Kategori arşivi: Araştırma

SLAYT SHOW : İNGİLİZ DENİZCİLİĞİNİN GEÇMİŞİ VE PORTSMOUTH / ENGLAND Deniz Müzesi

PORTSMOUTH / ENGLAND Deniz Müzesi

Değerli Dostlar

Ekteki slaytlardaİngiliz deniz tarihine damgasını vuran 19. Yüzyıla ait HMS Warrior ve HMS Victory adlı iki gemi görecekseniz.

1859-1861 yılları arasında inşa edilen Warrior zırh kaplı ilk açık deniz firkateynidir. Amiral Nelson’un sancak gemisi 104 toplu Victory ise 1765 de suya indirilmiştir. Nelson 1805 Trafalgar zaferinde bu gemide bulunuyordu.

Nelson’un görevi Fransız gemilerinin limandan çıkmalarını önlemekti. İki yıl boyunca Avrupa limanları açıklarında nöbet tutuldu. Çıkanlar batırıldı. Ablukayı 50-60 gemi sürdürdü. Her gemide 600-900 arasında bıkkın, yalnız, aç, yorgun denizci bulunuyordu.

İki yıl boyunca denizde kalan gemiler yazın boğucu sıcağında cam gibi sakin denizde, kışın sert rüzgârlara karşı dağ gibi yükselen dalgalar üstünde, denizin dondurucu soğuğu ile karşı karşıya kaldılar.

Amiral Nelson, sancak gemisi Victory’den çıkmadan iki yıl geçirdi. Ancak bu beklemeye değdi, Cadiz açıklarında Fransız donanması imha edildi. Amiral Nelson, tıpkı Turgut Reis gibi savaşta öldü.

Trafalgar Zaferi, Preveze Deniz Zaferi gibi, denizlerde yüz yıl sürecek bir üstünlüğün temelini attı. Yani devir açtı. Bu dönemde savaş gemileri inanılmaz değişiklikler geçirdi. Gövdede ahşaptan, demir ve çeliğe geçildi. Yelkenlilerin yerini buharlı gemiler aldı. 1922 de her iki gemi müze gemi haline getirildi.

Slaytları görünce denizci devlet olmanın hiç de kolay olamadığı anlaşılıyor. Tarihi kültür ve mirasa sahip çıkmanın önemi de…

Bu gün Victory gemisini ziyaret eden İngiliz gençleri, İngiltere’de doğmanın ve yaşamanın kıymetini daha iyi anlıyorlardır sanırım. Nelson’un düşüp öldüğü güvertedeki işaretli yer, bana bir mezardan daha anlamlı geliyor. Portsmouth’a gelerek bu gemiyi gezemeyenler için, Londra’daki Trafalgar Meydanında Amiral Nelson İngilizleri selamlıyor.

Dr. Nejat Tarakçı

Deniz Tarihçisi

PORTSMOUTH – MUSEU NAVAL.pps

Reklamlar

BELGESEL VİDEO : Uzaktaki Dostlar dördüncü kez yayında /// MUTLA KA İZLEYİN VE İZLETİN ///

Seyreden her Türk’ü, geçmişi ile onurlandıran ve TRT’de dördüncü kez yayınlanmakta olan ‘Uzaktaki Dostlar’ın linklerini arşiviniz için sunuyoruz.

Seyreden her Türk’ü, geçmişi ile onurlandıran ‘Uzaktaki Dostlar’ adlı 5 bölümlük belgesel, dünyanın dört bir yanından gelen istekler doğrultusunda TRT TÜRK‘te sürekli tekrarlanıyor. Ama yine de vakit bulup seyredemeyenler için 5 bçlümün linklerini altta sizlere sunuyoruz.

Ekim ayında, önce TRT BELGESEL kanalında yayınlanan ve yurttaşların yoğun isteği ile aynı kanalda tekrarlnan ‘Uzaktaki Dostlar’, daha sonra dünyanın dört bir yanındaki yurttaşlardan gelen yoğun istek üzerine TRT TÜRK kanalında da yayınlandı. Dilden dile dolaşan programları izleyemeyenlerden gelen yeni isteklere kulak veren TRT TÜRK, programları bir kez daha tekrarlama kararı aldı.

Hollanda’daki bir köye neden ‘Türkiye’ adının verildiğini, Belçika’daki bir köy halkının her yıl neden ‘Türk Festivali’ yaparak Türkler gibi yaşadığını, İtalya’da bir köy halkının da aynı şekilde her yıl bir yeniçeri anısına ‘Türk Festivali’ düzenleyip Türkler gibi yaşadıklarını, Fransa’da pek çok yere Osmanville, Turqueville. Turquestein veTurkheim adlarının verildiğini, İspanya’da Sax kasabasında her yıl düzenlenen festivalin en büyük ve görkemli grubunun İspanyol Türkler olduğunu, Corpanse de Turcos adlı bu grubun 1920’de Atatürk’ün istiklal savaşı galibiyetine sempati duyan İspanyollar tarafından kurulduğunu ve o günden bu güne muhteşem bir binada yerleşmiş olduklarını gözler önüne seren TRT ekibi, Fransa’nın Caen kentindeki ‘Passage Du Grand Turc’ isimli bir pasaj avlusunun duvarında, tam 6 metre büyüklüğünde iki Osmanlı figürünün, 5 asırdır nasıl silinmediğini ve buraya gelen ziyaretçilerin bu muhteşem figürleri hala hayranlıkla nasıl izlediklerini gördü ve işledi.

TRT ekibi, Fransa’da, Fatih Sultan Mehmed’in en çok sevdiği söylenen oğlu Cem Sultan’ın, sürgünde yaşadığı Bourganeuf kasabasındaki ‘Zizim’ adlı şatoyu da buldu.

Burada Cem Sultan’ın hazin yaşam öyküsünü işledi. (TRT, Cem Sultan bölümünü, bir başka program için sakladı.)

Prodüktor İsmail Elden, yönetmen Sacit Şahin, programın danışmanlığını ve röportajlarını yapan İlhan Karaçay’ın, Türk ve Türkiye isminin tüm Avrupa’da ne şekilde yaşatılmakta olduğunu gözler önüne seren programları, şimdilerde TRT TÜRK‘te, cumartesi günleri Türkiye saati ile 13.30’da (Avrupa saati ile 12.30) yayınlanıyor.

Her şeye rağmen, izleme fırsatı bulamamış olanlar için, 5 programın linklerini aşağıda sunuyoruz. Bu önemli belgeseller, arşivinize bir zenginlik katacaktır.

İyi seyirler diğeğimizle…

LİNK :

LİNK :

LİNK :

LİNK :

LİNK :

www.ilhankaracay.com

İRAN DOSYASI : 8. Türkiye – İran Yuvarlak Masa Toplantısı İstanbul’da

İran Dışişleri Bakanlığı Politik ve Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü IPIS ve Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM iş birliğinde başlatılan Türkiye – İran Yuvarlak Masa Toplantıları’nın sekizincisi 07 Şubat 2014 tarihinde İstanbul Gönen Hotel’de saat 09:30’da gerçekleştirilecek.

İlki 12 Kasım 2008 tarihinde TASAM’ın ev sahipliğinde İstanbul’da yapılan Türkiye – İran Yuvarlak Masa Toplantıları o tarihten beri İstanbul ve Tahran’da dönüşümlü olarak icra ediliyor.

“Yeni Dönem Türkiye – İran İlişkileri Fırsatlar ve Riskler” ana teması ile yapılacak 8. Türkiye – İran Yuvarlak Masa Toplantısı’na İran tarafı Dışişleri Bakan Yardımcısı, Uluslararası Eğitim ve Araştırma Merkezi (Center for International Research and Education ICRE) Başkanı ve Büyükelçi Dr. Hadi Soleimanpour başkanlığında aralarında eski Dışişleri Bakanı Manouchehr Mottaki, Büyükelçi (E) Ebrahim Taherianbir, Büyükelçi (E) Mohammad Irani, gibi önemli isimlerin olduğu geniş bir heyetle katılacak.

Türkiye tarafında ise toplantıya TASAM Başkanı Süleyman Şensoy başkanlığında TASAM Başkan Yardımcısı (E) Büyükelçi Murat Bilhan, Büyükelçi (E) Selim Karaosmanoğlu, Büyükelçi (E) Ümit Pamir, Büyükelçi (E) Oğuz Çelikkol, Büyükelçi Suha Umar, Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu, Prof. Dr. Mustafa Kibaroğlu, Prof. Dr. Nurşin A. Güney, TASAM Orta Doğu Uzmanı ve İ.Ü. Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Muharrem Hilmi Özev, TASAM Yönetim Kurulu Üyesi ve Nükleer Fizikçi Dr. Necmi Dayday, DEİK Ortadoğu ve Körfez Bölge Koordinatörü Suzan Cailiaou ve Koordinatör Akın Dıblan, Euronews’den Dr. Bora Bayraktar, NTV’den Can Ertuna, Marmara Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü’nden Dr. Bilgehan Alagöz, C4 Savunma Dergisi Editörü Bahadır Tokgöz, TASAM Uzmanı Hazar Vural ve Uzman Yardımcısı Ahmet İşçan iştirak edecekler.

8. Türkiye – İran Yuvarlak Masa Toplantısı’nda ele alınacak alt konu başlıkları “Ekonomik İlişkiler: Fırsatlar ve Güçlükler”, “Enerji Politikaları: Jeopolitik ve Güvenlik Sonuçları”, “P5+1 – İran Nükleer Anlaşması ve Çok Boyutlu Perspektifler”, “Teknoloji Paylaşımı, Akademik ve Kültürel İş Birliği”, “Sosyal, Ekonomik ve Politik Gelişmeler”, “Akdeniz, Ortadoğu (Suriye – Irak), Afrika, Orta Asya Ülkeleri ve Türkiye – İran”, “ŞİÖ, CICA, D8, AB ve Yeni Ortaklarla İlişkiler ile Bölgesel Stratejiler” ve “Çok Kutuplu Dünyada Yükselen Güçler ve Küresel Yönetim Yapılarına Adaptasyon” olarak belirlenmiş.

İran ve Türkiye’den katılacak önemli konuşmacı isimler dışında uzman, akademisyen, gazeteci, bürokrat ve diplomatların izleyici veya müzakereci olarak katılacağı 8. Türkiye-İran Yuvarlak Masa Toplantısı İstanbul Gönen Hotel’de 7 Şubat Perşembe günü saat 09:30’da başlayacak.

TASAM Başkanı Süleyman Şensoy toplantı ile ilgili yaptığı açıklamada “8. Türkiye – İran Yuvarlak Masa Ülke Toplantısı; sorun alanlarını ihmal etmeden P5+1 Ülkeleri ile İran’ın vardığı anlaşma, Suriye ile ilgili devam eden Cenevre Süreci gibi parametrelerin belirleyici olacağı “yeni dönemde” Türkiye – İran ilişkilerindeki fırsatlar ve tamamlayıcılık ilişkisini stratejik bir bakış açısı ile Türkiye ve İran kamuoyları nezdinde ortaya koyarak, kurumsal ve entelektüel zemin inşasına dönemsel stratejik katkı sağlayacaktır” dedi.

DETAYLI BİLGİ EK’TEDİRİ.

8. Trkiye – ran Yuvarlak Masa Toplants stanbul’da.pdf

ARAŞTIRMA DOSYASI : ORSAM Yönetici Özeti 03 Şubat – 09 Şubat 2014 SAYI 24

ORSAM Ynetici zeti 03 ubat – 09 ubat 2014 SAYI 24.pdf

SANAT DÜNYASI : Sezen Aksu’nun En Görkemli Dönemlerinden 24 Unut ulmaz Şarkı

Bir vakit evvel Sezen Aksu’nun erken dönemini incelediğimiz ve en popüler şarkılarının biraz da gölgesinde kalan şarkıları seçmeye gayret ettiğimiz 1990 öncesi bir erken dönem Sezen Aksu listemiz vardı.

Tabii bize göre Minik Serçe’nin her dönemi görkemli de şimdi gelelim 1990 sonrasına. Yani Git (1986), Sezen Aksu ’88 (1988) ve Sezen Aksu Söylüyor (1989) gibi efsane albümleri yapıp ortalığı birbirine katmış ve geniş kitlelerce tanınan, kendine kabul ettirmiş, nice hayranı olan bir dev olarak Sezen Aksu’nun gerçekten de Türkçe müzik piyasasında hakimiyet kurduğu yıllara.

Benzetmemiz garip olmayacaksa (ki teşbihte hata olmaz) Sezen Aksu’nun 1990′ını Osmanlı’nın 1453′üne benzetebiliriz. Yani bir devletten imparatorluğa dönüşür bu yıllarda Sezen Aksu. 2000′lere kadar da hiç toprak kaybetmez, en fazla duraklama devri yaşar ara ara.

Tutsak

(1991 – Gülümse) Söz: Sezen Aksu, Onat Kutlar, Ece Aksoy, Ersin Salman, Onno Tunç, Beste: Onno Tunç, Düzenleme: Onno Tunç
Gülümse albümü her şarkısıyla efsanedir aslında, biz yine de bir kaç tane seçmek zorundaydık içinden. Tutsak için biz bir şey demiyoruz zaten Onno Tunç davuları düzenlerken denilecek her şeyi demiş: “Ben sana tutsak (dubududup) sen bana (dubududup) yassak (dubududup)…”

Güllerim Soldu

(1991 – Gülümse) Söz: Sezen Aksu, Beste: Sezen Aksu, Düzenleme: Onno Tunç
“Bir tek sana güvenmiştim, öncem yoktu, sonram yoktu…” diyen ve bağrımıza bıçak saplayan bir Sezen Aksu’yla karşı karşıyayız bu eserde. Kendisi bu kalibredeki şarkılarında bire on vurmayı hep başarmıştır.

Seni Kimler Aldı

(1991 – Gülümse) Söz: Sezen Aksu, Beste: Sezen Aksu, Düzenleme: Fuat Güner
Eğer bu şarkıyı tekrar tekrar dinlemeye başladıysanız kuvvetle muhtemelen ölmüşsünüzdür de gömmeyi unutmuşlardır sizi. Hâlâ sağ olanlarınız ise Sezen Aksu “Deli gözlerin gelir aklıma…” dediği anda ölecektir.

Masum Değiliz

(1993 – Deli Kızın Türküsü) Söz: Sezen Aksu, Meral Okay, Beste: Sezen Aksu, Uzay Heparı, Düzenleme: Uzay Heparı
Ülkenin en karanlık dönemlerinden biri, faili meçhuller mi ararsınız, içindeki aydınlarla yakılan oteller mi, öldürülen gazeteciler mi. Bugün de devam eden aynı vahşi geleneklerin ve zihniyetlerin hüküm sürdüğü günler. Bunu anlatıyor zaten bu şarkı da tüm dünyanın gırtlağına kadar pisliğe battığını: “Eller günahkâr, diller günahkâr, bir çağ yangını bu bütün dünya günahkâr.”

Adem Olan Anlar

(1993 – Deli Kızın Türküsü) Söz: Sezen Aksu, Beste: Sezen Aksu, Uzay Heparı, Düzenleme: Uzay Heparı
Bu şarkıyı yazmışken Uzay Heparı’yı da anmadan geçmeyelim, nur içinde yatsın. Müzik camiası adına kaybı doldurulamayacak isimlerden, efsanelerdendi.

Deli Kızın Türküsü

(1993 – Deli Kızın Türküsü) Söz: Gülten Akın, Beste: Sezen Aksu, Bülent Özdemir, Düzenleme: Uzay Heparı
Türküsü hiç bitmesin istediğimiz, Sezen Aksu’dan başka bir deli kız var mıdır acaba? Bir de nakarata kadar vokali duymak için sesi açmak gerekir bu şarkıda, itiraf edin haydi hangimiz yapmadık ki?

Küçüğüm

(1993 – Deli Kızın Türküsü) Söz: Sezen Aksu, Beste: Sezen Aksu, Düzenleme: Uzay Heparı
Sadece albümü değil, bizi de bitiren bir Sezen Aksu şarkısı daha. Hepimize ne kadar küçücük olduğumuzu hatırlatıyor burada sanatçı ve bizi bir kere daha üzüyor. Olsun Sezen Aksu’nun üzdüğü yerde gül biter. (Gül değil gözyaşı bitti.)

Davet

(1995 – Işık Doğudan Yükselir ‘ex oriente lux’) Söz: Sezen Aksu, Yelda Karataş, Beste: Atilla Özdemiroğlu, Düzenleme: Atilla Özdemiroğlu
Atilla Özdemiroğlu ve Fahir Atakoğlu gibi dev isimlerin havalarda uçuştuğu bir albüm daha, adeta Sezen Aksu’nun söylediği farklı türdeki şarkıların toplamı. Enteresan ve büyüleyici bir çalışma.

Son Sardunyalar

(1995 – Işık Doğudan Yükselir ‘ex oriente lux’) Söz: Sezen Aksu, Yelda Karataş, Beste: Ara Dinkjian, Düzenleme: Atilla Özdemiroğlu
İnsana kaç yaşında olursa olsun daha genç olduğu günleri özleten bir şarkı, büyük usta Ara Dinkjian’ın bestelediği Sezen Aksu şarkılarından sadece biri. “Ah ne kahraman ne cesur ne güzel çocuklardık, her yeni günü ümitle nasıl kucaklardık. Ah kaldırımlar biliyor bir devir muhteşemdik, güz güneşinden hüzünlü, ilk yazdan şendik.”

Alâturka

(1995 – Işık Doğudan Yükselir ‘ex oriente lux’) Söz: Sezen Aksu, Beste: Fahir Atakoğlu, Düzenleme: Fahir Atakoğlu
Fahir Atakoğlu gibi bir beynin yapabildiklerine ve bu toprakların müziğine olan hakimiyetine kanıt niteliğinde pek keyifli Türk usûlü (Alâturka) musîki.

Yaktılar Halim’imi

(1995 – Işık Doğudan Yükselir ‘ex oriente lux’) Söz: Sezen Aksu, Meral Okay, Beste: Fahir Atakoğlu, Düzenleme: Fahir Atakoğlu
Acı dolu bir hikayeyi olanca acısıyla yansıtan bir ağıt, Halim ile Ali’m’in duyuluşlarındaki benzerlik şu günlerde içimizi bir kere daha dağlıyor.

Yarası Saklım

(1996 – Düş Bahçeleri) Söz: Sezen Aksu, Yelda Karataş, Beste: Sezen Aksu, Düzenleme: Aykut Gürel
Ve geliyoruz Düş Bahçeleri’ne… Kederli düşlerin ilkiyle karşınızdayız: Yarası Saklım.

Kaçın Kurası

(1996 – Düş Bahçeleri) Söz: Sezen Aksu, Beste: Sezen Aksu, Düzenleme: Aykut Gürel
Balkanik bir giriş, ardından çok tatlı bir düzenleme ve aynı keyifte sözler. Sezen Aksu, ilişkiler konusundaki tüm deneyimlerini şarkı sözlerine yansıtmış gibi.

Yalnızlık Senfonisi

(1996 – Düş Bahçeleri) Söz: Sezen Aksu, Beste: Sezen Aksu, Düzenleme: Aykut Gürel
Ve gerçek bir efsane! “Anladım sonu yok yalnızlığın…” diye girip, “Yokluğumla ben başbaşayız.” diye çıkan bir şarkıdan bahsediyoruz. Evet şarkı değil adeta bir kılıç, bizim bir tarafımızdan giriyor, öbür tarafımızdan çıkıyor aynı zamanda.

Hıdrellez

(1997 – Düğün ve Cenaze) Söz: Sezen Aksu, Pakize Barışta, Beste: Goran Bregoviç, Düzenleme: Goran Bregoviç
Bir kısmımızın Ederlezi olarak da tanıdığı muhteşem bir çingene melodisi. Goran Bregoviç’in parmağı her girdiği işte kendini belli etmese olmaz ki zaten!

Ben Sevdalı Sen Belalı

(1998 – Adı Bende Saklı) Söz: Selami Şahin, Beste: Selami Şahin, Düzenleme: Garo Mafyan
Korkutucu bir birliktelik daha. Söz ve müzik Selami Şahin’e ait, bir başka efsane isim Garo Mafyan da şarkıyı düzenlemiş. Kalbi olanlar dinlemesin.

Denge

(1998 – Adı Bende Saklı) Söz: Turgut Uyar, Beste: Sezen Aksu, Aykut Gürel, Düzenleme: Aykut Gürel
Bir Turgut Uyar’ın sözleri eksikti şu duygusal yoğunlukta, o da geldi tam oldu. Adı Bende Saklı albümünü de bu vesileyle anmış olduk.

Gidiyorum Bu Şehirden

(2000 – Deliveren) Söz: Sezen Aksu, Beste: Sezen Aksu, Düzenleme: Bülent Ortaçgil, Erkan Oğur, Gürol Ağırbaş
Yolculuk esnasında, hele de ayrılmak istemediğiniz ya da geride birilerini bıraktığınız bir şehirden uzaklaşırken dinlediğiniz takdirde midenize çok güzel 4-5 yumruk yemiş etkisi yaratabilir. Bir de karşı yakanın Sezen Aksu’su olan Haris Alexiou eşlik ediyor ki bizimkine, iyice ızdırabımız artsın. Erkan Oğur’dan ve Gürol Ağırbaş’tan bahsetmeye kalkarsak bu paragraf sonsuza uzayacak.

Yine mi Çiçek

(2000 – Deliveren) Söz: Meral Okay, Beste: Ara Dinkjian, Düzenleme: Ara Dinkjian
Belki de listemizde solist olarak Sezen Aksu’nun söylemediği tek şarkı. Merak etmeyin ama alttan alta o da sizin gibi kendini tutamayıp eşlik edecek şarkıya. Solistimiz ise müthiş sesiyle Cihan Okan. Ara Dinkjian’ın efsaneliğinden zaten daha yeni bahsettik. Son olarak şerefine Meral Okay!

Tanrı İstemezse

(2002 – Şarkı Söylemek Lazım) Söz: Ali Avaz, Beste: Mustafa Sayan, Düzenleme: Ayda Tunç, Aytuğ Yargıç
Baba’nın bize tanıttığı efsane şarkılardan biri, Sezen Aksu da söyleyince elimizdeki dev yorum sayısı birden ikiye çıktı!

Eskidendi Çok Eskiden

(2005 – Bahane) Söz: Murathan Mungan, Beste: Atilla Özdemiroğlu, Düzenleme: Atilla Özdemiroğlu
Geç dönem Sezen Aksu albümleri olarak kabul ettiğimiz 2000′ler sonrası dönemden bir inci. Murathan Mungan’ın yazdığı sözlere sahip bir şarkının kötü olma olasılığı öyle düşük ki zaten.

Güvercin

(2008 – Deniz Yıldızı) Söz: Sezen Aksu, Beste: Sezen Aksu, Düzenleme: Mustafa Ceceli
Ne acı bir şey değil mi yıllardır müzik yapmak ve yetmişlerde, seksenlerde, doksanlarda ve ikibinlerde hâlâ öldürülen güzel insanların ardından şarkılar yakmak, umudunu kaybetmemeye çalışmak.

Uçurtma Bayramları

(2009 – Yürüyorum Düş Bahçelerinde) Söz: Sezen Aksu, Beste: Onno Tunç, Düzenleme: Aytuğ Yargıç
Levent Yüksel’in sesinden dinledik ilk bu eseri yıllar evvel, Sezen Aksu da tıpkı bizim gibi aradan geçen yıllar bu şarkının unutulmasına sebep olmasın diye düşünmüş olacak ki bir kere de tekrar kendi okumuş.

Bonus: Düş Bahçeleri

(1996 – Düş Bahçeleri) Söz: Sezen Aksu, Beste: Sezen Aksu, Onno Tunç, Düzenleme: Onno Tunç
Öyle bir şarkıyla bitirelim istedik ki listeyi, en temiz en saf haliyle, kalabalık bir orkestra olmaksızın bir keman, bir gitar ve bir Sezen Aksu’nun nelere kadir olduğunu görün. Sesi, besteciliği, söz yazarlığı ve inanılmaz yorumculuğu ile bu topraklara gelmiş geçmiş en değerli müzisyenlerdendir Minik Serçe.

“Yakala saçından tut hayatı, çevir yüzüne, öp öp…

İŞ DÜNYASI : 32 Adımda Melekler Ülkesi Victoria’s Secret’ın Hika yesi

Eğer bir marka ürününden çok daha fazlalarını anlatabiliyorsa bu Victoria’s Secret’tır. Eğer bir marka binlerce kilometre öteden insanları ekrana toplayabiliyorsa bu Victoria’s Secret’tır. Eğer bir marka kadınlar özelinde iç çamaşırı üretiyor ve tüm dünyaya hitap ediyorsa bu Victoria’s Secret’tır.

Peki hepimizin hayatınının bir ucundan dokunan Victoria’s Secret’ın hikayesi nedir?

Tarihin en güzel fotoğraflarıyla birlikte anlatalım.

San Francisco’da eşiyle birlikte mütevazi bir hayat yaşayan ve…

İşletme mezunu olan Roy Raymond…

Bir gün eşine hediye olarak bir iç çamaşırı almaya karar verir

Not: Görsel temsilidir.

Girdiği mağazadaki kadınlardan çekinir ve mahcubiyetinden neredeyse alışverişi tamamlayamaz

Bu mahcubiyet şimdilerde tüm dünyanın bildiği bir markayı doğuracak…

Bir erkeğin iç çamaşırı almasının zorluğunda doğan marka yine erkek bakış açısını yansıtacaktır

Raymond o dönemde yer alan klasik beyaz iç çamaşırlarının hiçbirini sevmez…

Kraliçe Victoria dönemini anımsatan renkli renkli bir akım yaratmaya niyetlenir ve…

Markanın adını da koymuş olur: Victoria’s Secret

1977 yılında, Stanford’da ilk mağaza kurulur ve kataloglar dağıtılmaya başlanır

Raymond ilk yılını 500 bin dolar karla kapatacaktır

Bu yeni moda ekolü insanlar tarafından çok tutulur ve…

1980 yılında gelindiğinde Victoria’s Secret 6. şubesini de açar

Şirketin satış rakamları da 6 milyon doları bulur

Bu başarının arkasında iç çamaşırını seksüel bir imaj haline getirmek yatar

Raymond ise bu süreçte beklenmedik bir hamle yapar ve 1982 yılında şirketi yalnızca 4 milyon dolara The Limited şirketine satar

Kazandığı parayla yeni girişimler deneyen Raymond bunlarda başarılı olamaz ve…

1993′de, bilinmeyen bir sebeple kendini Golden Gate Köprüsü’nden aşağı bırakarak intihar eder

Arkasında bıraktığı gizem, Raymond’un kendini kadın gibi hissettiği için intihar ettiği…

Ve hatta Victoria’s Secret’ı da kendisi için kurmuş olduğu yönündedir

Victoria’nın yeni sahibi The Limited, ürün çeşitliliğine ayakkabılar, parfümler katarak artırır ve…

Tüm Amerika’ya yaymayı başarır

Tarihler 1995 yılını gösterdiğinde Victoria’s Secret’ın hepimizin evlerine konuk olmasının ilk adımı atılır…

Yüzyılın defilesi sayılan “Victoria’s Secret Fashion Show’un ilki gerçekleşir

Artık Victoria’s Secret için hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır

O artık Super Bowl’da 1,5 milyon kişiyi ekran başına kitleyen…

6,5 milyon dolara bir sütyen satabilen…

Büyük bir marka halini almıştır

2007 yılına gelindiğinde The Limited, hisselerini bir kısmını Sun Capitol Partners’a satar

Bu anlaşma Victoria’s Secret’ı iç çamaşırı imparatoru haline getiren adımların başlangıcıdır

Bu imparatorluğun da Amerika’da 1020 Kanada’da 312 kalesi vardır

Ve birçokları için tam bir lovemark’dır

Lovemark, tüketicinin o markaya çok fazla sempati duyması, mümkün olabildiğince sık kullanması anlamına gelir.

Kaynak: The Brand Age

ARAŞTIRMA DOSYASI : Suriye Krizi, PYD ve 2. Cenevre Konferansı

Ali SEMİN

Arap dünyasında Aralık 2010’dan itibaren cereyan eden gelişmeler bazı ülkelerde rejimlerin veya iktidarların değişmesine yol açarken, diğer ülkelerde protesto gösterileriyle sınırlı kalmış veya nitelik değiştirerek farklı kriz süreçleri doğurmuştur. Tunus, Mısır, Libya ve Yemen iktidar değişikliğine rağmen hala istikrara kavuşamamış, Suriye iç savaşı ise ülkede yaşanan insani trajediye rağmen sürüncemede bırakılmıştır. Küresel ve bölgesel güçlerin Suriye’deki insani trajedi karşısındaki sessizliği, trajediyi sona erdirmek yerine çıkar hesaplarıyla güç mücadelesine girmesi krizi çözümsüzlüğe mahkûm etmiştir.

Gelinen aşamada, başlangıçta Arap Baharı olarak adlandırılan Orta Doğu’daki halk ayaklanmalarının bölgenin demokratikleşme sürecine katkı sağlamadığı, aksine bölgeyi istikrarsızlaştırdığı gözlemlenmiştir. Arap uyanışının bölgedeki güç dengelerinde yumuşak bir değişim gerçekleştirebileceği yönündeki beklentiler ise Suriye krizi ile birlikte sona ermiştir. Nitekim kriz, Suriye’nin bölgedeki değişim sürecindeki kritik işlevini ortaya çıkarmış, Suriye’deki dinamiklerin küresel ve bölgesel dengelerle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini göstermiştir.

Bu analizde, Suriye krizindeki değişen dengelerin ülkenin geleceğine nasıl etki edebileceği ve PYD’nin (Demokratik Birlik Partisi) ülkedeki Kürtlerin tamamını temsil etmediği halde kuzeyde özerk bir yapı tesis etmeye yönelik faaliyetleri incelenmektedir. Analizde PKK/KCK terör örgütünün Suriye’deki uzantısı olan PYD’nin özerklik ilanının bölgedeki yansımaları ele alınmakta, PYD’nin Tahran-Bağdat-Şam hattı ve Erbil’le ilişkileri ve 2. Cenevre Konferansı’nın sonuçları değerlendirilmektedir.

Suriye Krizinde Değişen Dengeler

Mart 2011’den bu yana Suriye krizinde dengelerin hem muhalefet açısından hem de küresel ve bölgesel güçler çerçevesinde değiştiği görülmektedir. Ülkede yaşanan iç savaşla ilgili Birleşmiş Milletler’in hazırladığı rapora göre, Suriye’de hâlihazırda 11 milyon insanın acil yardıma ihtiyacı bulunmaktadır. Bu rakam, toplam ülke nüfusunun dörtte üçüne tekabül etmektedir. 2014 yılının Ocak ayı verilerine göre ülkede yaşanan olaylardan dolayı 6,5 milyon Suriyelinin evlerini terk ettiği, 2,4 milyon kişinin de ülke dışına kaçmak zorunda kaldığı belirtilmektedir.(1) Bunun yanı sıra iç savaşta 120 binden fazla insan hayatını kaybetmiş ve 600 binden fazla Suriyeli yaralanmıştır.

Suriye’de Esed rejimi ile muhalif güçler arasındaki çatışmalar devam etmektedir. İki taraf için de genel olarak bir başarıdan söz etmek mümkün değildir. Bu durumun temel nedenlerine bakıldığında, Suriyeli muhaliflerin siyasi ve askeri yapısındaki bölünmüşlüğün önüne geçilememesi, rejimin ordusundan ayrılan kişi sayısının fazla olmaması ilk bakışta göze çarpmaktadır. Konu daha ayrıntılı incelendiğinde çatışmanın sürüncemede kalması üç başlık altında açıklanabilir. Birinci başlık muhalefetin birliğini sağlayamaması ve muhalefet içinde farklı odakların ortaya çıkması olarak kaydedilebilir. İkinci başlık kriz sürecinde El Kaide bağlantılı silahlı grupların muhalefet çizgisinde ortaya çıkarak dünya kamuoyunda ÖSO’ya olan güveni zedelemesi ve sonrasında da ÖSO’ya karşı savaşarak muhalefeti zayıflatması şeklinde ifade edilebilir. Üçüncü başlık ise ülkenin kuzeyinde PYD’nin PKK/KCK’nın hedefleri doğrultusunda hareket etmesi ve Esed rejimine dolaylı biçimde destek olması şeklinde düşünülebilir.

Muhalefet İçinde Muhalefet

Ekim 2011’de İstanbul’da ilan edilen Suriye Ulusal Konseyi (SUK), kendi içindeki etnik, mezhepsel ve ideolojik ayrışmalardan dolayı yekpare bir siyasi yapı arz etmemektedir. SUK, sürekli iç çatışma yaşaması nedeniyle uluslararası toplumun yeterince desteğini kazanamamıştır. Bu sebeple Suriye muhalefeti, temsil kapsamını genişleterek Kasım 2012’de Doha’da Suriye Muhalif ve Devrimci Ulusal Koalisyonu (SMDK) adı altında daha geniş bir yapı tesis etmiştir. Ancak Suriye muhalefeti genişledikçe kendi içinde yeni muhalefet odakları ortaya çıkmıştır. Özellikle 2013 yılında muhalefet içerisinde yer alan gruplar yalnızca Esed rejimine karşı mücadele etmemiş, kendi içindeki bölünmeyle de uğraşmak zorunda kalmıştır. Bu bölünmüşlük, muhalefetin askeri yapısına da yansımış, Özgür Suriye Ordusu’nda (ÖSO) etnik, mezhepsel ve ideolojik anlamda ayrışmalar meydana gelmiştir. Neticede Suriye muhalefeti, strateji ve hedef birlikteliğini ve ortak hareket kabiliyetini yitirmeye başlamış, muhalefetin dağınıklığı iç savaştaki dengeleri Esed rejimi lehine değiştirmiştir.

ÖSO bünyesindeki silahlı grupların çeşitliliğinin, kriz sürecinde ÖSO dışında farklı grupların ortaya çıkmasının ve Esed rejiminin desteğiyle ülkenin kuzeyinde güçlenen PYD’nin, muhalefetin askeri kanadını zayıflattığı görülmüştür. Nitekim kriz başladığında ÖSO’nun yanı sıra Suriye’de El Nusra Cephesi, El Faruk Tugayı, El Sahabe Tugayları, Ahrar El Şam, Fecrul El-İslam, El Fetih Tugayı ve Sukur El-Kurd Tugayı gibi 100’den fazla silahlı grubun ortaya çıktığı gözlenmiştir. Muhalefet tarafındaki bu bölünmüşlük, Esed rejimi karşısında muhalefetin elini zayıflatmış, özellikle ÖSO ile El-Nusra Cephesi arasındaki çatışmalardan dolayı rejime bağlı kuvvetler belirli bölgelerde üstünlük sağlamıştır. Diğer taraftan ÖSO’nun kontrol ettiği bölgelerde PYD’nin askeri kanadı YPG (Halkçı Koruma Birlikleri) ve kendini Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) olarak tanıtan radikal unsurlarla çatışmak zorunda kalması, rejime bağlı güçlerin muhaliflerin elindeki bazı bölgeleri tekrar ele geçirmesini sağlamıştır.

ÖSO ve El-Kaide Bağlantılı Örgütler

Arap dünyasındaki halk ayaklanmalarıyla birlikte Suriye’de Esed rejimini devirmek amacıyla ortaya çıkan muhalefet hareketinin uluslararası toplum nezdindeki konumu, muhalif gruplar arasındaki radikal unsurlardan dolayı süreç içinde zayıflamıştır. Suriye’de kriz başlayınca Moskova ve Tahran’dan destek alan Esed rejimi, muhalefetin askeri kanadını bölmeye yönelik bir strateji izlemiştir. Rejim, bu strateji ile ordudaki kopuşların artmasını önlemiş, ülkenin büyük bir kısmının muhalif güçlerin kontrolünde kalmaya devam etmesini engellemiştir.

Esed rejiminin muhaliflere yönelik izlediği stratejinin üç aşamadan oluştuğu gözlenmiştir. Rejim ilk etapta muhalefetin askeri kanadını temsil eden ÖSO içindeki silahlı grupları radikalleştirmeyi, böylece muhalefetin dünya kamuoyundaki itibarını zedelemeyi amaçlamış, bu amaç doğrultusunda hapishanelerdeki aşırılık yanlısı unsurları serbest bırakmıştır. İkinci aşamada, Esed rejimi kuzey bölgeleri PYD’ye; Rakka, Halep ve İdlip bölgelerini de IŞİD’e bırakmak suretiyle iç savaşta ÖSO dışında silahlı grupların ortaya çıkmasını sağlayarak kendisine karşı savaşan kuvvetleri birbiriyle mücadele eden aktörlere dönüştürmeye çalışmıştır. Üçüncü aşamada ise rejim, IŞİD ve El-Nusra Cephesi’nin muhalefet içinde öne çıkmasını ve güçlenmesini sağlamış, başta bu iki silahlı grup olmak üzere sahadaki radikal grupların ÖSO’ya karşı savaşmasına zemin hazırlamıştır. Nitekim özellikle 2013 yılında IŞİD, El-Nusra Cephesi ve aynı çizgideki diğer radikal grupların Esed rejimine bağlı kuvvetlerden ziyade ÖSO’ya karşı savaştığı görülmüş, bu grupların rejime dolaylı biçimde destek verdiği yönünde bir izlenim ortaya çıkmıştır. Gelinen aşamada rejimin stratejisinin nispeten başarılı olduğu gözlenmektedir. Yerelde ÖSO bünyesindeki kuvvetlerin etkinliği azalırken dünya kamuoyunda muhalefetin büyük ölçüde radikal gruplardan oluştuğu yönünde bir algı meydana gelmiştir. Muhalefet içinde ortaya çıkan grupların kullandığı isimlerin (İslami, Tevhid, Ahrar İslam vb.) özellikle Batılı ülkelerdeki bu algıyı pekiştirdiği, Batılı ülkelerin Esed sonrası Suriye ile ilgili kaygılarını artırdığı değerlendirilmektedir.

Esed rejiminin devrilme süreci uzadıkça muhalif unsurlar arasındaki bölünmüşlüğün ve güç mücadelesinin arttığı müşahede edilmektedir. Suriye muhalefetinin zamanla toparlanması beklenirken gerek bölünmeler gerekse muhalefeti destekleyen ülkelerin (Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar) farklı gruplara öncelik vermesi muhalif kuvvetlerin zayıflamasına yol açmıştır. Özellikle bazı grupların ÖSO’dan ayrılarak İslam Ordusu adı altında yeni bir yapılanmaya gitmesi muhalefetin silahlı kanadının oldukça zayıflamasına neden olmuştur. Diğer taraftan İran, Rusya ve Çin, Esed rejimine istikrarlı biçimde destek verirken, Suriye muhalefetinin güçlenmesi için çaba harcayan ülkelerin sağladıkları destek muhalefetin farklı yapılara bölünmesine yol açmaktadır. Suudi Arabistan’ın Kasım 2013’te 7 Selefi gruptan oluşan İslami Cephe’yi kurması bu duruma örnek gösterilebilir. İslami Cephe, IŞİD ve El-Nusra Cephesi’ne karşı ÖSO ile birlikte hareket edecek şekilde teşkil edilmişse de, cephenin tam olarak kontrol altında olduğunu ifade etmek mümkün değildir. Bu nedenle üç yıldır devam eden Suriye krizinde 2013 yılı, Suriye muhalefeti ile rejim kuvvetleri arasındaki dengenin değişiminde dönüm noktası olarak kabul edilebilir.

Suriye krizinin, Esed rejiminin 21 Ağustos 2013 tarihinde Doğu Guta’da kimyasal silah kullandığı tespit edilmesinin ardından bölgesel ve küresel bağlamda yeni bir döneme girdiği görülmektedir. Esed rejiminin kimyasal silah kullanmasına rağmen ABD’nin ve diğer Batılı ülkelerin Suriye’ye müdahale etmeyeceğinin anlaşılmasıyla, rejimin uzun bir süre daha devrilmeyeceğine yönelik bir algı ortaya çıkmıştır.

Suriyeli Kürtler ve PYD

Suriye’deki iç çatışma ortamında güçlenen PYD, PKK/KCK’nın Orta Doğu’da dört parçalı konfederal bağımsız bir Kürt devleti hedefi doğrultusunda ülkenin kuzeydoğusunda ilk etapta özerk bir yönetim tesis etmeyi hedeflemektedir. PYD, bu hedef doğrultusunda yerelde teşkilatlanmaya ağırlık verirken uluslararası ölçekte destek kazanmak maksadıyla girişimlerde bulunmaktadır. Suriye’nin kuzeyinin tamamında hâkim aktör olmayı amaçlayan PYD, bu bölgede Kasım 2012-Şubat 2013 döneminde ÖSO kuvvetlerine karşı savaşırken, Temmuz 2013’ten itibaren PYD’nin askeri kanadı YPG ile El Nusra Cephesi ve IŞİD arasında çatışmalar yaşandığı görülmektedir. Nitekim PYD’nin bu süreçte gerek Batılı ülkeler gerekse Rusya ve Çin nezdinde “radikal unsurlarla mücadele eden bir aktör” izlenimi oluşturduğu, böylece uluslararası ölçekte meşru bir yönetim olarak tanınma gayreti içinde olduğu gözlemlenmiştir.

PYD, 2013 yılının Temmuz ayından beri Suriye’nin kuzeyinde Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerdeki fiili özerkliğine resmiyet kazandırmaya teşebbüs etmektedir. Bu bağlamda PYD’nin, Esed rejimi-muhalif kuvvetler arasındaki çatışmalarla gelişen Suriye krizinde farklı bir probleme yol açtığı gözlemlenmektedir. Rejim komutasındaki askeri güçlerinin boşalttığı bölgeleri peyderpey ele geçiren PYD, hâlihazırda Suriye’nin kuzey ve kuzeydoğusunda 50’den fazla kasaba ve köyde hâkimiyet sağlamış durumdadır. PYD, henüz kontrol ettiğini iddia ettiği bölgelerin tamamı üzerinde fiili hâkimiyet sağlayabilmiş değildir. Ancak PYD’nin kuzeyde güçlenmesiyle birlikte hem bölgedeki diğer unsurları hem de kendisine karşı olan diğer Kürt partilerini orta vadede etki altına alabileceği beklenmektedir.

PYD, Kasım 2013 tarihinde kontrolüne geçirdiği Kamışlı merkezli bölgede Afrin, Kobani ve el-Cezire olmak üzere üç kantona sahip geçici bir özerk yönetim kurma çalışmalarına başlamıştır. PYD ilk etapta bu bölgelerde 82 kişilik bir Kurucu Meclis ve Genel Meclis Kurulu tesis etmiş, Genel Meclis Kurulu bünyesinde ise Kürt, Arap, Çeçen ve Hıristiyan unsurlardan oluşan 61 üyeli Geçici Yönetimi Denetleme ve Tertip Konseyi’ni kurmuştur. Genel Meclis Kurulu içinde ayrıca seçimler, anayasa hazırlığı ve idari yapının teşkilinden sorumlu 13 kişilik bir komite oluşturulmuş, komitede Afrin’den 2, Kobani’den 2, Cezire bölgesinden ise 9 temsilci yer almıştır.(2) 27 Ocak 2014 tarihinde Kobani’de toplanan geçici yönetim tarafından Enver Müslim’in başbakan olarak seçildiği açıklanmıştır. Suriye Kürtleri arasında Suriye’de Kürt Sol Partisi, Suriye Demokratik Partisi, El-Zelzel Kürt Meclisi, Demokrat Birlik Partisi, Kobani’de Avukatlar Konseyi ve Muhalif Milli Meclisi adlı parti veya oluşumlar özerk yönetime destek vermiştir.(3)

Bünyesinde 11 Kürt siyasi partinin yer aldığı Suriye Kürt Ulusal Konseyi ise PYD’nin ilan ettiği özerk yönetime destek vermemektedir. Suriye Kürt Ulusal Konseyi’nin PYD ile birlikte hareket etmemesinin iki sebebi olduğu değerlendirilmektedir.

Birinci sebep, PYD’nin Suriye iç savaşı döneminde Esed rejiminin yanında muhalefetin karşısında yer almasıdır. Suriye Kürt Ulusal Konseyi, Temmuz 2012’de Erbil’de Kuzey Irak Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’nin himayesinde kurulmuştur ve Esed rejimine karşı muhalefet safında yer almıştır. Dolayısıyla Konsey’in PYD ile aynı çizgide bir Suriye stratejisine sahip olmadığı vurgulanmalıdır. Suriyeli muhalif unsurlar Esed rejimine karşı savaşırken, PYD tam tersi bir tutum geliştirmiş ve muhalefetin silahlı kanadı niteliğindeki ÖSO’ya karşı savaşmış ve kendini muhalefet olarak takdim eden El-Kaide uzantısı IŞİD’le çatışmaya girmiştir. Bu nedenle PYD’nin Esed rejimine bağlı güvenlik güçlerine adeta dolaylı biçimde destek verdiği ifade edilebilir. Suriye Kürt Ulusal Konseyi ise uzun vadede Esed rejiminin destekçisi olarak görünmek istememesi nedeniyle PYD ile tek çatıda birleşmeyi arzu etmemektedir.

İkinci sebep ise PYD’nin Esed rejiminin sağladığı serbestlik ve PKK/KCK’nın sağladığı destekle kısa süre içinde Suriyeli Kürtler arasındaki en güçlü siyasi ve silahlı örgüte sahip olmasıdır. PYD, Suriye’deki diğer Kürt siyasi oluşumlara nazaran gerek siyasi gerekse sahip olduğu militan sayısı açıdan daha örgütlü bir yapıya sahiptir. Bu durum PYD’ye bölgede tek taraflı hareket etme seçeneği sunmakta ve Esed rejiminin sağladığı serbestlikle ülkenin kuzeyini kontrol etme imkânı tanımaktadır. Nitekim PYD Suriye’nin kuzeyinde, Irak’ın kuzeyindeki gibi iki başlı bir idari yapı değil, kendisinin tek hâkimi olduğu bir yönetim kurmayı hedeflemektedir. Suriye Kürt Ulusal Konseyi, PYD’nin güdümünde hareket edecek bir idari yapıya dâhil olmak istememekte, ülkenin kuzeyinde Esed sonrası otoriter bir yönetimin ortaya çıkmasından kaygı duymaktadır.

PYD’nin Hedefleri

PYD, silahlı kanadını güçlendirmeyi, ülkenin kuzeyinde tek başına yönetebileceği siyasi bir idare tesis etmeyi, Orta Doğu’daki Kürtler arasında ve Suriye’deki diğer unsurlar nezdinde meşruiyet kazanmayı, bölgedeki petrol yataklarını kontrol ederek ekonomik gelir sağlamayı ve yurtdışında temaslarda bulunarak ve temsilciler belirleyerek uluslararası destek kazanmayı hedeflemektedir.

PYD, Suriye krizi başlayınca Esed rejiminin ülkenin kuzeyinde kendisine sağladığı serbestliği değerlendirerek YPG adı altında silahlı bir yapılanmaya gitmiş, bölgedeki Kürt nüfustan yaşları 15-20 arasında değişen gençleri silahaltına alarak militan sayısını artırmaya başlamıştır. Diğer taraftan daha önce PKK/KCK bünyesinde Türkiye’ye karşı savaşan Suriyeli teröristlerin bir bölümünün bu süreçte YPG’ye katıldığı görülmektedir. PYD’nin aynı zamanda ülkenin kuzeyinden çekilen rejime bağlı kuvvetlerin bıraktığı silahları da ele geçirdiği, bazen de rejim güçlerinin ellerindeki silah sistemlerini bizzat PYD’ye teslim ettiği gözlenmiştir. PYD, Kuzey Irak’taki gibi Peşmerge benzeri bir kuvvet teşkil etmeyi ve bu kuvvete Suriye’de tesis edilecek yeni düzende yasal bir statü kazandırmayı amaçlamaktadır. PYD silahlı kanadını güçlendirirken PKK/KCK’nın “demokratik özerklik” modelini esas alarak Suriye’nin kuzeyinde tek başına siyasi bir idare tesis etmeye çalışmaktadır. Suriye’deki bütün Kürtleri kontrol etmeye çabalayan PYD, kurmaya çalıştığı idari yapıda bölgedeki diğer unsurlardan da temsilciler bulundurarak bu unsurlar nezdinde meşruiyet kazanmayı hedeflemektedir. Silahlı ve siyasi yapıya paralel olarak PYD’nin, Rimeylan, Til Koçer ve Cibis bölgelerindeki petrol yataklarını da ele geçirmeye çalıştığı görülmektedir. Suriye’nin bu bölgelerinde toplam petrol rezervlerinin yaklaşık %60’ının bulunduğu tahmin edilmektedir. PYD lideri Salih Müslim, 13 Kasım 2013 tarihinde verdiği bir demeçte Suriye petrol yataklarının %30’unun PYD’nin kontrolünde olduğunu iddia etmiştir.

PYD’nin kuzeyde ilan ettiği özerk yönetimin tanınması için Salih Müslim’in yurtdışında görüşmeler gerçekleştirdiği, özellikle İran, Çin ve Rusya’nın desteğini aldığı gözlemlenmektedir. PYD Eşbaşkanı Salih Müslim, 9 Ağustos 2013 tarihinde İran Dışişleri Bakanlığı’nın daveti üzerine Tahran’a bir ziyaret gerçekleştirmiştir. 16 Aralık’ta Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın davetlisi olarak Moskova’yı ziyaret eden Salih Müslim, Rus yetkililere Suriye’nin kuzeyindeki yapılanmadan bahsetmiştir. Ayrıca Muslim, 18 Aralık’ta DUMA’da (Rusya Parlamentosu) Suriye’nin kuzeyi ve Orta Doğu’daki gelişmelere ilişkin bir konuşma da yapmıştır.(4) Müslim, 21 Aralık’ta ise Çin’in talebi üzerine Pekin’i de ziyaret etmiş, Pekin’de Çinli yetkililerle görüşmüştür. Bütün bu diplomasi trafiği ve PYD’nin Suriye’nin kuzeyinde izlediği strateji, Esed sonrası Suriye’de Tahran yönetimi ile bir müttefik gibi hareket edeceğine işaret etmektedir. Tahran yönetimi bir yandan Esed rejimine verdiği her türlü desteği sürdürürken, diğer yandan Esed sonrası için yeni bir müttefik arayışı içindedir. PKK/KCK terör örgütünün Suriye uzantısı olmasından ötürü Ankara’dan destek göremeyen PYD, İran’a yönelerek Suriye’nin konumunu güçlendirmeye çalışmaktadır. Müslim’in bu görüşmeleri, Suriye’nin kuzeyinde PYD güdümünde filizlenen yapının Tahran, Pekin ve Moskova’nın muhtemel desteği göz önünde bulundurularak değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.

PYD’nin ülkenin kuzeyinde sistematik olarak gerçekleştirmeye çalıştığı bu hedefler, Suriyeli Kürtler arasında ciddi bir bölünmüşlüğe yol açmaktadır. Bilhassa Kuzey Irak Kürt Yönetimi Başkanı Barzani’nin desteklediği Suriye Kürt Ulusal Konseyi içerisinde önümüzdeki süreçte yeni güç mücadelelerinin ve ayrışmaların ortaya çıkması beklenmektedir. PYD’nin kuzeyde oluşturduğu kanton bölgeler sistemi, Kürt Ulusal Konseyi çatısı altındaki bazı siyasi partilere cazip gelebilir. Örneğin hâlihazırda Suriye Kürt Sol Partisi, Kürt Ulusal Konseyi üyesi olmasına rağmen PYD ile birlikte hareket etmektedir. Diğer yandan PYD’nin Suriye’nin kuzeyinde “İsviçre Modeli” kanton bölge sistemini oluşturması, Orta Doğu için “tasarlanan” yeni bir projenin parçası olarak değerlendirilebilir. PYD’nin kurmaya çalıştığı kanton bölgeleri modeli başarılı olursa, bu model uzun vadede bölgede benimsenebilecek bir sistem haline gelebilir.

PYD ve KDP-KYB İlişkileri

PYD, Suriye’de özerklik ilan etmesinin ardından Kuzey Irak Kürt Yönetimi Başkanı Mesud Barzani ile karşı karşıya gelmiş, Suriye’nin kuzeyindeki gelişmelerin Orta Doğu’daki bütün Kürtler açısından ele alınması gereği ortaya çıkmıştır. Nitekim PYD, sadece Suriye’nin kuzeyi ile sınırlı bir oluşum olarak görülmemeli, PKK/KCK’nın bölgedeki hedefleri bağlamında değerlendirilmelidir. Bu nedenle PYD’nin özerklik projesi, Kuzey Irak’taki Kürt siyasi parti ve oluşumlar arasındaki ilişkileri de etkilemektedir. Bölgenin iki önemli gücü KDP ve KYB arasındaki rekabette Suriye’nin kuzeyindeki gelişmeler, önemli bir yere sahiptir. KDP, bölgesel Kürt liderliği hedefi bağlamında Suriye’nin kuzeyinde PYD eksenli ve kendi kontrolü dışında bir Kürt özerkliğine karşı çıkarken, KYB’nin PYD’ye silah ve lojistik destek sağladığı bilinmektedir. Bundan bir süre önce KYB’nin üst düzey yetkilisi olan Mahmut Sangavi, verdiği bir demeçte bizzat kendi silahlarını Suriye’nin kuzeyindeki Kürt militanlara gönderdiğini ifade etmiştir. Bu durum kuzey Irak’taki Kürt siyasi partilerinin PYD’ye destek konusunda ayrıştığını göstermektedir.

Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesud Barzani, kendisine yakın Suriye Kürt Demokrat Partili 75 kişinin YPG tarafından “tutuklanması” sonucunda Mayıs 2013’te Suriye’nin kuzeyi ile Irak’ın kuzeyini birbirine bağlayan Fişhabur sınır kapısını kapatmıştır. Ekim 2013’te Salih Müslim’in oğlu Şervan’ın Telabyad’da El-Nusra Cephesi tarafından öldürülmesinden sonra PYD liderinin Erbil Havaalanı’nı kullanmak üzere kuzey Irak’a girişi Barzani tarafından engellenmiştir. Bu gelişmeler bölgede PYD-KDP çekişmesine dönüşmüş, YPG Til Koçer’den Irak’ın Musul Vilayeti’ne bağlı Rabia ilçesine açılan Yarubiye sınır kapısını ele geçirmiştir. PYD’nin lideri Müslim, 27 Ocak 2014 tarihinde Türkiye’de bir gazeteye verdiği mülakatta Barzani’nin tutumunu eleştirmiş, “Biz Barzani’nin küçük kardeşi olmayız” ifadesini kullanmıştır.(5)

Fişhabur sınır kapısının kapatılmasının ardından PYD, Suriye’nin kuzeyinin Irak’a açılmasını sağlayan El-Yarubiye sınır kapısına yoğunlaşmış, silahlı unsurlarının bir kısmını bu kapıya yönlendirmiştir. Temmuz 2013’ten beri Erbil yönetimi ile kriz yaşayan PYD bu noktada iki strateji belirlemiştir. PYD’nin birinci stratejisi, Barzani ile Ankara arasındaki işbirliğinin önüne geçmek ve Suriye krizi bağlamında Bağdat’la işbirliği geliştirmektedir. PYD’nin bu kapsamda Bağdat’la IŞİD’e karşı bir işbirliği geliştirerek kendisine yeni bir çıkış yolu bulmaya çalışacağı beklenmektedir. Mevcut konjonktürde Suriye’de IŞİD’e karşı savaştığını öne çıkaran YPG ile Irak Ordusu’nun Suriye-Irak sınırında işbirliğine gidebileceği değerlendirilmektedir. PYD’nin ikinci stratejisi ise El-Yarubiye sınır kapısını elinde bulundurarak bölgedeki Arap aşiretleri ile işbirliğine gitmek ve Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’ni devre dışı bırakmaktır. PYD’nin böylece Tahran’ın desteğini alarak Musul-Bağdat hattında Irak üzerinden dışarıya açılacağı yeni bir güzergâha sahip olabileceği ifade edilebilir.

KDP-PYD ilişkilerindeki sorunların temel nedenleri şu şekilde sıralanabilir;

– Barzani, yıllardır sürdürdüğü Türkiye’yi kazanma stratejisinin PYD’nin faaliyetleri sebebiyle zarar görmesini istememektedir. Aslında Barzani, Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt özerkliğinin kurulmasını reddetmemektedir. Sadece söz konusu Kürt siyasi yapılanmanın kendi kontrolü ve hâkimiyeti altında olmasını amaçlamaktadır. Eğer Suriye’nin kuzeyinde PYD eksenli ancak Barzani kontrolünde bir Kürt özerkliği oluşturulursa, Erbil buna destek verebilir.

– PYD, ilan ettiği özerk yönetimi Erbil’in desteklediği Suriyeli Kürt partileriyle paylaşmaya yanaşmamakta, ülkenin kuzeyinde sadece kendi güdümünde faaliyet gösterecek bir idari yapı amaçlamaktadır.

– Barzani’nin PYD’ye karşı sergilediği tavır, Suriye’nin kuzeyinde KYB ile girdiği güç mücadelesinin dışa vurumu olarak görülebilir. PYD, fazlasıyla KYB ile iç içedir.

– PYD’nin kuzeyde ilan ettiği İsviçre modeli kanton bölge sistemi Kürt yönetimini elinde tutan Barzani iktidarını ciddi derecede endişelendirmektedir. Barzani iktidarı, kanton sisteminin kuzey Irak’ta hâlihazırdaki en güçlü muhalif grup olan Novşirvan Mustafa liderliğindeki GORAN (Değişim) hareketi tarafından kullanılabileceğini değerlendirmektedir. Barzani, GORAN’ın kanton sistemini Süleymaniye bölgesi için uygulamak isteyebileceği yönünde kaygı taşımaktadır. Nitekim Suriye’nin kuzeyindeki kanton bölge sisteminin başarılı olması halinde uzun vadede kuzey Irak için bir model haline gelmesi öngörülebilir. Kanton sistemi, aile ve aşiretlere dayalı yönetimlerin devam etmesini engelleyebilir ve bölgede yaşayan Türkmenler ve Hıristiyanlar tarafından desteklenebilir.

2. Cenevre Konferansı

Esed rejimi tarafından 21 Ağustos 2013 tarihinde Şam’ın Doğu Guta banliyösünde kimyasal silahların kullanılması ve uluslararası toplumun bu duruma sessiz kalması Suriye krizi açısından bir kırılma noktasıdır. Saldırıda 450’si çocuk 1500’den fazla kişinin hayatını kaybettiği açıklanmıştır. ABD, Fransa ve İngiltere tarafından Suriye rejimine yönelik sınırlı bir hava operasyonu tartışılmaya başlanmış, diğer yandan BM denetleme ekibi kimyasal silahın kim tarafından kullanıldığının anlaşılabilmesi için Suriye’ye giderek araştırmalar yapmıştır. Bu noktada Suriye krizinde 2011’den beri zıt istikamette politikalar izleyen Washington ve Moskova’nın birlikte hareket ettiği bir süreç başlamış, Esed rejiminin kimyasal silah kullanmasına gösterilen tepkiler zayıflamış ve başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerin Suriye krizindeki tutumu belirsizleşmiştir.

ABD, Suriye krizine müdahale kararında kitle imha silahlarının kullanılmasını kırmızı çizgi olarak belirlediği halde, Esed rejiminin devrilmesine yönelik bir müdahalede bulunmamış, ABD-Rusya arasında Suriye’deki kimyasal silahların imha edilmesi konusunda mutabakat sağlanmıştır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) 27 Eylül 2013 tarihinde Suriye’nin kimyasal silahlarının imha edilmesini öngören karar tasarısını oy birliğiyle kabul etmiştir. 2118 sayılı bu karar kriz boyunca BM Güvenlik Konseyi’nin Suriye’ye yaptırım öngören ilk kararı niteliğindedir. Ancak 2118 sayılı karar aynı zamanda ABD ve Batı’nın Suriye’ye askeri bir müdahalede bulunmayacağının bir göstergesi olarak da yorumlanabilir. Nitekim karar doğrultusunda Kasım 2013’te Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü, Halep yakınlarındaki kimyasal silah üretme tesisinde imha işlemine başlamış, ABD ve Rusya’nın anlaşması sonucunda Esed rejimi müdahaleden kurtulmuştur.

30 Haziran 2012’de ilki gerçekleştirilen 1. Cenevre Konferansı’ndan bir buçuk yıl sonra, 22 Ocak 2014 tarihinde İsviçre’nin Montrö kentinde yaklaşık 40 ülkenin dışişleri bakanı ve temsilcisinin katılımıyla 2. Cenevre Konferansı gerçekleştirilmiştir. İkinci konferansta kimyasal silahlarının imha edilmesini kabul eden Esed rejimi ile Suriye muhalefeti arasında görüşmeler yapılması ve bu görüşmeler neticesinde bir geçiş hükümeti oluşturulması planlanmıştır. Esed rejimi ile muhalefet arasında görüşmeler konferansın üçüncü gününde başlamış, ancak taraflar arasında -Humus kentinden güvenlik çıkış dışında- uzlaşma sağlanamamış ve herhangi bir sonuç elde edilememiştir. Nitekim konferans öncesinde, Suriye krizindeki mevcut dengelerden dolayı Esed’li veya Esed’siz bir geçiş hükümetinin kurulması gayesiyle gerçekleşen görüşmelerin başarılı olamayacağı öngörülmüştü. Konferanstan sonra Humus’tan güvenli çıkış da uygulamaya dönüşmemiş, Esed rejimi kentten çıkış serbestliğini birkaç saatle sınırlı tutmuş ve Cenevre’deki anlaşmaya riayet etmemiştir.

Esed rejimi bakımından 2. Cenevre Konferansı’nın üç açıdan önemli olduğu görülmektedir. Birincisi, üç yıldan beri uluslararası ölçekte meşruiyetini kaybettiği ifade edilen Esed rejiminin Cenevre’de muhatap alınması ve rejimin muhalefet karşısındaki eski konumunu muhafaza etme çabasıdır. Esed rejiminin ülkede gerçekleştirdiği insani kıyıma rağmen 2. Cenevre Konferansı’nda muhalefetle aynı ortamı paylaşması, rejimin sahadaki askeri üstünlüğüne işaret etmektedir. Rejimin ayrıca konferansta ülkedeki iç savaşı terörle mücadele olarak yansıtması ve Esed’siz bir geçiş hükümetinin mümkün olmayacağını ifade etmesi, krizin sürüncemede kalmaya devam edeceğini göstermektedir.

İkincisi, konferansın amacının Esed’li veya Esed’siz bir geçiş hükümetinin tesisi olarak belirlenmesi, gerek muhalefetin gerekse uluslararası toplumun ülkeyi yaklaşık 40 yıldır yöneten Baas rejimiyle bir sorununun olmadığı yönünde bir izlenime yol açmıştır. Ancak Suriye krizinin tamamen bir rejim sorunu olduğu unutulmamalıdır. Baas rejiminin devam etmesi halinde sadece Beşşar Esed’in devrilmesiyle çözüm sağlanamayacağının belirtilmesinde fayda vardır. Suriye’de sağlıklı bir dönüşüm için Esed’in iktidarı bırakmasından önce Baas rejiminin devrilmesi elzemdir. Aksi takdirde Suriye krizinin çözüme kavuşturulması bir ailenin iktidardan uzaklaştırılmasına indirgenecek, Esed’in ayrılması ülkedeki zulmün el değiştirmesinden başka bir sonuca hizmet etmeyecektir.

Üçüncüsü ise 2. Cenevre Konferansı’nda Esed rejiminin görüşmelerin içeriğini muhalefeti zayıflatmak maksadıyla kullanma eğilimidir. Sürecin başarısız olması durumunda rejimin, muhalefetin serbest bırakılmaları için ismini verdiği Suriye’deki tutuklu muhalifleri cezalandırması beklenebilir.

Suriye muhalefeti açısından 2. Cenevre Konferansı’nın anlamı şu şekilde sıralanabilir:

a. Suriye krizinin başlangıcından bu yana bölünmüş bir profil çizen Suriye muhalefeti, 2. Cenevre konferansıyla uluslararası toplumdaki yerini nispeten netleştirmiştir. Muhalefetin, Suriye SMDK çatısı altında konferansa katılması bundan sonraki süreçte bölgesel ve uluslararası toplum içerisinde tek temsilci olarak tescillendiği anlamına gelmektedir. Bu durumun SMDK için önemli bir kazanım olduğu söylenebilir.

b. Konferansta ön plana çıkan SMDK’nın rejimle müzakere süreci akamete uğrarsa bu durum Suriye muhalefeti içinde ciddi bölünmelere yol açabilir. SMDK’nın ön şart olarak koyduğu 1. Cenevre Konferansı’nda alınan kararların geçerliliği hususu 2. Cenevre Konferansı’nın başarılı olma ihtimalini düşürmektedir. Şayet muhalefet bu şartından geri adım atarsa Suriye içerisindeki tabanını kaybederek rejimin elini kuvvetlendirebilir.

c. SMDK’nın, rejim ile müzakere etme aşamasında uluslararası topum ve Arap ülkeleri nezdinde güven kazandığı görülmektedir. Bu nedenle Suriye muhalefetinin rejimle yaptığı müzakerenin sürekliliği, tek temsilci olmanın ve güven ortamının devamlılığı bakımından önemlidir. Aksi durumda muhalefetin zayıflaması Esed rejiminin güçlenmesini beraberinde getirecektir.

2. Cenevre Konferansı’nda başlıca şu hususlar dikkat çekmiştir;

Başta Birleşmiş Milletler olmak üzere ABD ve Batılı ülkeler, Suriye krizine yönelik sergiledikleri tutumdan dolayı sürekli eleştirilmektedir. Bilhassa 21 Ağustos 2013 tarihinde Doğu Guta’da kimyasal silahlarla gerçekleştirilen saldırıdan sonra ABD ve diğer Batılı ülkelerin Esed yönetimini devirecek herhangi bir adım atmaması hayal kırıklığı oluşturmuştur. Obama’nın, Suriye’de kimyasal silahların kullanılmasının kendileri için kırmızı çizgi olduğunu ifade etmesine rağmen Guta olayında aksine bir tavır sergilemesi, uluslararası arenada özellikle Arap camiasında ABD’ye yönelik bir güven bunalımının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu problemi çözebilmek için ABD ve Rusya konferansta bir araya gelmiş, iki ülke arasında Suriye krizi ile ilgili bir işbirliği ortamı oluşturulmuş, rejim ve muhaliflerin anlaşması amaçlanmıştır. Ancak konferans, sonucu itibariyle Suriye krizine bir çözüm getirmekten ziyade tavsiye niteliğinde göstermelik demeçlerle geçiştirilen bir görüntü vermiştir.

Uluslararası toplumun Suriye krizinin çözüme kavuşturulması konusunda ciddiyetini gösterebilmesi için taraflar arasında önce ateşkesin sağlanması yönünde adımlar atması gerekirdi. Konferans ateşkes ortamı sağlandıktan sonra daha anlamlı olabilirdi. Fakat uluslararası toplum böyle bir çözümden önce varolan kaotik ortamda bir konferans toplama çabası içine girmiştir. Bu zamanlama ise uluslararası toplumun Esed’in de içinde olduğu yumuşak bir geçiş rejimi yeğlediğini göstermektedir. Krizin üç yıldır devam ediyor oluşu ve on binlerce insanın hayatını kaybettiği gerçeği karşımızda dururken hızlı bir müzakere çerçevesinde sadece rejim ve muhalefet bir araya getirilerek çözüm sağlanması mevcut konjonktürde oldukça zor görünmektedir. Bu tür girişimler krizin başladığı 2011 yılı içerisinde gerçekleşmiş olsaydı ve konferans öncesinde ateşkes sağlanabilseydi 2. Cenevre konferansının başarılı olma olasılığı yükselebilirdi.

Suriye krizinin çözümü, bölgesel bağlamda Türkiye, İran, Suudi Arabistan ve Katar arasında bir uzlaşı sağlanmasından geçmektedir. Küresel bağlamda ise ABD, Rusya ve Çin üçgeninde bir takım adımlar atılması zorunlu görünmektedir. Bunun temel nedeni Suriye krizinin bir iç meseleden çıkması, bölgesel ve küresel bir niteliğe kavuşmuş olmasıdır. Özetle, Suriye’de kalıcı ve gerçek bir çözümün sağlanabilmesi için bölgesel ve küresel aktörler arasında bir uyumun sağlanması gerekmektedir.

Bütün bu gelişmeler ışığında müzakereye başlayan rejim ve muhalefetin 2. Cenevre Konferansı’nda herhangi bir neticeye varamaması, taraflar arasında ciddi bir güven sorunu yaşandığını göstermektedir. Ayrıca konferansın başarılı olması için tarafların herhangi bir adım atmadığı da görülmektedir. Görüşmelerin başarılı olması için konferans başlamadan en az üç ay önce rejim güçleriyle muhalefet arasında ateşkes ilan edilmesi, rejimin hapishanelerindeki suçsuz tutukluların bir kısmının serbest bırakılması ve şehirler arasında yardım koridorlarının açılması gibi karşılıklı adımlar atılması gerekirdi. Fakat müzakereler devam ederken çatışmaların da devam ettiği bir ortamda böyle bir konferansın başarılı olması neredeyse imkânsız görünmektedir.

2. Cenevre Konferansı sonrası dönemde Suriye krizinde Batılı ülkelerin ve Rusya’nın yanı sıra IŞİD ve İsrail gibi iki önemli aktörün sahneye çıkacağı ve belirleyici olabileceği değerlendirilmektedir. Nitekim ABD-Rusya görüşmelerinde Esed’li veya Esed’siz bir yönetim şeklinin kurulmasından ziyade görüşmeler IŞİD tehdidi üzerinde yoğunlaşmıştır. İsrail ise Suriye’deki mevcut parçalı yapının devamını desteklemekte, ancak Esed’siz bir geçiş hükümetine sıcak bakmamaktadır.

Sonuç

Suriye krizi gerek Orta Doğu’daki gelişmeler açısından gerekse küresel güçler arasındaki dengelerde ciddi bir pazarlık konusu haline gelmiştir. Suriye’de krizin iç savaşa dönüşmesi ve komşu ülkelerin iç güvenliğini tehdit etmesi krizin bölgesel bir güvenlik problemine dönüştüğünü göstermektedir. Suriye krizi çıkmaza girdikçe ülkenin gerek coğrafi gerekse etnik ve mezhepsel olarak bir parçalanmaya gitmesi mümkün görünmektedir. Suriye’nin kuzeyinde PYD kontrolünde kurulan kanton modelindeki özerk yönetim ise ülkenin nasıl bir noktaya doğru gittiğini göstermektedir. Ayrıca El-Kaide bağlantılı IŞİD’in Suriye’de güçlenmesi durumunda Irak, Lübnan ve Türkiye’yi de tehdit etmeye başlaması ihtimal dâhilindedir.

Suriye krizi bağlamında İran ve İsrail’in Esed’in iktidarda kalması konusunda benzer yaklaşımlara sahip olduğu göz ardı edilmemelidir. Suriye, Tahran’ın bölgesel stratejisindeki en önemli kalesi konumundadır. Bu sebeple İran’ın Esed rejimine desteğini sürdürmesi durumunda, konferanstan Esed’siz geçiş yönetimi sonucu çıksa dahi bu sonucun uygulamaya dönüşmesi ve başarılı olması oldukça zordur. Suriye’de El-Kaide bağlantılı örgütlerin güçlenmesinden endişe duyan İsrail’in de Esed’in devrilmesini istemediği ifade edilmelidir.

Konferansın ikinci tur görüşmelerinin 10 Şubat 2013 tarihinde yapılması planlanmaktadır. Ancak çatışmalar devam ederken ve mevcut dengeler dâhilinde krizin 2. Cenevre Konferansı’yla nihai bir çözüme kavuşturulması zor görünmektedir. Suriyeli taraflar arasında uzlaşı sağlanmadan önce bölgesel ve küresel güçler arasında bir çözüm yolu aranmalıdır. Aksi takdirde konferanslar, Esed rejiminin varlığını sürdürebilmesi için kullandığı bir araca dönüşmekte, Suriye’de çözümsüzlük devam etmektedir.

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: