Etiket arşivi: Ahmet Kılıçaslan Aytar

Ahmet Kılıçaslan Aytar : İKİNCİ TUR ÖNCESİNDE

BM Güvenlik Konseyi öngörüleri ve ABD-Rusya’nın koordinatörlüğünde, Suriyeli taraflar arasında doğrudan görüşmelerin başlatılması ve ülke yönetiminin geleceğine ilişkin kararın bizzat Suriyeliler tarafından verilmesine olanak tanıyan Cenevre II Barış Konferansı’nın ilk turu 31 Ocak’ta kapandı.

10 Şubat’ta başlayacak ikinci tur görüşmeler için yoğun çalışmalar sürüyor.

*

Konferansı’nın ilk tur mantığını," Suriye’de güvenlik tesis edilmeden reformların yapılamayacağı" esası belirledi.

Cumhurbaşkanı Beşşar el-Esad’ın heyeti anayasal,kanuni ve meşru sorumluluk olarak güvenliğin tesis edilmesinden birinci derecede hükümetin sorumlu olduğunu savladı.

Onlara göre Suriye’nin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü için BM garantisinde savaşan silahlı güçlere her türlü desteği veren devletlerin desteklerini kesmesi -ardından, sınırların denetimi için bir mekanizmanın oluşturulması gerekiyor.

Sonra, ulusal bir misak çerçevesinde Suriye toplumunun tüm bileşenlerinin temsil olacağı genişletilmiş bir hükümetle egemenlik,bağımsızlık,toprak bütünlüğüne tutunan bir konferans süreciyle; Suriye’nin siyasi geleceğinin resmedilmesi, anayasa ve yargı sistemini öne koyan siyasi ve ekonomik gereklilikleri belirleyen, siyasi partiler, seçimler ve daha başka konulara ilişkin yeni anlaşmaların sağlanması ve anayasanın halk oyuna sunulmasını öngörülüyor..

*

Küresel ve bölgesel oyuncuların Suriye rejimine karşı bir araya getirdikleri ve birbirinden çok farklı gruplar ve bireylerden oluşturulmuş bir yapı olan ve her bir grubun diğer gruplardan ciddi farklılar gösteren bir takım hak ve iddiaları temsil ettiği Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu’nun savı da; Türkiye’den Başbakan Erdoğan’ın "Terör örgütleri burada saf dışı edilmeden, terör örgütlerinin girişi engellenmeden, terör örgütlerine parasal destekler, diğer destekler kesilmeden Esad’ın gitmesinin hiçbir anlamı yok" diyorlar. Biz de şunu söylüyoruz: 3 sene önce bu terör örgütleri Suriye’de yoktu. Terör örgütleri burada Esad ile birlikte oluştu" ifadesi doğrultusunda, Cenevre II Barış Konferansıyla geçiş yönetimi kurulduğunda Esad ve arkadaşları yönetimde olmamalıdır, muhalefetin temsilini Ulusal Koalisyon yapmalı, seçimi geçiş yönetimi ve uluslararası gözlemciler tarafından yapılmalıdır öngörüsü oluşturuyordu.

*

İlk turun bu kafa karışıklığına noktayı, ABD’nin Dışişleri Bakanı J.Kerry ile birlikte Konferans’ın hamisi Rusya’nın Dışişleri Bakanı S.Lavrov koydu.

"Cenevre antlaşmasında birilerinin gitmesi gerektiğinden bahsedilmiyor. Belgede Suriyeliler için geçiş döneminin ortak kabul edilebilir içeriği ve parametreleri konusunda uzlaşıya varılmasından bahsediliyor. Yine belgede Suriye toplumunun kurumlarının korunması gerektiği belirtiliyor.

Bu önemli bir konudur. Düzenin korunması gerekliliğini ve bunun için mevcut yönetim kurumlarının korunması dışında metot olmadığını herkes anlıyor.

Suriyelileri, kendi aralarında anlaşmaları için itiyoruz. Belki bu kulağa yeterince naif gelebilir ama gerçekten de başka bir yol yok" dedi -adeta,Cenevre II Barış Konferansının ikinci turdan itibaren rotasını da belirledi…

*
Böylesi karmaşık bir sorunda Konferans’ta ilk turun bir doğrultu belirlediği kanaati yaygındır.

Mesela, ilk turda bir doğrultu belirlenirken, hükümet ve muhalefet heyetleri arasında görüşülen insani yardımın ülkenin farklı bölgelerine ulaştırılması konusundaki müzakereler -hâlâ, BM arabuluculuğu ile devam ediyor.

Ne ki, ikinci turdan itibaren, Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu’nun daraltığı müzakerelere diğer kesimlerin de katılımıyla genişlemenin sağlanması – bu suretle, Konferans’ın karar alma ya da girişimde bulunma gücünün misliyle artması düşünülüyor.

*

Nitekim, Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu, ikinci turda heyetlerini genişletmeye hazır olduğunu açıklamıştır.

ABD ise ikinci turdan itibaren müzakerelerde karar alma ya da girişimde bulunma gücünün arttırılmasını teminen ABD ve Rusya sözcüleriyle birlikte Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu’nun ana sponsörü Türkiye ve Suudi Arabistan ile Suriye’nin ana sponsörü İran’ın da müzakerelere katılmasını öngörüyor.

Böylece Suriye topraklarında Orta Doğu’da pozisyonunu güçlendirmek amacıyla mücadele eden ülkelerin de müzakerelere katılmasıyla krizin çözümünde bölgeselleşmenin adımları atılıyor.

*

Bölgeselleşme ile birinden diğerine farklılık gösteren katılımcı ülkelerden bölgesel güvenliğin sağlanması ardından bölge barışı,güvenlik ve istikrarın inşa edilmesinde ortaklar olmaları bekleniyor.

Bölgesel bütünleşme sağlanırken geleceğe dönük, ekonomilerin doğurduğu imkanlardan yararlanma, bölgesel bazda ihtisaslaşma yoluyla pazarların genişletilmesi,sermayenin cezbedilerek güvenlik içinde hızlı ekonomik gelişme arzusunun canlandırılması düşünülüyor.

*

Fakat, Ortadoğu’da büyük bir siyasal mücadelenin yaşandığı ve yeni dengelerin oluşturulması için her siyasi gücün kendine avantaj sağlamaya çalıştığı şu süreçte, Kürtlerin de bölgeden etkin kazanımlar peşinde olduğuna dikkat etmek gerekiyor.

Kürtlerin -bir yandan Türkiye, Suriye ve İran’da demokratikleşme perspektifinde kurumsal kimlikleri,birlik ve dirliklerine yönelik ortak dille siyasal nicelik ve niteliklerini kazanmaları anlamında Kürt Sorununa, Öte yandan Türkiye’de, İran,Irak,Suriye’de bölünmüş Kürdistan’da kendisinden başka egemen gücü kabul etmeyen bir ulus devletin oluşması anlamında Kürdistan Sorununa çözümü zorladıkları akıldan çıkarılmamalıdır.

O nedenle Suriye sorununa eşlenik Kürt Sorununun bölge lehine çözümünde Türkiye’nin de "Ulusalcı" kesileceği çok açıktır.

*

Elbette, BM Güvenlik Konseyi ülkelerinin öngörüleriyle ABD-Rusya’nın koordinatörlüğünde yürütülen Cenevre II Barış Konferansı’nda bölgesel tarafların gösterebileceği ulusal reflekslere karşı önlemler de alınıyor.

BM Güvenlik Konseyi, müzakerelerle eş zamanlı hazırlanacak karar tasarılarını görüşmeye açık hale getiriliyor.

İşte, ilkinde İngiltere; Suriye’de insani durumun kötüleşmesinden hareketle yardım konusunda bir karara tasarısı hazırlıyor -giderek,müzakerelerde elde edilen sonuçların ya da çözümsüzlüklerin BM Güvenlik Konseyi kararlarına açılacağı bir yöntem geliştiriliyor.

*

Zaten,150 bin insanın kanına giren,ocaklar söndüren Suriye trajedisinde -önce,insanlığın adaletin faillere vereceği cezalarla teskin edilmesi gerekiyor.

Suriye’de, Türkiye’de, Suudi Arabistan’daki faillerin, ülkeleri Roma Anlaşması’nın tarafları olmadığı için Uluslararası Ceza Mahkemesinde yargılanması da, ancak BM Güvenlik Konseyi kararıyla olacaktır ki -bu,Recep Tayyip Erdoğan’ın kâbusu,Türk Milleti’nin kına yakması anlamına geliyor…

7.2.2014

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Reklamlar

Ahmet Kılıçaslan Aytar : BİR ÇİFTLİKLERİ VAR

Başbakan Erdoğan,Berlin Avrupalı Türk Demokratlar Birliği’nde konuşuyor.

"17 Aralık darbe girişimiyle, yolsuzluk ve rüşvet kılıfı altında, Türkiye’nin milli değerlerine, milli kurumlarına, milli politikalarına saldırı düzenlediler.Çok sayıda milli değerimizi hedef aldılar, yine sonuç alamadılar.

Türkiye emin ellerde. Türkiye emniyet içinde. Türkiye istikrarla büyümeye, huzuruna huzur katarak, kardeşliğini pekiştirerek, umudunu çoğaltarak geleceğe emin adımlarla koşmaya devam ediyor.

Bir yılı aşkın süredir, Türkiye’de terör nedeniyle hiç kimse hayatını kaybetmedi, hiçbir eve, hiçbir ocağa, hiçbir anne yüreğine, baba yüreğine ateş düşmedi. Kardeşliğimizi yücelttik, birliğimizi, dirliğimizi daha da büyüttük" diyor.

*

Acaba öyle mi?

Erdoğan, Fethullah Gülen ile Arapların Müslüman Kardeşler Örgütü ve benzerleri -ya da, İslamcılar birlikte ABD-İsrail ile kirli ortaklıklar kurmuştu.

Askeri yöntemler kullanmaksızın Ortadoğu’yu sömürüye açmak üzere ulusal devlet modelinin aşılmasını öngören yeniden yapılandırma projesine ortak olmuşlardı.

*

İslam’ın siyasal sistem dışına itilmiş olması halinin yalnızca Türkiye’de değil, birçok İslam ülkesinde de toplumsal istikrarı sağlamadığı,ülke dinamiklerini tükettiği öngörülerine prim verilen İslamcıların -bir süre sonra; Demokrasiyle ilgilerinin olmadığı: ülke ekonomilerini rekabetçi baskılara dayanabilecek bir ekonomi varlığında tutamayacakları: Hareketin kaçınılmaz sonucu olan taassubla İslami Cihad örgütlerini besledikleri: Bu yüzden İsrail’in güvenliğinin beklemede kaldığı:Suriye’deki iç savaşın önlenememesi halinde Ortadoğu’nun bir din savaşıyla parçalanmasına neden olacakları anlaşıldı da tasfiyelerine başlanıldı…

*

Türkiye’de Erdoğan ve Gülen örgütü, CIA ve MOSSAD’ın desteğiyle Emniyet ve İstihbarat’ta örgütlenmeyle yavaş-yavaş ekonomik,siyasal ve toplumsal güç kazandı.

Yargıda, merkezi, yerel ve özerk idarelerde, sivil-askeri bürokrasi, üniversite, medya,siyasi partilerde paralel bir yapı ile tüm sistemi kontrol altına aldılar ki -buna,yeni Türkiye dediler!
Cumhuriyet tarihinde görülmemiş fütursuzlukla anayasanın temel ilkelerini ilga ettiler, ulusal iradeyi parçaladılar, hukukun üstünlüğünü kat’lettiler ve vatandaşın vergilerini acaip miktarlarla iç ettiler…

*

Şimdi tasfiye süreci işlerken yeni Türkiye Devletini oluşturan paralel yapının liderleri Erdoğan ile Gülen’in dalına -bir güzel, biniyorlar.

İki yapı arasına sokulan nifakla, yeni Türkiye Devleti’nin organize bir suç örgütü gibi çalıştığı ortaya çıkıyor.

Suçlar ortalığa döküldükçe -mesela, ortada çok büyük yolsuzluk, rüşvet iddiaları ve bununla ilgili soruşturmalar varken,soruşturmanın yasalara ve hukuka uygun -biçimde yürütülmesini önlemek ve olayın üstünü örtmek için ellerinden geleni yapıyorlar.

Ceza Yargılama Yasası hükümlerini gözardı ediliyor, HSYK Adalet Bakanlığı’na bağlı bir genel müdürlük haline getirilmek isteniyor.

Güçlü olan parti-devlet paralelini oluşturan cemaati tasfiye ediyor.

*

Bu suretle Yeni Türkiye maskaralığını kurarken boşladıkları, Türkiye’nin insanlık ülküsü üzerinde devleti devlet,demokrasiyi demokrasi yapan iki temel evrensel ilkeyi – birincisi, ulusun "Milli İrade" sini -ikincisi, "Hukukun Üstünlüğü"nü anlaşılmaz bir milli irade ve hukukun üstünlüğü algısıyla TBMM’de çoğunluğu elinde tutan siyasi partinin üzerine geçiriyorlar.
Sıkıştıkça kendi kendilerine kümelerini küçültüyorlar ve bir fiskelik hale geliyorlar…

*

Türkiye üzerine çöreklenen organize bir suç örgütü oldukları,niyetleri açığa çıktıkça taraftarlarına "Bir sor bakalım niye yaptık?" diyorlar.

Yanıt olarak da "Müminlerin kalbinde imandan kaynaklanan geniş bir sorumluluk uyandırmak,dini ve dinin hükümlerini korumak,düşmana karşı cihad etmek, sadakaların, zekât ve hayır hasenatın ve kafirlerden elde edilen vergiler gibi değerlerin toplanmasıyla devletin güvenliği ve kamu düzeninin korunması,devletin savunulması,kamu işlerinin kontrolü,adaletin sağlanması,malın idare edilmesi görevlerinden sorumluyuz,o Hak’la…" diye fısıldıyorlar…

*

Fenalıkları tükenmiyor; AKP-Cemaat arasında yaşanan rejim krizinin ulusal boyutu-şimdi,"Demokratik Çözüm" yaklaşımına da sirayet ediyor.

Yıllarca Paralel Devlet’te din’in sosyal yapıyı belirleyen bir sistematik olmasına izin vermeyen Anayasa’ya rağmen,İslami hilafetin temsilcisi Osmanlı’nın ardından oluşan Türkiye’de ve Arap-İslam devlet yapılanmalarında da siyaset ve sosyo-kültürel yapıların belirleyenleri olmayı düşlemişlerdi.

Bu safsataya direnen ve Demokratik Özerklik ilanında bulunan Kürt Hareketini askeri,polisiye,hukuki,ekonomik,kültürel,dini tahrik ve baskılarla siyasal,örgütsel ve ideolojik tasfiyeye götürmek istediler.

Kürt Hareketini İslamcılığın kardeşlik fikri,dayanışma hissi ve fütüvvetçi dini eğilimlerle-devlet kuruluşları,üniversiteler, sivil toplum kuruluşları, dini ve mesleki birlikler, esnaflar, üreticiler, ticaret erbabı, sanayiciler ve sermaye sahiplerinin birlikte ürettikleri ekonomi-politik değerlere,aş’a ve iş’e üleşmek üzere çağırdılar,"Demokratik Çözüm" adına bir şey yapmadılar.

*

Şimdi, 30 Mart Yerel Seçimleri öncesinde AKP devleti paralelindeki cemaati tasfiye ederken -bir yandan da, Doğu ve Güneydoğu’da bir oy için birbirlerini karalıyorlar.

Demokratik Çözüm esası ile ilgili bir düşünceleri,önlemleri olmadığı için beklentileri de karşılayamıyorlar.

Meydanlar özgürlük içinde Kürt Hareketine bırakılıyor.

*

Rojava Kürtleri Suriye sorununu kendi bölgelerinde çözmenin önemli bir adımı olarak üç önemli bölgede özerk yönetimlerini ve meclislerini ilan etmiştir.

Bu durum halkların ancak uluslararası güçlere dayanarak statü kazanabileceği fikrini alt üst etmiş,öz gücün, öz örgütlülüğün önemi bir kez daha ortaya çıkmıştır-ki, yüz yıllık statüler sallanıyor ve Kürtler dünyanın dört bir yanındaki halklara ümit veriyor.

*

Türkiye’de bir rejim krizi ve Suriye’de bu gelişmeler yaşanırken Türkiye Kürdistan’ında halk adaletsiz paralel yapılı devletten umudunu kesmiştir,kendi yolunu kendisi hiç bir müdahale olmaksızın çiziyor.

Eşbaşkanlık sisteminin önünün açılmasından yararlanılarak Kürt kadınının kendisini ve misyonunu daha da geliştirmesine yol veriliyor.

Kürt kadınları tüm kitle örgütlerinde ve yönetimlerinde eşbaşkanlık sistemi uygulamasıyla, parlamentoda kadın milletvekili olmaktan daha etkilisini, sonuçlarını toplumda daha çok hissettirecek yerel yönetimlerden en ücradaki evlere kadar derinleşiyor.

Eşbaşkanlıkla erkek lehine olan tüm dengeler alt üst edilirken, denge kadın ve erkek ekseninde yarı-yarıya kuruluyor.

Bulunulan her köyün, her mahallenin, her sokağın meclisleri yoluyla kentin yönetimine katılma sisteminin örüldüğü çalışmalar yapılıyor.

Belediye başkanlığı seçimi için değil milyonlarca insanın, farklı etnik grupların, inanç gruplarının demokratik bir şekilde kentin yönetimini ele alacağı bir sistem kuruluyor.

Pek çok yerel seçimin kazanılacağı il de seçim çalışması değil, Demokratik Özerklik diye tanımlanan kent kantonları inşa ediliyor..

*

Berlin Avrupalı Türk Demokratlar Birliği’nde konuşurken Erdoğan’ı, körolası parti devletinin ve paralelinin yargısı,merkezi,yerel ve özerk idareleri, sivil-askeri bürokrasisi, üniversiteler, medya, siyasi partiler temsilcileri dinliyor…

5.1.2014

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Ahmet Kılıçaslan Aytar : TÜRKİYE GÜNDEMLERİNE DOĞRU

BM yönetiminde Cenevre II Barış Konferansı’nın ilk turunda, halkın referandumda onayladığı anayasaya göre meşru Suriye hükümeti; Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonuna terörün kınanması ve Güvenlik Konseyi’nin 1373 sayılı Terörle Mücadele kararına uyulması talebinde bulundu.

Talebi reddeden Ulusal Koalisyonu birçok ülke ve kuruluş "Suriye halkının temsilcisi" olarak tanıyor!

*

Muhalif Ulusal Koalisyon küresel ve bölgesel oyuncuların Suriye rejimine karşı bir araya getirdikleri ve birbirinden çok farklı gruplar ve bireylerden oluşturulmuş bir yapıdır.
Her bir grup diğer gruplardan çok ciddi farklılar gösteren bir takım hak ve iddiaları temsil ediyor.

Yoğunlukla Suriye’nin değil Batı’nın, Suudi Arabistan’ın, Katar’ın ve Türkiye’nin çıkarlarını savunuyor -o yüzden, bu ülkeler arasındaki çelişkilerden,anlaşmazlıklardan etkileniyor.

*

Gözlemciler ilk tur görüşmelerdeki havanda su dövüldüğü görüntüsüne rağmen,böylesi karmaşık bir krizde Konferans’ın bir ısınma turuyla başlamasının dahi başarı olduğu kanaatindedir.

İkinci turdan itibaren, Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu’nun daraltığı müzakerelere diğer muhalif kesimlerin de katılımıyla genişleme bekleniyor.

Bu suretle Konferans’ın karar alma ya da girişimde bulunma gücünün artacağı söyleniyor -nitekim, Konferans’ın hamileri ABD ve Rusya’dan bu görüşte olduklarına ilişkin açıklamalar geliyor.

*

Bakınız, James Clapper ABD Ulusal İstihbaratı Başkanı’dır,Senato’da "Küresel Tehditlerin Değerlendirilmesi" oturumunda, Batı’nın bizzat yetiştirdiği İslamcı teröristlerin
oluşturduğu tehditin boyutlarını yeni fark etmiş bir edada konuşuyor!

Suriye’de 50 ülkeden 7 bin yabancı teröristin, 1600 farklı çetede 75-110 bin İslamcı teröristin çatıştığını, bu ülkede terörist yetiştirilmek için eğitim kampları kurulduğunu ve teröristlerin sadece Suriye için değil dünya toplumu için de ciddi bir tehlike oluşturduğunu açıklıyor.

*

Bu çerçeve Cenevre II Barış Konferansı’nın gizil mantığını açığa çıkarıyor.

Birincisi, Suriye’de güvenlik tesis edilmeden reformların yapılamayacağı, güvenliğin tesis edilmesinde ise cari anayasa ve kanunlara göre meşru sorumluluğun birinci derecede Esad hükümeti’ne ait olduğu esası net olarak beliriyor.

İkincisi, Konferansın -ancak, bütün muhalif güçlerin katılımıyla karar alma gücünün artmasıyla sonuç vereceği ve ulusal bir misak çerçevesinde egemenlik, bağımsızlık,toprak bütünlüğüne tutunan Suriye’nin siyasi geleceğinin resmedileceği düşünülüyor.

*

Önce Suriye’nin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü için BM garantisinde savaşan silahlı ve terörist güçlere türlü lojistik veren devletlerin desteklerini kesmesi,sınırların denetimi için bir mekanizma oluşturması gerekiyor.

Sonra Suriye toplumunun tüm bileşenlerinin temsil olacağı genişletilmiş bir hükümetle Anayasa ve yargı sistemini öne koyan, siyasi ve ekonomik gereklilikleri belirleyen, siyasi partiler, seçimler,yerel yönetimler ve daha başka konulara ilişkin yeni anlaşmaların sağlanması ve anayasanın halk oyuna sunulması öngörülüyor.

*

Bunun için ikinci tur görüşmelerle birlikte, Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonunun ve arkasındaki Suudi Arabistan,Katar ve Türkiye gibi ülkelerin -hâlâ, Cenevre II Barış Konferansıyla geçiş yönetimi kurulduğunda Esad ve arkadaşları yönetimde olmamalıdır, muhalefetin temsilini Ulusal Koalisyon yapmalı, seçimi geçiş yönetimi ve uluslararası gözlemciler tarafından yapılmalıdır ön şartının, Ya da Türkiye Başbakanı Erdoğan’ın İran’a yaptığı ziyaretin dönüşünde "Suriye meselesinde İran’ın şu anda takılıp kaldığı bir nokta var; ‘Terör örgütleri burada saf dışı edilmeden, terör örgütlerinin girişi engellenmeden, terör örgütlerine parasal destekler, diğer destekler kesilmeden Esad’ın gitmesinin hiçbir anlamı yok’ diyorlar. Biz de kendilerine şunu söyledik: 3 sene önce bu terör örgütleri Suriye’de yoktu. Terör örgütleri burada Esad ile birlikte oluştu" saçma argümanının
gündemden düşürüleceği anlaşılıyor.

*

Nitekim ABD’nin Dışişleri Bakanı J.Kerry ile birlikte Konferans’ın hamisi Rusya’nın Dışişleri Bakanı S.Lavrov "Cenevre antlaşmasında birilerinin gitmesi gerektiğinden bahsedilmiyor. Belgede Suriyeliler için geçiş döneminin ortak kabul edilebilir içeriği ve parametreleri konusunda uzlaşıya varılmasından bahsediliyor. Yine belgede Suriye toplumunun kurumlarının korunması gerektiği belirtiliyor.

Bu önemli bir konudur. Düzenin korunması gerekliliğini ve bunun için mevcut yönetim kurumlarının korunması dışında metot olmadığını herkes anlıyor.

Suriyelileri, kendi aralarında anlaşmaları için itiyoruz. Belki bu kulağa yeterince naif gelebilir ama gerçekten de başka bir yol yok" ifadesiyle, Cenevre II Barış Konferansının ikinci turdan itibaren rotasını belirliyor.

*

Nitekim, son günlerde gündem yavaş-yavaş Türkiye’de yardım malzemesi taşıdığı söylenen TIR kamyonlarının sahibinin MİT çıkmasına, Libya/Trablus Elçiliği’nden Katar’a gönderilen bir belgede Irak Şam İslam Devleti saflarında savaşmak için gönderilen 1800 militanın sevk edilmesinde Türkiye ile koordinasyon kurulmasının istenmesine, İsrail’in Türkiye’de El Kaide kampları olduğuna ilişkin ihbarına kayıyor.

Ya Yalova’daki Çeçen Eğitim kampı?

Ya da dünyanın çeşitli yerlerinden gelen El Kaide örgütü üyelerine Türkiye’nin lojistiği sorgulanıyor.

*

Aslında Türkiye’de AKP iktidarıyla El Kaide’nin somut ilişkisi aranmıyor,ikisinin de -bir zaman, ABD’nin hedefi doğrultusunda Suriye yönetimini devirmek ve yeni bir rejim kurmak amacında birleşmiş olduğu biliniyor.

Şimdi, bu bağın ustaca kırılacağı, ceremenin Cenevre II Barış Konferansı’nı saçma-sapan ön şartlarla tıkayan muhalif Ulusal Koalisyon ile birlikte Erdoğan iktidarı ve Türkiye’ye yükleneceği ve müzakere kapılarının Kürtlere ve İran’a açılacağı belgeler,kasetler,ifşaatlar ya da başka başka entrika ve tefrikaların süreci başlıyor…

*

Türkiye’de "Erdoğan, yakalayın hırsızı diyen hırsız gibi "gündemi değiştirmede pek mahirdir,ama Ortadoğu’nun barışı,istikrarı ve büyümesi yolunda dünyanın gündemini nasıl değiştirebileceği merak ediliyor.

Yine de -ne talih! Türkiye’den zuhur etmiş bu kişinin, sulbünden çıktığı Şeytan’ın yattığı yeri bilen en birinci kişi olduğuna dikkat etmek gerekiyor!

El Kaide’nin Türkiye provokasyonlarına şaşırmamalıdır.

3.1.2014

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Ahmet Kılıçaslan Aytar : YENİ DÜNYA VE TÜRKİYE

Amerikan Merkez Bankası (FED), 2008 yılından beri uyguladığı parasal genişleme programına 2014 yılı ortalarına doğru son vermek yolunda yürüyor.

Son olarak istihdam piyasası ve ekonomik perspektifin iyileşmesi nedeniyle aylık 75 milyar dolar olan tahvil alım miktarını 10 milyar dolar azaltarak 65 milyar dolara indirdi.

FED tuttuğu önemli miktarda uzun vadeli tahvil sonucu, uzun vadeli faizlerde aşağı yönlü baskı oluşmasını ve finansal şartların daha elverişli olmasıyla da ABD’de ekonomik büyümenin sağlanacağını öngörüyor..

*

Ne ki – birincisi, ABD ekonomisine bir başına büyümek yetmiyor, mutlaka küresel büyüme gerekiyor!

İkincisi, ABD’de ekonominin toparlanması ve FED’in piyasalara verdiği para miktarını kademe kademe kesmekte yol alışı dolara bağımlı ülkelerin ekonomilerini etkiliyor.

*

Mesela, Türkiye’nin artık daha fazla yabancı sermaye çekemediği için ekonomisinde rezerv varlıkları son ayların en düşük seviyesindedir.

Yatırım fonları Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerden geri çekilirken, faiz hadlerinin yükselmesi yönünde baskı artıyor.

Türkiye’nin cari açığının gayrisafi yurtiçi hasılasının yüzde 7,5′ ine ulaşmasıyla dış finansman bağımlılığını nasıl düze çıkaracağı merak ediliyor.

*

Pekiy -aslında, ne oluyor?

*

Birincisi, ABD ve gelişmiş ülkeler 2008’de başlayan ekonomik sıkıntılarının altıncı yılında işsizlik ve yoksulluk artışı sorununa, güçlü merkez bankaları ve devlet müdahaleleri ile engel olmak dışında bir çözüm getirememiştir.

Merkez bankalarının mali sisteme para pompalamaları halinde de -ne,ülkelerinde büyümeyi -ne de, küresel ekonomik büyümeyi canlandırmadığını -tam tersi, yeni mali kriz kaygılarıyla birlikte artan ekonomik gerilimleri, deflasyonu, kur savaşlarını, ekonomik büyümede yavaşlama ve daralan piyasalarla küresel kapitalist ekonominin 2008’de başlayan çöküşünü hızlandırdığını ve bir kısır döngünün oluştuğu tesbit edilmiştir.

İkincisi, bu şartlarda ABD’nin dünyada bir sektörde ya da bir ülkede yaşanacak krizin kolayca komşu ülkelere,bölgeye ve dünyaya yayılma olasılığına daha fazla dayanamayacağı görülmüştür…

*

Madem öyle -şimdilerde, ABD ve gelişmiş ülkeler yeni bir küresel ekonomi-politik geliştiriyor.

Genel durgunluğun ortasında gerilim yaşayan ABD ve gelişmiş ülkelerin yeni ekonomi-politikleri kişi başına milli geliri belli seviyeye ulaşan gelişmekte olan ülkelerin teknolojik olarak gelişmemiş üretim biçimine bağlı kalmaları ve yurtiçi aktivitelerinin eksikleri -işte, finansman kısıtlılığı, kimi sektörde aşırı üretim kapasitesi ya da yatırım talebinin zayıf olması gibi kendi iç sorunları nedeniyle gelişmiş ülke kategorisine ulaşmalarının olanaksızlığı üzerine inşa ediliyor.

*

Bu noktada -birincisi, gelişmekte olan hiçbir ülkenin geçmişte büyük çapta yabancı yatırımı çeken, teknolojilerini yükselten, ağır korumacılıkla yerli üretimi ve hizmeti geliştiren,nispeten gelişmiş teknolojiler ve kalifiye işgücü üzerinde kurulu rekabetçi üretim işletmelerine sahip olan Japonya ve Güney Kore’nin başarısına ulaşamayacakları öngörülüyor.

İkincisi -yalnızca, küresel büyümenin en önemli motoru ve dünyanın ikinci ekonomisi olan orta gelir düzeyli Çin’in zor da olsa gelişmiş ülke olacağı kabul ediliyor.

Çin’in gelecek 15 yılda ortalama 5-6 oranında büyümesi halinde kişi başına gelirinin 20 bin dolar gibi yüksek bir düzeye çıkabileceği hesaplanıyor -ki,bu küresel büyümenin ve istikrarın da en önemli unsurlarından biri olarak öngörülüyor.

*

Gelecek yıllarda teknolojik ilerlemeleri ve yurt-içi aktiviteleriyle siyasi ve ekonomik güclerini konsolide edeceklerini planlayan ABD ve gelişmiş ülkelerin bir diğer umudunu;
Tek küresel sistem ve genel ekonominin gündemi içinde benzer yaklaşımlarda değil, kendilerine en uygun seçeneğin yükümlülüklerini üstleneceği yeni bir dünyada, gelişmekte olan ülkelerin birbirleriyle rekabet yerine işbirliği geliştirmeleri, birbirlerinin çabalarını gölgelemek yerine birbirlerini tamamlayıcı politikalara yönelmeleri, ayrılıklarını müzakere ve barış görüşmeleriyle çözmeleri -nihayet, mütemadiyen iş yaratarak küresel büyümeye katkı vermeleri oluşturuyor.

*

ABD’nin ekonomisi toparlandıkça FED piyasalara verdiği para miktarını kademe kademe keserken dolara bağımlı ülkeler ya da ekonomik büyümeleri dış finansmana bağlı olan ülkelerde büyüme nasıl sağlanacaktır?

Mesela, Türkiye’nin içinde olduğu gelişmekte olan ülkeler -bir zaman, kolay ulaştığı yabancı sermayeyi çekmekte daha zorlanırken,faiz hadlerinin yükselmesi yönünde baskı artar ve rezerv varlıkları düşerken büyümeyi nasıl sağlayacaktır?

*

Yeni model -aslında, hep bilinen, fakat ekonomik çıkarların yıllardır süren kavgalarının kirlettiği; ülke içindeki siyasi durumun ve istikrarın zayıflamasının önüne geçilmesi, rekabet yerine işbirliklerinin, çabaları gölgelemek yerine tamamlayıcı politikaların geliştirilmesi, ayrılıkları müzakere ve barış görüşmeleriyle çözülmesi -bu suretle, Yatırımcıların ve dışarıdan gelen finansman akımının sürekliliğinin sağlanmasına,fakat ekonominin bağımsız ve kendi temelleri üzerinde büyümesine de özen gösterilmesine dayanıyor..

Dünya ekonomisinde büyüme merkezinin gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülke pazarlarına kaydığının farkına varmak -o yüzden, yatırımların teşvik edilmesine yönelik programlarla ekonominin yeniden yapılandırmasını, daha karmaşık mamullerin üretimini teşvik etmek gerekiyor-ki, tümü tasarrufu geliştirmek anlamına geliyor.

*

Yeni Orta Asya olanca hızla bu modele hazırlanıyor.

Avrupa borç batağını çözmeye çalışırken, mali tasarruf politikasıyla genişletici para politikaları kombinasyonu mali piyasaları sakinleştirmenin ötesinde ekonomik büyüme sağlamıyor-şimdi,bu yeni dünyadan medet umuyor.

Afrika en büyük engeli olan çeşitli yerlerde yaşanan askeri çatışmalara rağmen, petrol ihraç eden ülkelerin performansı, alt yapı projelerine mali harcamaların devam etmesi,Asya ülkeleriyle ekonomik ilişkilerin genişletilmesi sayesinde yoksulluğun azaltılmasına yetmemesine rağmen sürekli büyüyen bir eğilim gösteriyor.
Latin Amerika’nın bir bütün olarak yavaşta olsa büyüme sağladığı görülüyor.

*

Gelişmiş ülke adayı Çin, ekonomik büyümesini üretim ilişkileri ya da biçimini değil üretimin yapısını değiştirmek suretiyle sağlıyor.

Öncelik kamu yatırımlarına veriliyor ama büyüme hızını kontrol altında tutmak ve gelir dağılımını düzenleyen mekanizmaları geliştirerek ucuz emeğe dayalı üretimin yapısı değiştiriliyor-bu suretle, büyüme dış taleple değil, iç taleple de sağlanıyor.

Çin bulunduğu bölge ülkeleriyle gümrükleri azaltarak Filipinler’den Vietnam’ı kapsayan alanda dünyanın en büyük ticaret bölgesini oluşturmuştur -şimdilerde, dünya rezerv parası doların dışına çıkıp kendi parası üzerinden ticari ilişkiler geliştiriyor, doların ticaret alanını daraltıyor.

Bunun ötesinde yatırımcılar açısından Çin, 2013’de dış ticaret alanında ABD’yi geçip dünya lideri olması ve Euro Bölgesi’nde ve ABD’de yaşanmakta olan ekonomik krizlerin yarattığı finansal ortamda Yuan cinsinden aktiflere idaha fazla rağbet ediyor.

Alman şirketleri Frankfurt’ta Yuan hesapları açtırıyor ve Çin’de bulunan iş partnerlerine kendi para birimleri üzerinden ödeme yapıyor.

Yatırımcı kurumlar Yuan cinsinden Londra piyasasına bırakılan tüm tahvillere büyük ilgi gösteriyor.

*

Küresel barış, istikrar ve büyüme için yeni bir dünya doğuyor!

Türkiye’nin bu yeni dünyadaki en büyük handikapını dinamik bir toplumsal yapının inşa edilmesi yerine ekonomik ve siyasal yönetim anlayışlarıyla bireysel ve toplumsal hafızayı zayıflatmak suretiyle nifakçı, ikiyüzlü ve takiyyeci karakterli tuhaf ve rahatsız edici ekonomik,sosyo-kültürel yapılar kuran -tıpkı, Mısır’daki gibi yukarıdaki nedenleri içselleştiremeyen İslamcılık oluşturuyor.

Bu kültür iktidarda kaldıkça Türkiye varlık kaybında çırpınıyor,çırpınıyor ve çürüyor…

1.2.2014

Ahmet Kılıçaslan AYTAR

ahmetkilicaslanaytar

Ahmet Kılıçaslan Aytar : ERDOĞAN’DAN İRAN ZİYARETİ

Başbakan Erdoğan, Hasan Ruhani’nin cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından İran’a ilk resmi ziyaretini yaptı.

Ziyareti Ortadoğu’da büyük bir savaşa yol açmadan,ülkelerin kendi ekonomik ve demokratik kriterlerinde olgunlaşması ve küresel büyümeye katkı koymalarını -teminen, İsrail-Filistin arasında barış:Suriye iç savaşının önlenmesi:Savaşı radikal boyuta taşıyan terörist unsurların yok edilmesi:Yeni Suriye’nin kurulması: İran’ın nükleer programının engellenmesi: Sünni-Şii ekseninde yumuşama sağlanması çalışmalarının sürdürüldüğü bir dönemde olması önemli kılıyor.

*

Ziyaret öncesinde dini lider Ayetullah Ali Hamaney’in Devrim Muhafızları temsilcisi Macı Sadıki, Erdoğan’ın Suriye krizinde oynadığı rolü eleştiriyor.

"Türkiye Başbakan’ı son zamanlara kadar Suriye krizinden daha çok İsrail’in kuklası gibi hareket ediyordu. İran ve Türkiye ikili ilişkilerde yeni bir sezona giriyor " diyor.

*

Nitekim Erdoğan ve İran Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı İshak Cihangiri görüşmelerinin ardından imzalanan "İşbirliği Yüksek Konseyi "anlaşması, Türkiye’nin pragmatik dış politikasının bir oradan-bir buraya savruluşunu, ard-arda geçen yıllara rağmen her daim başka bir şeye ilişiklenilmeyi ya da ilkesizliği gösteriyor…

*

24 Temmuz 2009’da Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun,"Irak’la oluşturduğumuz "İşbirliği Yüksek Konseyi"ni Suriye ile de kuracağız. Bu yöntemle komşularımızla, ‘sıfır problem’ hedefine dayalı bir ilişki geliştireceğiz ve bu ilişkileri maksimum düzeyde tutacağız. Şimdi Türkiye ile Suriye arasında ortak kabine toplantısını hazırlıyoruz. Hedefimiz iki devlet, bir kabine modeli ile çalışmak. Ekonomiden güvenliğe her alanda. Bu modeli Irak ve Suriye’den başlayarak hayata geçireceğiz. Bütün komşulara yayılacak. Özellikle icracı bakanlıklarımız Irak ve Suriye’deki muadil bakanlıklarla yılda birkaç kez işbirliği amaçlı olarak bir araya gelecek ve toplantılar yapacaklar. Bu aşamadan sonra başbakanların ortak başkanlığında mini kabine toplantıları düzenlenecek. Ve her alanda ortak adımlar atılacak" dediği ve mangalda kül bırakmadığı günlerden çok kötü savrulmuş bir durumda İran ile ikili ilişkilerde yeni bir sezona giriliyor…

*

Bir zaman önce Türkiye, Ulu Önderi Atatürk’ün, "Milletlerin tarihinde bazı dönemler vardır ki, belli amaçlara erişebilmek için maddî ve manevî ne kadar kuvvet varsa hepsini bir araya toplamak ve aynı doğrultuya yöneltmek gerekir. Yakın yıllarda milletimiz, böyle bir toplanma ve birleşme hareketinin önemli sonuçlarını kavramıştır. Memleketin ve devrimin, içeriden ve dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı korunması için, bütün milliyetçi ve cumhuriyetçi kuvvetlerin bir yerde toplanması gerekir. Aynı cinsten olan kuvvetler, ortak amaç yolunda birleşmelidir" düsturundan topyekün gaflete düşmüştü.

*

O gafletten yararlanan Tayyip Erdoğan AKP’sinin programı, "Lâiklik her türlü din ve inanç mensuplarının ibadetlerini rahatça ifade etmelerini, dini kanaatlerini açıklayıp bu doğrultuda yaşamalarını, ancak inançsız insanların da hayatlarını bu doğrultuda tanzim etmelerini sağlar. Bu bakımdan lâiklik, özgürlük ve toplumsal barış ilkesidir" doğrultusunda olmasına karşın,
İslamiyet’in topyekün bir hayat tarzı olduğu algısı, onun emirlerinin ancak mutlakiyetçi bir yönetimle uygulanabilirliği, bir yöneticiye itaatin isyan ya da iç savaşın doğuracağı acılara tercih edilmesi gerekliliğine dayanan düşüncesiyle gümbür-gümbür iktidara geldi, yeni Türkiye’yi kurdu.

*

Çünkü ABD’nin İran’ın nükleer programında uluslararası kamuoyu ile tam işbirliğinde olmayışını küresel tehdit olarak dayatmasına,Orta Doğu’daki çıkarlarına güvenlikli bir bölge oluşturmak ve İsrail ile birlikte itikadî hedeflerinin sağlanmasına, düşündüğü gelecek tasavvuruyla Türkiye’yi ilişikledi.

Bu tasavvur Türkiye’nin Osmanlı’nın medeniyet havzası Balkanlar,Kafkasya,Orta Doğu,Kuzey Afrika,Batı Asya bölgesi çerçevesi ve tarihi organik bağlarının yüklediği sorumlulukta belirlenmesidir.

*

ABD ve İsrail’in bölgedeki çıkarları ve itikadi hedeflerine İslam ülkelerinin İsrail’i bir yahudi devleti olarak tanımaları şartından hareketleniyor.

1979 Şii İslam Devrimi ve küresel islami cihad felsefesinden gelen, küresel bir terör devleti olduğu iddia edilen İran İsrail’in bu şartını kabul etmeyen Şii dünyasının lideridir.

O nedenle İran’ın nükleer teknolojiye sahip olması halinde hem ideolojik hem siyasi olarak İsrail ve ABD çıkarlarını dengeleyeceği öngörüldü.

*

O yüzden İran’ı nükleer teknolojiden vazgeçirmek için yürütülen BM ekonomik ve siyasi yaptırımlarından daha etkilisi, yaptırımların ancak bölge ülkeleri ve komşular işbirliğiyle etkili olacağı öngörüsüyle Arap Baharı sürecinde bölge ülkelerinin siyasi rejimlerine müdahale edilerek yapıldı.

Bir diğer Yahudi Devletini tanımayan Müslüman Kardeşler örgütü ve benzerleri de yeraltından çıkarıldı ve ülkelerinde iktidar edildi.

Sünni mezhebe dayalı ılımlı İslam hattı oluşturulurken, İslam coğrafyasında İran, Şii hattında -giderek, bir başına bırakıldı.

*

O günlerde Türkiye, Ortadoğu politikasında Sünni İslamcılığa lider olmak yanında İran’ın ürettiği gerginlikleri bizzat üzerinde toplamak – bu suretle, İsrail-İran gerginliğine absorban olmakta kullanıldı.

Mütemadiyen İran’ın İsrail’e oluşturduğu gerginliklerin gerilimi düşürmek için İsrail’e karşı yapay gerginlikler yarattı ve İran’ı gölgeledi, ortamı sakinleştirdi.
Mısır, El Fetih ve HAMAS anlaşmasında arabulucuydu,Türkiye; İsrail-İslam ülkeleri ve İsrail- İran arasında gizli arabuluculuk misyonu sürdürdü, bu politikalarıyla İran’ı küstürdü.

*

Sonra İslamiyet’in topyekün bir hayat tarzı olduğu algısı ve onun emirlerinin ancak mutlakiyetçi bir yönetimle uygulanabilirliğinin sonuçları olarak, İslam coğrafyasında dinamik bir toplumsal yapının inşa edilmesi yerine ekonomik ve siyasal yönetim anlayışlarıyla bireysel ve toplumsal hafızayı zayıflatmak suretiyle nifakçı, ikiyüzlü ve takiyyeci karakterli tuhaf ve rahatsız edici sosyo-kültürel yapılara neden olunduğu,bu kaynağın ise İslamcı Cihat örgütlerini beslediği ve İsrail’in güvenliğini hep beklemede bıraktığı anlaşıldı.

Sil baştan alındı -işte, Mısır’da Müslüman Kardeşler Örgütü tasfiye edilmiştir, radikal örgütlerle mücadele sürüyor.

İsrail ve Filistin arasında İsrail Devleti’nin Yahudi devleti olarak tanınması ve sair konularla barış görüşmeleri sürdürülüyor.

Suriye iç savaşının önlenerek yeni Suriye’nin kurulmasına çalışılıyor.

Cenevre’de yapılan anlaşmalarla nükleer silahların yayılmasını önleme ile ilgili uluslararası anlaşmalara uyma eğilimi gösteren İran ile uluslararası güvenlik, terörizmle mücadelede normalleşme yoluna giriliyor.

Sünni-Şii eksende yumuşama hedefleniyor.

*

Türkiye’yi Müslüman Ortadoğu’nun bir parçası olarak algılayan -tıpkı,Müslüman Kardeşler örgütünün ekonomik ve siyasal anlayışına benzer bir usulle sosyo-kültürel yapıyı değiştirmeye-yazan ve İslami Cihad örgütlerini besleyen Gülen Cemaati ve Erdoğan iktidarının da tasfiyesi yürüyor.

Rağmen Erdoğan, yeni Suriye kurulması yolunda -hâlâ, geçiş hükümeti kurulduğunda Esad’ın bu hükümette olmamasından yanadır,bu politikasıyla yeni Ortadoğu’da, yeni Suriye ve yeni İran imajının engeli olarak kabul ediliyor.

*

O yüzden siyasi duruşu deşifre olmuş ve tasfiye edilmekte olan Başbakan Erdoğan’ın ziyaretinin, iki ülkenin bölgesel anlamda birbirlerini tamamlayıcı ve dengeleyici olmayı amaçladığını söylemenin bir anlamı bulunmuyor.

Ama, bu ziyaretle birlikte iki ülke arasında güçlü ekonomik ilişkilerin gelişerek gelecek yıllarda daha üst seviyelere çıkabileceği açıktır.

İki ülke ilişkilerinin radikal biçimde iyileşmesi ve normalleşmesi için Erdoğan iktidarının tasfiyesini beklemek gerekiyor.

Bu beklendikçe Ortadoğu’nun barışı,istikrarı ve büyümesi de bekliyor…

30.1.2014

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Ahmet Kılıçaslan Aytar : CUMHURBAŞKANI FRANÇOIS HOLLANDE GELDİ

Başbakan Erdoğan Türkiye’nin fetret dönemi yaşadığını söylüyor, 22 yıl önceki F.Mitterand’ın ziyaretinden sonra -bugün, Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, Ankara’da bulunuyor.

Türkiye-Fransa ilişkileri -işte,Türkiye’nin AB’ye girmesine karşı çıkan N.Sarkozy döneminde,Fransa’nın Ermeni soykırımını kabul etmesi ve bu olayı kabul etmeyenlerin cezalandırılması yasası nedeniyle kötüleştiği, diplomatik ilişkilerin soğuduğu,2009-2012 arasında Türkiye’deki Fransız ekonomisinin payının iki kat azaldığı bir konumdadır.

Yine de Türkiye, Fransa’nın en büyük ihracat pazarlarından biri olmaya devam ediyor.

Bir süre önce Sinop’ da yapılacak nükleer santralin ihalesinin Japon-Fransız ortaklığına verilmesi ortaklığın düzeyini gösteriyor.

Cumhurbaşkanı Hollande’ın 7 bakan ve büyük bir heyetle yaptığı Türkiye ziyareti, Fransa’nın politikasını yumuşatmak niyetini mi gösteriyor?

*

Önce küresel konjonktürün üzerinden -şöyle, kısaca geçilmelidir; ABD’nin finansal krizi ardından gelişmiş ülkelerin zengin patronlarının bir türlü merhamete gelmemesi üzerine üretimin nasıl canlandırılacağı,istihdamın nasıl arttırılacağı konularında kamu müdahaleleriyle devletin likidite sağlamasının ötesinde, BM örgütünü de revize edecek küresel bir çözüm gelişiyor:

*

Dünyada kişi başına milli geliri belli seviyeye ulaşan gelişmekte olan ülkelerin teknolojik olarak gelişmemiş üretim biçimine bağlı kalmaları ve yurtiçi aktivitelerinin eksikleri, bu ülkelerin gelişmiş ülke kategorisine ulaşmalarını olanaksız kılıyor.

Sadece küresel mal talebinin ve küresel büyümenin en önemli motoru ve dünyanın ikinci ekonomisi olan orta gelir düzeyli Çin’e şans tanınıyor.

Çin’in gelecek 15 yılda ortalama 5-6 oranında büyümesi halinde kişi başına gelirinin 20 bin dolar gibi yüksek bir düzeye çıkabileceği hesaplanıyor -ki, bu küresel büyümenin de başlıca çaresi olarak görülüyor.

O yüzden, teknolojik ilerlemesiyle siyasi ve ekonomik gücünü konsolide edeceğini planlayan ABD -bir taraftan, küresel istikrar için Çin’i markajda tutarken -öte taraftan,gelişmekte olan ülkelerin gelişmiş ülke kategorisine ulaşamayacaklarından yararlanıyor…

*

Tek küresel sistemde yer alan ve onun çevresinde birbirine bağlı yapıda ve ilgileri farklı ülkelerin genel ekonominin gündemi içinde benzer yaklaşımlarda değil,kendilerine en uygun seçeneğin yükümlülüklerini üstlendikleri yeni liberal dünyayı ve yeni bir BM’i öneriyor.

Mesela, ABD ve Rusya kutupları arasındaki ülkelerin birbirlerinin çabalarını gölgelemek yerine birbirlerini tamamlayıcı politikalar geliştirmesine, ayrılıklarını müzakere ve barış görüşmeleriyle çözmesine,istikrara ve büyümeye fırsat tanınıyor.

*

ABD’nin küresel, Rusya ve Çin’in bölgesel liderler olarak bir büyük savaşa yol açmadan Suriye’de iç savaşın yayılma olasılığının önüne geçilmesi,Ortadoğu ülkelerinin kendi ekonomik ve demokratik kriterlerinde olgunlaşması ve ekonomilerinin bağlı olduğu petrol ve gaz akışının Hürmüz Boğazı ve Doğu Akdeniz su yollarından serbest olarak yapılması öngörülüyor.

Teminen küresel büyüme yolunda İsrail-Filistin arasında barış,Suriye iç savaşının önlenmesi ve yeni Suriye’nin kurulmasından -giderek,diğer sorunların çözülmesi yolunda Batı ve Rusya arasında yeni bir stratejik müttefiklik gelişiyor.

Bu küresel barış, istikrar ve gelişmeye katkı sağlamak iddiasıdır, yeni bir uluslararası hukukun BM merkezinden küresel sistem ağlarına yansıtılmasıyla yeni bir statünün oluşturulacağı anlamına geliyor.

*

Yeni dünya statüsünün oluşturulmasında başta Ortadoğu’da gerginliğini tırmandıran, uluslararası tehdit unsuru da olan ideolojik İslamcılık ile mücadele önemli bir eşiği oluşturuyor.
İşte, Mısır’da Müslüman Kardeşler örgütü tasfiye edilmektedir, bir çok İslam ülkesinde aşırılar ile mücadele sürüyor.

Türkiye’de de Başbakan Erdoğan ve Fethullah Gülen’in İslam ülkelerinde tüm müslümanların haklarını savunan dini bir çekirdek olmak kaydıyla,bir İslamcı kadro hareketiyle Türk Milleti çerçevesinde devletin elit kadroları tüm yapılardan silen, hareketini kısıtlayan ekonomik dengeleri yeniden düzenleyen ve devleti Osmanlı’nın İslam toplumlarındaki siyasal kültürün kurumları ve kültürel kodlarının sözde çağdaşlaşmasına yönelik politikalarıyla kurumsallaştırdığı, İslamcı Cihad’ı besleyen yapının ve öğretisinin tasfiyesinde yavaş-yavaş sona geliniyor.

Nitekim Başbakan Erdoğan ve Fethullah Gülen kaybettikleri bir savaşı sürdürürken,Türkiye-bu yüzden, bir fetret dönemi yaşıyor.

*
Sömürgeci geçmişinden dolayı Fransa’da çok sayıda ve çoğu alt sınıflara mensup Müslüman yaşıyor, çok sayıda genç Müslüman hızla militanlaşıyor, bazısı İslamcı siyasetin daha radikal unsurlarına kayıyor.

Bu durum pek çok Avrupa ülkesinde ve ziyadesiyle Fransa’da sadece yabancı düşmanı aşırı sağ grupların değil seküler çevrelerin de siyasi tepkisine neden oluyor.

Bu çerçeve ve yeni bir uluslararası hukukun BM merkezinden küresel sistem ağlarına yansıtılmasıyla yeni bir statünün oluşturulmak üzere olduğu bu dönemde, Fransa uluslararası arenada kendisini çok aktif bir şekilde var etmeye çalışıyor.

*

Fransa İslamcı düşmana karşı diğer Batı’lı ülkelerden daha katı ve sertdir.

Libya’ya müdahale eden Batılı güçlere öncülük ediyor,Suriye’de Esad karşıtlığında Batılı ülkelerin en ateşlisi olarak sivriliyor.

Mali’de silahlı İslamcı hareketleri durdurmak için tek taraflı müdahalede bulunuyor,Orta Afrika Cumhuriyeti’nde düzeni sağlamak için asker gönderiyor.

*

Cumhurbaşkanı Holande kamuoyu desteğini -öncelikle, Fransa’nın yeniden başrol üstlenebileceği tek bölge gibi görünen Afrika’daki siyasetinden alıyor.

Afrika’da rekabet esas olarak ABD ile Çin arasında yaşanmaktadır,ama Fransa Afrika’da eski sömürgeleri üzerinde azalan etkisini korumanın çabasını sürdürüyor.

Fransa Senatosu’nun Afrika politikasıyla ilgili "Afrika geleceğimizdir" başlıklı raporunda Fransa’nın Afrika ile ilgili uzun vadeli bir stratejisinin olmadığının altı çizilmekte ve Çin’in yükselişine dikkat çekilerek,"Çıkarlarımızı savunmak için Çin karşısında yeniden yapılanmaya gitmeliyiz" deniliyor.

Çin’in, 2007 yılında Fransa’yı geride bıraktığını, 2009’dan itibaren Afrika’nın birinci ticari ortağı durumuna geldiğini, 2000 yılında 10 milyar dolar olan ticaret hacmini 2012’de 150 milyara çıkardığına dikkat gerekiyor.

*

Cenevre II Konferansı öncesinde Suriye Cumhurbaşkanı Esad, Fransa bölgenin eski sömürge güçlerinden olsa da " 2000 yılına kadar Fransa ile ilişkimiz Fransa’nın ABD’nin isteğiyle Ortadoğu politikasını değiştirme girişimiydi, bir dostluk ilişkisi değildi. Bir zamanlar Avrupa politikasını yürüten Fransa başta olmak üzere Avrupa’nın Suriye’nin geleceğinde en ufacık bir rol oynama yeteneğinde olduğunu düşünmüyorum" derken, Fransa’nın Ortadoğu’da üstlenebileceği rolü çiziyor gibidir, fakat;

*

Fransa’da "Ermenistan, Fransa’nın kız kardeşidir" söyleminin de çok güçlü olduğu hatırlanmalıdır.

Nitekim Fransa’da soykırımı inkâr edenlerin hapis cezası verilmesi tasarısının yasallaşmasıyla Ermenistan’ın hem Türkiye hem de Azerbaycan’dan toprak talebinden yükselen saldırgan siyasetine verilen prim ve yarattığı tehdit algısı, Dağlık Karabağ Sorunu’nun çözümü konusunda oluşturulan Minsk Grubunda Fransa’nın eşbaşkan olmasına rağmen beklentileri karşılayabilir hiç bir girişimde bulunmayışı ve Soykırım Yasası; Ermenistan’ı Fransız ekonomik ve siyasi gücünün Trans-Kafkasya’dan Ortadoğu’ya akmasında merkez hale getiriyor.

*

Tam da Cumhurbaşkanı Holand’ın Türkiye’ye ziyareti öncesi Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi ve Batı Ermenileri Ulusal Kongresi 1915’de Ermenilere karşı işlenen suçların telafisinin iç sorun olarak ele alınmasına ilişkin bir dizi -işte, "Gayrimüslimlerin vatandaşlıktan çıkarılma kararları iptal edilerek vatandaşlık hakları iade edilsin: İsteyenlere TC nüfus cüzdanı ve pasaportu verilsin: Tarihsel topraklarına dönmek isteyenlere izin verilsin: Osmanlı tapu kayıtları herkese açılsın: Askeri arşive erişim sağlansın: Başbakanlığa bağlı çalışan, "Asılsız Soykırım İddialarıyla Mücadele Koordinasyon Kurulu" lağvedilsin: Soykırımın inkârına yönelik yürütülen faaliyetlere son verildiği deklare edilsin: Bunlar için 2014 Başbakanlık bütçesinden ayrılan pay iptal edilsin" taleplerinde bulunuyor!

*

Fransa, insan haklarına saygı gösteren siyasi hareketlerin destekçisi görüntüsünde Kürtlerin de teşvikçisidir.

Fransız Dışişleri Bakanlığı mütemadiyen AB Komisyonlu ilerleme raporlarında Türkiye’nin azınlıklara saygı konusunda ağır sorunlarına,demokratik açılımın henüz sonuç vermediğine işaretle Kürk kökenli nüfusa yönelik politikaların sıkı takipçisi olduklarını gösteriyor.

*
Fransa’nın Cenevre II Barış Konferansı ve ilerleyen süreçte Rojava’da Kürtlerin pozisyonuna dair alacağı tavırda yine teşvikçi olacağı açıktır.

Kürtler üzerinden bölgeye adım atmak üzere Fransa hükümetinin elinde Kürt halkının yaşadığı coğraflarda haklarının tanınmasında çok önem taşıyan 2013’de Paris’te PKK’lı üç aktivistin katliamı ile ilgili Kürtleri memnun edecek, Türk hükümetini köşeye sıkıştıracak kimi bilgiler olduğu düşünülüyor.

Le Figaro gazetesi ziyaret öncesi bu konunun Fransız Cumhurbaşkanı’nı meşgul ettiğini yazıyor.

*
Başbakan Erdoğan ve Gülen Cemaati’nin paralel devletinde Türkiye fetret dönemindedir…

28.1.2014

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Ahmet Kılıçaslan Aytar : CENEVRE II SÜRECİ VE ROJAVA KÜRDİSTANI

Haziran’da Kuzey İrlanda/Enniskillen kentinde toplanan G8 Zirvesi’nde liderlerin, "Geçici bir yönetimi sağlayacak Cenevre sürecini desteklemek; Irak’tan dersler çıkararak devletin temel kurumlarının geçiş sürecinde korunmasını sağlamak; Suriye’yi teröristlerden ve aşırılık yanlılarından arındırmak için çalışmak; kimyasal silah kullanımını önlemek; Sünni, Şii ya da Alevi değil tüm Suriyelilerin onayını alan bir Suriye hükümetini desteklemek" kararları doğrultusunda İsviçre’de Suriye konulu Cenevre II Barış Konferansı karmaşık bir süreçle ilerliyor.

*

Bu kararları Suriye Hükümeti; anayasal,kanuni ve meşru sorumluluk olarak güvenliğin tesis edilmesinde birinci derecede kendisinin sorumlu olduğu, Suriye’nin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü için BM garantisinde savaşan silahlı güçlere her türlü lojistik veren devletlerin desteklerini kesmesi,sınırların denetimi için bir mekanizmanın oluşturulması gerektiği,
Böylece ulusal bir misak çerçevesinde egemenlik,bağımsızlık,toprak bütünlüğüne tutunan bir konferans ile Suriye’nin siyasi geleceğinin resmedilmesi,ancak Suriye toplumunun tüm bileşenlerinin temsil olacağı genişletilmiş bir hükümetle yapılmasının formatında, Muhalifler; Cenevre II Barış Konferansıyla geçiş yönetimi kurulduğunda Esad ve arkadaşları yönetimde olmamalıdır, muhalefetin temsilini Ulusal Koalisyon yapmalı, seçimi geçiş yönetimi ve uluslararası gözlemciler tarafından yapılmalıdır formatında anlıyor…

*

Ne ki, ABD Dışişleri Bakanı J.Kerry ile birlikte Konferans’ın hamisi olan Rusya Dışişleri Bakanı S.Lavrov "Cenevre antlaşmasında birilerinin gitmesi gerektiğinden bahsedilmiyor. Belgede Suriyeliler için geçiş döneminin ortak kabul edilebilir içeriği ve parametreleri konusunda uzlaşıya varılmasından bahsediliyor.. Yine belgede Suriye toplumunun kurumlarının korunması gerektiği belirtiliyor.

Bu önemli bir konudur. Düzenin korunması gerekliliğini ve bunun için mevcut yönetim kurumlarının korunması dışında metot olmadığını herkes anlıyor.

Suriyelileri, kendi aralarında anlaşmaları için itiyoruz. Belki bu kulağa yeterince naif gelebilir ama gerçekten de başka bir yol yok.

Masaya madde 1; birileri gidiyor, madde 2; birileri geliyor gibi planlar koymak mümkün değil. Bu hiçbir yerde iyi sonuçlar getirmeyen toplum mühendisliğidir" ifadesiyle, Cenevre II Barış Konferansının eksenini belirliyor.

*
Konferans’ın siyasi ve pratik adımlar gerektiren başlangıcına basit -mesela,esir değişimi ya da insani yardım konuları alınmış -mesela, Suriyeli muhalif Kürt gruplar davet edilmemiştir.
Dışişleri Bakanı S.Lavrov,bir süre sonra CenevreII katılımının genişletilmesi ve Kürtlerin de görüşme sürecine katılması gerektiğini söylüyor.

Bu durum Türkiye’yi çok rahatsız edecek bir sürecin yavaş yavaş yaklaşmakta olduğunu gösteriyor.

*

Kürtler Türkiye, Irak, Suriye ve İran’da birbirinden bağımsız bir strateji uygulamaktadır.

Uzun vadede Büyük Kürdistan amacında Türkiye,Irak,Suriye ve İran Kürtlerinin ortaklığı ve birliktelikleri hedefleniyor.

Bu hedefin altında bulundukları ülkede öncelikle siyasal statü kazanabilmek için terörden-barışa evrilmeyi ve toplumsal mutabakatı sağlamaya çalışıyor,siyaset yapmanın özgürlüğü arıyorlar.

Yaşanılan ülkede örgütlenerek demokratik anayasa, ulus, vatan ve siyaset taleplerinde bulunuyorlar.

*

Kürtlerin bu stratejisini Abdullah Öcalan’ın "ABD Ortadoğu’da ve Kafkasya’da Türkiye ve İsrail’in desteğini alabilmek için Kürtlerin kültürel soykırımına destek veriyor, fakat Türkiye tarafından tümden ortadan kaldırılmasına da izin vermiyor. ABD Kürt’e kaçmak için Kuzey Irak’ta açık bir kapı bırakmıştır. Hem Türkiye’yi hem de Kürtleri böylece kendine bağlı hale getirmiştir" ifadesiyle açıkladığı rota belirliyor -öncelikle, Irak Kürt Yönetiminin birliği-dirliği öne çıkarılıyor!

*

Şırnak/Beytüşşebap’da belediye başkan adayının konvoyunu bekleyen BDP’liler, TSK’nın sınırdaki birliklere giden askeri konvoyuna sarı, kırmızı yeşil flamalar sallıyor, "Yaşasın Başkan Apo" sloganları atıyor.

*
Bu sırada Başbakan Erdoğan çok büyük yolsuzluk, rüşvet iddialarıyla ilgili soruşturmaların kendisine ulaşabileceği ihtimaline karşı soruşturmaların yasalara ve hukuka uygun biçimde yürütülmesini önlemek ve olayın üstünü örtmek için elinden geleni yapmaktadır.

Türkiye AKP’nin devletleştiği, Gülen cemaatinin derin devlete yerleştiğine dair ifşaatlarla sarsılıyor.

Şaşkınlık ve panikle Erdoğan cemaat kadrolarına tasfiye uygularken parti devleti ile derin devlet unsurlarını birbirinden ayrıştırıyor -bu suretle,iktidarının dayandığı ve kendi dünyası paydaşları üzerinde oluşturdukları "Milli İrade ve Hukukun Üstünlüğü" ilkeleri üzerinden meşruiyet dayanaklarını tüketiyor.

Erdoğan -bir yandan da, Suriye Devletine karşı izlediği proaktif siyasette BM’nin temsil ettiği uluslararası hukukun hilafına diğer bir devletin sınırlarında savaş çıkarmak benzeri suçlarla itham edilmenin, sınırda muhtemel bir Suriye Kürt Yönetimi bölgesinin oluşmasına neden olmanın baskısındadır -sonuçta,Türkiye tarihinin en büyük krizini yaşıyor…

*

İşbu hükümet; enerji ihtiyacını çeşitlemek,ucuz enerji bulmak ve doğudan batıya enerji köprüsü kurarak ayrı bir stratejik önem kazanmanın hesaplarını öne çıkararak Kuzey Irak Kürt Bölge yönetimine zenginlik teklifiyle petrol almaya hazırlanmak görüntüsüyle, Hem,Irak Kürt Yönetimiyle stratejik ortaklık kurarak ekonominin gücü ve İslamcı siyaset doğrultusunda Türkiye, Suriye,Irak ve İran Kürtleriyle Kürdistan sorununu engelleyecek özel ve anlamlı ilişkiler geliştirmeyi, Hem de petrol ticareti vasıtasıyla Irak Anayasası’nda Kürt Yönetimi sistemine dahil olmayan yerleşim alanlarının ve Musul-Kerkük sorununu bağlayan durumun netleşmesini öngören,Irak Merkezi hükümeti ile Kürdistan Federe Devleti arasındaki sınırı belirleyen 140.maddesine el atarak oluşacak karanlıkta Cenevre II Konferansını tıkamayı hedeflemiştir.

Esasen Mesut Barzani 140. maddeyi uygulamaya çalışmaktan çok bunu ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi ve İsrail yararına Kürt Hareketinin terörizmden demokratik siyasete evrilmesi için kullanmaktadır -nitekim,Erdoğan’ın hedeflediği siyaset Mesud Barzani’nin kıvrak siyaseti, ABD ve Irak Merkezi Hükümetinin çabalarıyla sonuçsuz kalmıştır.

*

Barzani siyaseti o kadarla kalmamış, Cenevre II Konferansı öncesinde Suriye Kürtlerinin yönünü terörizmden demokratik siyasete çevirmiştir.

Bu suretle Kürt siyaseti yeni Suriye kurulması sürecine -hem, Şam hükümetine karşı -hem de,uluslararası çevrelerde iltifat göreceği biçimde güçlendirilmiş oluyor.

Barzani Suriye’de yönlendirdiği El-Parti, Yekiti, Azadî’den oluşan Siyasi Birlik diğer partileri bastırarak Kürt Yüksek Konseyi’ni (DBK) feshetmiş ve PYD’nin kurduğu Kürt Demokratik Özerk Yönetimini reddederek Cenevre II Konferansına Suriye Ulusal Koalisyonunda iki dandalye ile katılıyor.

*

Fakat geri planda Suriye’ye karşı dış güçlerin -hem,Hatay-Halep arasında güvenlikli bölge oluşturulmasını engellemek -hem de, kendine yakın gruplarla Türkiye-Suriye sınırında bir güvenli bölge oluşturmasında,Esad’ın Rojava’daki konumlamasını "vatan savunması " olarak adlandırdığı PKK/PYD’ e bağlı Kürtler; Süryaniler, Asuri ve Araplarla birlikte Rojava’nın üç kantonundan ilkinde Ciziré Kantonunda Demokratik Özerk Yönetim ilanı ardından,27 Ocak’ta Kobané Kantonunda özerk yönetimi ilan etmeye hazırlanıyor.

Cenevre Konferansına, "Kürtlerin burada bir yürütmesi ve kurdukları bir sistem var" mesajı geçiliyor.

*

Konferans, Türkiye Cumhuriyeti’nin ideolojik karakterini belirlediği ve buna göre siyasal ve toplumsal yapılanmasını şekillendirmeye giriştiği ilk yıllardan beri her zaman etkilerini çözümde değil çözümsüzlükte ortaya çıkaran olumsuz yüzüyle İslamcılık ve Kürtçülük yüzünden Türkiye’nin üzerine üzerine geliyor.

26.1.2014

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: