde mezheplere ve etnik kamplara ayrıştırılıyor. Kürt kantonu kurduruldu. Sünni, Dürzi ve Nusayri kantonları da kurulacak. Ardından ülkede aynen Irak ve Lübnan’daki gibi iç çatışmalar başlayacak. O cendereye düşen bir ülke 50-100 yılda belini doğrultamaz. Güçlü otorite oluşamaz. İç sorunlarla uğraşmaktan dış güçlere mukabelede bulunamaz. İstenen de bu zaten!”

Peki, Cenevre II süreci cepheye nasıl yansıdı? Suriye Türkmen Cephesi’nden Bekir Atacan, ABD-Avrupa öncülüğündeki Batı ittifakının Cenevre II’de Suriye’nin bölünmesine zımnen destek verdiğini, bu tavrın cephedeki muhaliflerin elini zayıflattığını söylüyor: “Gelinen noktada muhaliflerin Batı’ya güveni kalmadı. 3 yıldır talep ettikleri desteği alamadılar. Buna karşılık Esed rejimine zaman kazandırıldığını gördüler. Yani ikiyüzlü bir tavır ortada… Muhaliflerin Esed’i devirmelerine, iktidarı elde etmelerine izin verilmiyor. Fakat Nusayrilerin Şam-Halep-Lazkiye hattında devletleşmelerine göz yumuluyor. ‘Kara-kirli’ planlar çerçevesinde kullanıldıklarını düşünüyorlar.”

Suriyeli Atacan, cephede Ankara-İran yakınlaşmasının endişeyle izlendiğine, Türk hükümetine duyulan güvenin azaldığına değiniyor: “Muhalifler başından bu yana yanlarında yer alan Türk hükümetinin son dönemde Esed safında savaşan İranlılarla iş tutmasına, yakınlaşmasına anlam veremiyor. Ankara saf değiştirirse muhalifler zayıflayacak. Suriye’nin bölünmesi hızlanacak. Esed’in varlığını sürdürmesi veya Suriye’nin yoluna bölünerek devam etmesi İran’dan çok Türkiye’ye zarar verecek.”

Reklamlar

Etiketlendi:, ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: