Etiket arşivi: AK Parti

AK PARTİ DOSYASI /// Zaman Gazetesi yazarı Mümtazer Türköne : “Ak Parti oyları satın alıyor”

Zaman Gazetesi yazarı Mümtazer Türköne Ak Parti’nin oyları satın aldığını iddia etti. Mümtazer Türköne Ak parti oyları satın alıyor dedi. Ak parti oyları satın mı alıyor?

Hükümet ve Fettullah Gülen Cemaati arasındaki kavga devam ediyor. Fetullah Gülen Cemaatinin yayın organı Zaman gazetesi hükümete attığı manşetlerle, köşe yazılarıyla ve haberlerle hergün yükleniyor. Bu sefer köşe yazarı Mümtazer Türköne’den bir iddia geldi.

AK Parti oyları satın alıyor! Bu suçlama yıllarca muhalefet partileri tarafından dile getirilmişti ancak bu defa Zaman gazetesi yazarı Mümtazer Türköne’den geldi. Türköne bu defa AK Parti‘nin seçim yardımlarını hedef almakla kalmadı AK Parti‘nin yalnızca bunun için, oy satın alma odaklı dev bir fon oluşturduğunu iddia etti. Türköne’ye göre bunun adı, milli irade hirsızlığı!

Başbakan’ın son zamanlarda fetiş haline getirdiği “millî irade”ye, sandık dışından gelen müdahaleleri “hırsızlık” olarak nitelemesi manidar.

Askerî vesayet döneminde bu müdahalelere “gasp” adını vermiştik. Hırsızlığı gasptan ayıran, punduna getirip gizli-saklı ve kimseye çaktırmadan yapılması. Siyaset büyük ölçüde yoğunlaştırılmış ekonomi olduğu için ikisinin de amacı halka ait ortak zenginliğe el koymak olunca, benzetme yerine oturuyor. Başbakan’ın “gasp” yerine “hırsızlık” teşbihi, zihninin yolsuzluk soruşturmaları ile meşgul olduğunu gösteriyor. Yine de benzetmesinde bir yanlışlık var; çünkü bizatihî yolsuzluk soruşturmaları “millî irade hırsızlığı” suçunu konu ediniyor.

Hafta sonu ana memleketim Ankara Çubuk’ta idim. Çarşı’da ayak üzeri konuştuğum MHP belediye başkan adayı Hayati Hoca’nın çevresindekilerden biri, bu “millî irade hırsızlığı”nın somut karşılığını anlattı.

8 bin haneye “seçim yardımı” gideceğini duymuşlar. Bir başkası rakamın 12 bin olduğunu öne sürdü. Her seçimde gündeme gelen bu iddiayı bu sefer yolsuzluk soruşturmaları ile birlikte düşünmemiz lâzım. Soruşturmalara dair ortaya sökülüp saçılan bilgi kırıntıları, BAŞBAKAN’IN SEÇİM KAZANDIRACAK DEV BİR FONU VAR

Başbakan’ın dev bir havuz sistemi oluşturduğunu gösteriyor. Devlet rantı üzerinden oluşturulan bu fon kritik yerlerde seçim kazandıracak kadar büyük. Kamu kaynakları ile işleyen siyasî patronaj, öncelikli olarak oy satın almayı hedef edinir.

AK Parti bugün kendisini destekleyen tarikat ve cemaatlere işte bu kamu kaynaklarını cömertçe aktardı. Hayır işleri için ihalelerden komisyon almaya şer’î cevaz veren fetva sahibinin, aynı zamanda cemevlerinin ibadethane statüsünde olmadığına fetva veren kişi olması tesadüf olabilir mi? Birini devlet üzerinden iktidara bağlamış, öbürünü de iktidara yakın olmadığı için devletin uzağına göndermiş oluyorsunuz. Bu şer’î cevazları sadece sandığa yansıyan somut kısmıyla yorumlamayı deneyin. Karşımıza çıkan bir demokrasi usulsüzlüğü ve yolsuzluğu değil mi? Tam da Başbakan’ın “millî irade hırsızlığı” dediği şey. Doğru: Bu hırsızlık mutlaka engellenmeli.

Reklamlar

BELEDİYELER DOSYASI /// AK Parti Şişli Belediye Başkan adayı Mukadder Başeğmez : ‘Sarıgü l Şişli’de dev borç bıraktı’

AK Parti’nin Şişli Belediye Başkan adayı Mukadder Başeğmez A Haber TV’de canlı yayınında çarpıcı açıklamalar yaptı.

AK Parti’nin Şişli Belediye Başkan adayı Mukadder Başeğmez A Haber TV’de canlı yayınında çarpıcı açıklamalar yaptı.

O ARTIK ŞİŞLİ’DEN GİTTİ

Şişli Belediye Başkanı ve CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Mustafa Sarıgül ile ilgili soruya " O artık Şişli’den gitti" yanıtını veren Başeğmez iddialı konuştu.

ŞİŞLİ BELEDİYESİ’NDE DEVASA BORÇ

Şişli Belediyesi’ni yaklaşık 380 Trilyon lira borçla devralacaklarını söyleyen Mukadder Başeğmez "Artık biz geliyoruz.

Şişli Belediyesi’ni 380 Trilyon lira borçla devralıyoruz. Önemli değil, bu borcu niye yaptınız, niye ödemediniz diye sormayız, geliriz o borcu da öderiz ve hizmetin alasını yaparız" diye konuştu.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın Dünya Belediyeler Birliği Başkanlığı ve BM Genel Sekreteri Ban-Ki Moon’un danışma kurulunda yer alan önemli bir isim olduğunu belirten Mukadder Başeğmez " Sayın Başkanımız Kadir Topbaş’ın tecrübesi ve ürettiği hizmetler ortada…

Sayın Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan da Başkanımız Sayın Kadir Topbaş’a en büyük desteği veriyor. Denizi yararız, dağları deleriz, Şişli’ye en büyük hizmetleri getiririz" şeklinde konuştu.

"KAMUYA EN FAZLA ZARARI VEREN KURULUŞ ŞİŞLİ BELEDİYESİ"

Mukadder Başeğmez’in Sarıgül yönetimindeki Şişli Belediyesi ile ilgili olarak dikkat çektiği borç yükü daha önce de gündeme gelmişti.

CHP’li milletvekillerinin TBMM’ye verdikleri soru önergesi sayesinde "Kamuyu en fazla zarara uğratan kuruluşun" Şişli Belediyesi olduğu ortaya çıkmıştı.

AK PARTİ DOSYASI /// AK Parti’den İstifa Eden Muhammed Çetin : Yeni İstifalar Olacak

AK Parti’den istifa ettiğini açıklayan İstanbul Milletvekili Muhammed Çetin, "Birçok arkadaşımın aynı şeyi yapacağını çok yakında göreceksiniz" dedi. …

Ak Parti Merkez Yürütme Kurulu’nun "partiye zarar verdiği, parti içinde fitne yaratan konuşmalar yaptığı" gerekçesiyle kesin ihraç istemiyle tedbirli olarak Müşterek Disiplin Kurulu’na havale ettiği İstanbul Milletvekili Muhammed Çetin, düzenlediği basın toplantısıyla istifasını açıkladı.

"BİR ÇOK ARKADAŞIM AYNI ŞEYİ YAPACAK"

İstifasının ardından basın mensuplarının karşısına geçen Muhammed Çetin, çarpıcı açıklamalarda bulundu. Yolsuzluk ve adaletsizlik karşısında Ak Parti’de daha fazla kalamayacağını belirten Çetin "Bir çok arkadaşımın yakında aynı şeyi yapacağını göreceksiniz. Birçok arkadaşımın aynı şeyi yapacağını çok yakında göreceksiniz. Ak Parti’de bizi konuşturmadılar. Kimseyle temasta bulunmadım. İçerdeki hazımsızlığı biliyorum. Çok kimse rahatsız. Bunlar içerde konuşuluyor. Yakında hepsi patır patır dökülür. Bundan sonra özgürüm. Bol bol konuşuruz" dedi.

İşte Çetin’in açıklamarından satırbaşları;

Hukukun serbest kalması karşısında sessiz kalmak mümkün değil. Birçok arkadaşımın da aynı şeyi yapacağını göreceksiniz.

"KİMSEYE YARANMA DURUMUM YOK"

Ben hep kör noktaya oturdum, en arkaya. Kameralar beni çekemiyordu. Görme, görülme, kimseye yaranma durumum yok. Vazife verilmedikçe konuşmadım. Ülkemi, partimi hep savunmuşumdur. Söylenen şeyler cut and paste şekliyle birleştirilmiş şeyler. Koskoca camiaya tırpan saplanınca hızını alamayıp kendine de saplıyordur. Bir arkadaş o malum toplantıda ismini biliyorsunuz dedim ki ‘Yürütülmekte olan bir savcıya diyorsun ki ölen savcının sonu gibi olacak diyorsun, bu başka bir şeydir’

"BU BİR İNTİHARDIR"

Bu bir intihardır. Millet 2 şey anlar. Ya senin de o yolsuzluklarda ismin vardır. Hiç kötü niyet yok. O da ayağa kalktı, 20-30 kişinin duyacağı şekilde ‘’O savcı ya da hakim 10-15 senelik arkadaşım. İzmir’de liman hadisesi başlayınca ‘kimler tutuklanacak isimler ver’ dedim. Savcı da olur mu öyle şey dedi. O arkadaş da ‘biz arkadaşız versene dosyayı’ diyor. Bu cevaba kızıp o tweeti attım’’ dedi herkesin içinde.

"BAKTIM BURADA İYİ OLAMIYORUM"

O soğuk günlerde ayaklarım üşüdü, 2 gün rapor aldım. Sandılar ki ben haşhaşi konuşmasından sonra gidiyorum. Baktım burada iyi olamıyorum. Uçağa bindim İstanbul’a gidiyorum. Bir indim bir sürü arama olmuş. Beni göremedikleri için tahmin etmişlerdir dedim arayanlara. Biraz sonra Emre Uslu aradı. Ben de o da ABD’deydim. Oradan tanışıyoruz. Habertürk ve TRT’de geçiyor dedi. Parti ciddiyeti varsa önce beni ararlar dedim. Danışmanımı aradım. Hocam yok böyle bir şey dedi. Akşam 17.05’de iki arkadaşın dilekçesi var diye haber geldi. Bu akşam da istifa edeceğim. O 3-5 yandaşa istifa edecek diye haber geliyor ben hiçbir şey açıklamadan

"GÜLEN’LE İSTİFAYI KONUŞMADIM"

Fethullah Gülen’le görüşmem olmuştur, istifa etmem ya da siyasi şeylerle ilgili konuşmam olmadı. Konuşmam da. Gülen’i tanımıyorsunuz da.

"BU KADAR KALMAMA NEDEN OLAN GÜLEN’DİR"

Hocaefendi kimsenin şahsi tercihlerinin önüme geçmez. Onunla istişare ederseniz şahsi düşüncesini söyler. Benim bugüne kadar kalmama vesile olan Hocaefendidir.

AK PARTİ DOSYASI /// ESKİ KÜLTÜR BAKANI ERTUĞRUL GÜNAY : AK Parti eski Türkiye’ye teslim oldu

Ertuğrul Günay

AK Parti ile yollarını ayıran Ertuğrul Günay iktidardan yana hayli dertli çıktı: “Seçmenine ‘göbeğini kaşıyan adam’ muamelesi yapıyor. Tek parti CHP’sini taklit etmeye başladı. Yeni bir mağduriyet için neredeyse muhtıra isteyecekler.”

Ertuğrul Günay’ın AK Parti’den ayrılması, Başbakan’ın aynı günde üç miting yaptığı zamanlara denk geliyor. Tesadüf tabii! Daha düne kadar bakanlar kurulu üyesi olarak AK Parti çatısı altında olan Günay’ın hangi süreçte partisinden istifa ettiğini biliyoruz. Zaten onun hikâyesi ve söyledikleri daha düne kadar AK Parti etrafında oluşan demokratik birlikteliklerin darmadağın olmasıyla ilgili ortak bir ton taşıyor. O sosyal demokrat çevreden bir isim ama pek çok çevrenin yaşadığı serüvene ayna tutuyor hikâyesi. Ertuğrul Günay, Cumhuriyet Mitingleri dalgasında katıldığı AK Parti’den, havaalanı mitingleri sırasında koptu. “Bu halk bu kadar da korkutulmaz ki arkadaş!” diyor. Korkutma esaslı bu mitingler ve zamanlamasını manidar bulduğumuzu kaydederek, Günay’ın söylediklerine odaklanabiliriz şimdi!

–Aslında işler yolunda gidiyordu değil mi? Ne oldu, ne değişti?

Üçüncü seçimde oyların artması partinin tepesindeki kadroya giderek kibre dönüşen bir özgüven verdi. Sanıyorum ki, daha önce farklı toplumsal kesimleri, farklı siyasal arayışları olan insanları bir arada tutma konusunda ihtiyacı çok da hissetmemeye başladılar. Anayasa değişikliği ile yargının içindeki geçmiş klikler; darbe davalarıyla da ordunun içindeki demokrasiye inanmayan kesimler tasfiye ediliyordu. AK Parti’yi bütünüyle kucaklayan geniş destek gözükünce parti yönetimi fazlaca buyurgan hâle geldi.

–Tersi olması beklenemez miydi? Mesele, vesayet devletine karşı bir meşruiyet ve paydaş üretme sürecinin bitmesiyle mi ilgili?

Üç seçim kazanılınca artık bir meşruiyete ihtiyaç olmadığı gibi bir özgüven oluştu. Özgüven iyi bir şeydir; kibre, aşırı gurura dönüşürse tehlikeli olabilir. Artık farklı toplum kesimlerinin desteğine çok da ihtiyaç kalınmadığına ilişkin bu içerideki fikir değişikliğinin çok çarpıcı örneğini biz 2013 yılının Nisan’ında İstanbul İl Başkanı’nın bir konuşmasında yakaladık. İstanbul İl Başkanı –ki sanıyorum Sayın Başbakan’dan duyduklarını tekrar etmişti- “Bundan önceki süreçte bizim farklı ittifaklarımız vardı, liberaller, demokratlarla; ama bundan sonra kendi öz kadrolarımıza dayanacağız. Çünkü inşa sürecine giriyoruz, artık kendi düzenimizi inşa edeceğiz, bu ittifaklarımız bozulabilir!” diye konuşuyor. Yaşadığımız talihsiz süreci bir anlamda ifşa eden bir konuşmaydı bu.

-Siz AK Parti’nin yeterli bir desteğe erişmesi ile ilişkilendiriyorsunuz bunu. Nasıl yani 2010 Referandumu demokratikleşme ivmesinin geriye sardığı tarih mi şimdi?

Maalesef. Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı getirme, yasakların kaldırılması, 12 Eylül’ün bazı ipoteklerinin kaldırılması, HSYK’da yargıçların kendi yöneticilerini seçmelerine kapı açmak gibi hakikaten demokratikleşme konusunda bazı adımlar attık. Ama sonra çok üzülerek gördüm ki bunlar iktidarın işine yaradığı müddetçe makbul bir değişim olarak görülüyormuş. Yargıçların bağımsızlığı iktidar içindeki bazı defoların ortaya çıkarılmasına döndüğü anda bütün kapılar kapatıldı ve o bütün bağımsızlık, demokratikleşme ve çoğulculuk söylemleri terk edildi.

-Şu anda yaşanan şey bu mu sizce?

Evet. 2010 anayasa değişikliğinin çok içinde olanlardan biriyim. Hem Meclis’te hem de Anadolu’da büyük bir gayret gösterdik. Biz HSYK üye sayısını 22’ye çıkartırken, içlerinden 10 kişiyi doğrudan doğruya 1. sınıf hâkimlerin seçmesine yol açarken, Yargıtay’ın, Danıştay’ın daha özgürce seçim yapmasını sağlarken hakikaten Venedik Kriterleri doğrultusunda daha çoğulcu, daha demokrat, daha bağımsız bir yargı sistemini kurmuştuk. Seçilen insanlar bizim işimize geldi-gelmedi, o ayrı bir tartışmadır. Onu yargı kendisi değerlendirecek. Şimdi ne oldu? 2010’dan bugüne kadar da son derece güzel geldik. Ne emniyetle ne de yargıyla ilgili bir şikâyetimiz vardı. Bazan muhalif toplum kesimlerinin -zaman zaman benim de paylaştığım- itirazları oldu. Ama bütünüyle Hükümet, işin kendisine dayanmasına kadar hiçbir eleştiriye katılmadı.

-Şu anda HSYK’dan cunta-çete olarak bahsediliyor hükümet çevresinde. Daha önceden böyle bir yaklaşım var mıydı?

Bu söylemi çok incitici buluyorum; hükümet çevrelerinin yargı ve emniyetle ilgili bu terimi kullanması kabul edilemez. Çete teriminin kullanılması hukuk devletinin dinamitlenmesidir. Ancak bunu devletin meşruiyetini toplumun gözünde zedelemek için marjinal çevreler söyler. Yanlış örgütlenme olduğunu, yanlış insanlar olduğunu, insanların taraflı davrandığını somut örnekler göstererek anlatabilirsiniz, ama çete demek aynı zamanda devletin meşruiyetine dönük ağır bir ithamdır. Ağır saldırıdır.

-Yapılmakta olan büyük tasfiyenin gerekçesi olarak üretiliyor bu biraz da. Hep çetelerle savaştık demek için!

Siz subjektif olarak böyle bir şeyi kendinize inandırmış olabilirsiniz. Ve sizin gördüğünüz bir rüyaya, bir hayale başka insanları da inandırmaya çalışıyor olabilirsiniz. Amma bir de ortada objektif gerçeklik var. 17 Aralık’ta ortaya çıkan, bugüne kadar İzmir’de ve başka yerlerde yeni ya da yarım bıraktırdıkları soruşturmalarla devam edegelen objektif, çok sıkıntı verici, gerçekten açıklanması akılla, izanla çok zor olan bir tablo var ortada. Bu tabloyu şimdi siz görünmez kılmak için, bir sis bulutunun altında bırakmak için kendinize göre birtakım senaryolar ve hayaller üretirsiniz ama “mızrak çuvala sığmıyor”. Bu izah edilebilecek bir şey değil.

Bakın, Gezi’de böyle bir şeyi denedi hükümet, kısmen başarılı oldu. Gezi’de de tavrım muhalifti. Bazı arkadaşlar bakanlığı bıraktın eleştirmeye başladın diyorlar. Oysa, İstanbul’daki yanlış uygulamalar, proje ve girişimlerle ilgili itirazlarımı Bakanken de, her zaman yüksek sesle söyledim. Gezi projesine itiraz etmiştim, benim dönemimde koruma kurulu reddetmişti. Sonra alelacele bir daha toplayıp yüksek kurula kabul ettirdiler. Ben olsam yine geçmezdi.

Ama olayı doğrudan Başbakan yönetmeye başladı. Gezi, -çok iyi biliyorum ki- başlangıçta AK Partililerin de, mütedeyyin çevreci toplum kesimlerinin de içinde olduğu bir protesto idi. 3. günden sonra inanılmaz bir saldırı ile olay püskürtüldü. Kitlesel boyutlara varan olaylar uzayınca marjinal gruplar işin içine girdi, bir süre sonra kamuoyu önünde olay masumiyetini kaybetti, saptırıldı.

-O marjinal grupların orada olması bir avantaj gibi görüldü herhâlde?

Zaten iktidar onu tahrik etti. Gezi bir kitlenin kendi yaşam tarzı müdafaasıydı. Bu yönüyle Anadolu’yu çok fazla ilgilendirmiyordu. Gezi’dekilere, “Siz yaşam tarzı savaşı veriyorsunuz ama Anadolu’dakiler yaşamaya çalışıyor, onlarla bir duygu bağı kurmazsanız derdinizi anlatamazsınız.”demeye çalıştım.

17 Aralık’tan sonra yaşanan öyle değil. Burada doğrudan doğruya Anadolu insanının yaşamını yakından ilgilendiren somut bir olay var. Uludere’deki insanların acısı. “İki bakanın çocuğuna dokunulduğu zaman devlet ayağa kalktı ama ben çocuklarımın parçalarını torbaya doldurdum, kimsenin sesi çıkmadı.” diyordu TV’de acılı ana..Sabah operasyon oluyor, öğleden sonra operasyonu yapan polisler görevden alınıyor. Bu, dünyanın neresinde görülmüş? Olayın üzerine giden savcıyı alıyorsunuz, savcıyı karalamaya çalışıyorsunuz, her türlü melanete bulaştığı bilinen çevrelerin uydurduğu birtakım iddialarla şimdiye kadar kahraman muamelesi yaptığınız savcıyı karalamaya çalışıyorsunuz.

-Gezi’nin anlatılan gibi olmadığının en yakın tanığıyım diyorsunuz. Siyaseten kazanç elde edildi orada değil mi?

Orada Başbakan olayı çok manipüle etti. İlk günlerde bir şaşkınlık oldu, sonra kısmen toparladı. Marjinal grupların işin içine girmesini Geziciler önleyemediler, önleyemedikleri ölçüde de yıprandılar. Bakın burada bu yok. Burada ne marjinal gruplar var, ne sokakta kitleler var. Burada kutudaki paralar var. Burada birtakım görüntüler, kayıtlar, sesler var. Ve MİT’in raporu var. Şimdi diyorlar ki bunlardan devletin nasıl haberi olmaz! Siz işinizin körü olmuşsanız ve kendinizi her türlü denetimden münezzeh sayıyorsanız, böyle bir kibre kaptırmışsanız, sizin haberiniz olmayabilir. Ama MİT’in önünüze Nisan ayında koymuş olduğu raporu var. İlginç rastlantı, operasyondan 35 gün önce altı twit yazmışım: “Halkın sevgisini kazanmış bir iktidarı ancak kendi içinden yıkarlar.” diye. “Nasıl yıkarlar?” Demokrat Parti’yi içindeki çıkarcılar, tek parti iktidarını/CHP’yi de halka tahakküm eden idareciler aşındırdı. Şimdi bizde ikisi de var. Halka küfreden vali, iktidarın sırtından geçinmeye çalışan tabasbus ehli. Bunlar yıkar bizi dikkat edin.” demişim. Ama siz kendinizi kibrin kalesine öyle hapsetmişsiniz ki, ne MİT’in ikazını duymuşsunuzdur, ne dostlarınızın uyarısını..

-İhaleler üzerinden medyanın dizayn edilişini görüyoruz, nahoş şeyler oluyordu zaten. Peki, sizin için ortaya saçılanlar şaşırtıcı oldu mu?

Bu boyutlarda olabileceğini düşünmüyordum. Beraber hükümette bulunduğumuz arkadaşlarımın temize çıkmasını bütün kalbimle arzu ediyorum. Ama bir çıkar ağının etrafımızda dolaştığını uzun zamandan beri görüyordum. Sayın Başbakan’a başta olmak üzere çoklarına ifade ettim. 2009’da çocuklarım bir mitinge gitmişti. Geldiklerinde ‘Ne gördünüz?’ dedim. “Sabahın soğuğunda insanlar dolmuştu alanlara, Başbakan’ı beklediler, büyük bir heyecanla. Çok yoksul seçmeniniz.” dediler. Çocuklarımdan biri “Onların inançlarını boşa çıkarırsanız çok büyük günaha girersiniz.” dedi. Aynen anlattım bakanlar kurulunda bunu. Seçmenimiz çok yoksul ama otobüsümüz, uçağımız her iktidarın çevresini saranlarla dolu.. Çevremizi hep bunlar sardı dediğimde buz gibi oldu bakanlar kurulu.

-Sonra herhangi bir uyarınız oldu mu?

İstanbul’da 20 küsur ay önce ‘bir rant lobisi ahtapot gibi sarmış İstanbul’u ve ellerini inanılmaz yerlere uzatmışlar, baş edemiyoruz, bunlarla baş etmek için yoğun kamuoyu tepkisine ihtiyacımız var’ demiştim. Ben bunları söyledikçe Başbakan’la bağımız anlamsız biçimde soğuklaştı, giderek koptu.

Siyasetin kaynağı halktır. Gözümüz kulağımız hep halktan olacak. Biz bürokrat değiliz. Siyaset kendi kaynağından koparılıyor; bu kritik eşikte, 320 milletvekili olan bir partide başbakanlık müsteşarı içişleri bakanlığına getiriliyor. Bu devleti halkın önüne koymanın somut bir örneğidir.

Bir siyasi iktidar devletleşmeye başladığı anda yozlaşmaya da başlamış demektir. Halkıyla da karşı karşıya gelmeye başlamış demektir. Bu tehlike 2011’den sonra başladı. ‘Artık hukuku bize engel olmayacak biçimde yeniden düzenlemek lazım. Bizim iktidarımızı muhkem kılmalıyız. Bizim iktidarımıza göre her şeyi yeniden düzenlemeliyiz’ gibi bir bakış açısı çıktı. Bu demokrasi değil. Temel sıkıntı Başbakan’da da birçok arkadaşta da ‘kuvvetler ayrılığı’ kavramının içselleştirilmemiş olması.

-Başbakan iyi bir siyasetçi. Nereden kazanacağını, nereden kaybedeceğini bilir. Devletleşmenin siyasetin altını oyacağını da. Bunu nasıl anlamıyorlar?

Onu çok konuşmayalım isterseniz. O tartışmayı çok tehlikeli boyuta götürür. Çok üzüntüyle söylüyorum. Şu olaylar karşısında Başbakan’ın tepkisini olağan akılla ve iyiniyetle izah etmek mümkün değil.

-Grup toplantılarında böyle meselelerin gündeme gelmesini bekleyemeyiz değil mi?

Partilerin grup toplantıları milletvekillerinin de kürsüye çıkıp konuştuğu, genel merkez yöneticilerinin grup yöneticilerinin cevap vermek ihtiyacı hissettiği, gerçekten danışma ortamları, istişare ortamları olması beklenir. 90’lara kadar da böyle bir özelliği vardı. Ama son yıllarda grup toplantıları liderlerin halka açık birer küçük mitingine dönüştü. Hatta bir ölçüde milletvekilleri üzerinde baskı oluşturma ortamı hâline dönüştü.

-Murat Belge de 27 Mayıs benzeri cuntamsı bir tehlikeden söz etti. Bir tehlike gördüğünüz için mi bunu söylediniz?

Tabii ki bir iktidar anayasa ve hukuk devleti kurumlarını zorlarsa ülkede ciddi bir meşruiyet tartışması başlar. Bu tartışma da zaten demokrasiden hoşlanmayan çevrelerin iştahını kabartabilir. Türkiye, bu konuda sabıkalı. 60-90 arası her dönemde bu tür örtülü, açık, çok kaba veya çok sofistike çeşitli müdahaleler oldu. O yüzden, iktidarın kendi sınırlarını bilmesi, kendi sınırlarını özenle koruması, hukuk devleti ilkesini yeniden inşa etmeye çalışması ve topluma da sağduyu, esenlik, barış konusunda bir yeni yol göstermesini, bir umut aşılamasını çok önemsiyorum. Biz aslında 2002’den bu yana gelirken bir avantaj kullandık; başka partileri beğenmeyenler birinci tercihleri olmasak da bize oy verebiliyorlardı. 2011’e kadar böyle geldik. Yüzde 49 almıştık, her zaman aşağıya inebilecek oran ama biz onun tamamını cebimizde sandık. Geçmiş yıllarda tek parti CHP’sinin bu tür yanlışları vardı. Biz bir anlamda çok reddettiğimiz o 1946 öncesi 38-46 arası CHP’sini, tek parti dönemini taklit etmeye kalkıştık.

-Bu olumsuz değişimler ya da müdahaleler hep tekrar ediliyor, bu neden değişmiyor?

Tekrar ediyor, çünkü Doğu despotizmi diye bir kavram var. Marks’ın bile oturup hakkında makaleler yazdığı bir model var. Biz yukarıdan aşağıya yapılanırız. Batı toplumlarında, şehir devletlerinden iradeyi yukarıya doğru bütünleştiren bir anayasal sistem ortaya çıkarken bizde yukarıdan, devletten aşağıya doğru geliyor. Devlet var önce, biz devletin milletiyiz, milletin devleti değil. Biz geldik devlete, nasıl Kemalist model yukarıdan aşağıya bir insan tipi oluşturmaya çalışıyor ise, tek tip, devleti elimize geçirerek kendimize göre bir insan tipi oluşturmaya, sözde sivil toplum oluşturmaya çalıştık.

-Tamamen toplumun devleti şekillendireceği vaadi ile iktidar olan partinin toplumu şekillendirmeye bu kadar istekli olması tuhaf değil mi?

İşte bu bin yılın geleneği. Belki son seçimde biz 49’a çıkmak yerine 47’den 45’e inseydik biraz daha sınırlarımızı ve frenlerimizi bilebilirdik. Yüzde 58’lik referandumun mirasından gerilere doğru geldik ve 49’da kaldık. Aşırı güçlenme olunca… Başkanlık sistemi tartışmaları sırasında partili başkanlığı savundu bazı arkadaşlar. Biz partili başkanın demokrasilerde doğru bir uygulama olmadığını savunurken ‘İsmet Paşa zamanında var’ dedi bir arkadaş. Şimdi örneği oradan mı alacağız? Sanıyorum ki bunu diyen bugünkü Adalet Bakanı’ydı.

-Müşavirler, devletin faili meçhul cinayet geleneğini işaret ediyor, Ahmet Davutoğlu devlet refleksini hatırlatıyor. Bir milletvekili ölen savcıdan bahis açıyor. Nasıl olabiliyor bunlar?

Mesele şu; siz kendinizin devlet olduğunu hissederseniz, siz 10 yıllık bir partisiniz, devlet ise bin yıllık. Siz kendinizi birdenbire 10 yıllık parti olarak bu bin yıllık geleneğin sahibi ve erki bütünüyle kullanan unsuru olarak görmeye başlarsanız, o geçmişin bütün kötü alışkanlıkları, kötü ilişkileri bir süre sonra size egemen olmaya çalışır.

-Şu anda siyaseti oluşturan bakanlar ya da partinin yöneticileri mi sizce?

Başbakan, danışmanları birkaç yüksek bürokrat yani esas çekirdek hükümet o. Geri kalan da icrada sorumluluk taşıyorlar. Bakanların önüne geçti bürokrasinin tepesindeki bazı isimler. Bu işte devletin siyaseti yönetmeye başladığını gösteriyor. Biz aslında halk adına devleti yönetecektik. Hâlbuki, biz kendimizi devlet sanınca devlet adına siyaseti yönetmeye çalıştık. Müthiş bir dilemmaya düştü AK Parti, o ikilemde yanlış tercih yaptı.

-Daha önceden halktan gelen tepkiyi okuyabiliyor ve yönetebiliyordu. Şimdi ise halkın yerini devlet mi almış oldu?

2007’de hükümeti kurduktan hemen sonra Abant’a yeni anayasa için bir komisyon çalışması yapmıştık. Son derece ülke ve hatta dünya ölçeğinde saygın bilim insanı hukukçular, önemli, ilerici siyasetçiler vardı. Süreç içinde onların tümü uzaklaştırıldılar.

Parti güçlendikçe daha devletçi bir yapı öne çıktı. 12 Eylül’ü desteklemiş bazı arkadaşlarımız şu anda partinin adalet ve hukuk işlerini idare ediyor. Kritik dönemlerde görev yapan bu önemli arkadaşlarımız şimdi niye yok?

-Yol arkadaşlığının bitişi ve sonrası nasıldı peki?

Başbakan ‘onlar gitmedi, biz attık’ dedi. Ben de, ‘size yeni yol arkadaşlarınızla başarılar dilerim’ dedim.

-Tepki aldınız mı peki, parti çevresinden?

Ayrıldıktan sonra itibar ettiğim tanıdığım bildiğim çevrelerden hiçbir olumsuz karşılık gelmedi. Biz, Millî Görüş çekirdeğinden gelmeyenler daha büyük sorumluluk üstlendik, biz demokrasi için umut gördüğümüz bir harekete destek verdik. Bizi güç durumda bıraktılar. Bu kirlilik söylentileri, bu baskı yöntemleri, bu antidemokrat davranışlar… Biz AK Parti’ye oy vermesi mümkün olmayan pek çok çevreden buraya oy taşıdık, bizi o insanlara karşı mahcup etmeyin, dedik. Anlamadılar. Biz buraya gelirken Cumhuriyet Mitingleri yapılıyordu. Biz o Cumhuriyet Mitinglerinin korku balonunu söndürdük. Nasıl o gün halkı hayalî düşmanlarla korkutmak için mitingler yapılıyordu, şimdi de yine korkutmak için miting yapıyorsunuz, dedim. Ona da karşıydım, buna da karşıyım. Bir toplum korkutulmaz sürekli.

-7 Şubat, Gezi, yolsuzluk davası ile ilgili sürekli ‘darbe’ olduğu söyleniyor. Bu meşruiyet üretme gerekçesi mi?

Bence bu bir çaresizliğin ifadesi. Bundan sonra aklı başında hiç kimse iktidarın bu savunmalarına inanmayacaktır. Çünkü iktidar aşırı bir merkeziyetçilik üretmeye çalıştı. Merkeziyetçiliği çoğulculaştırmaya, kırmaya çalışan her girişimi kendine karşı bir düşmanlık olarak algılıyor. Ama artık bu yalancı çoban hikâyesine dönmeye başladı. Bu söylem kimseyi inandırmıyor. Korkarım ki bu iktidar kendisine karşı olan her şeyi gayrimeşru sınırlara itmeye çalışıyor ama bir süre sonra iktidarın meşruiyetinin sorgulandığı bir noktaya getirecektir ki, o eşiğe geldik. Çok üzüntüyle söylüyorum. Yargı ve emniyetle ilgili son düzenlemeler, üstelik bunun bir yolsuzluk tartışmasından sonra ortaya çıkmış olması, iktidarın meşruiyetini ciddi bir biçimde sorgulanır hâle getiriyor. Hem iktidar için hem bütün siyaset hem de Türkiye için bir talihsizliktir.

-Bakanken de paralel, çete değerlendirmelerini duydunuz mu hiç parti içinde?

‘Kim ne dedi’yi bulmak şimdi çok kolay. Ben ne demişim, Başbakan ne demiş? Filanca ne demiş? İnternete girip anında bulabiliyorsunuz. Yaz aylarında polisi övüyordu Başbakan. Muhalefet itiraz ediyordu. Şimdi çete oldu. Yargıyla ilgili en küçük bir eleştiriyi şiddetle reddediyordu. Şimdi 2-3 savcı bir soruşturma açtı diye kıyamet kopuyor. Bu toplumu kimse ahmak yerine koymasın. Bin yıllık bir devlet var, ama bu devletin altında o devletin her türlü hilesini bilen bir de toplum var. Bu toplum Osmanlı’yı idare etmiş, Roma’yı idare etmiş, Moğolları idare etmiş, Cumhuriyet’i idare etmiş! Bu toplum ne oyunlar görmüş, ne zulümler görmüş de baş etmeyi bilmiş. 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül sonrasını iyi okusunlar. Toplum kuvveti, avaz avaz bağıran tepedeki muktediri gördüğü zaman susar, ama eline ilk fırsat geçtiği zaman ona Hanya’yı Konya’yı öğretir. Bütün o darbenin baskısına karşı DP geleneği 65’te yüzde 52 oy aldı. 12 Mart’tan sonra müdahaleye karşı çıkan CHP tarihinde ilk defa seçim kazandı, 12 Eylül’de Kenan Evren meydanlarda alkışlanıyordu, anayasa yüzde 92 oy almıştı, kurduğu parti üçüncü oldu.

-Bunu derken, AK Parti’nin bir tür darbe yaptığını mı söylemiş oluyorsunuz?

AK Parti kendisine karşı bir darbe yapıldığından söz ediyor; bu söylemle yolsuzluk soruşturmasının toplumda yarattığı şoku atlatmaya çalışıyor, ama gerçekte hukuku, adaleti kendisi çiğniyor. Adli Kolluk Yönetmeliği’nin alelacele değiştirilmesi, Yargının Yürütmeye bağlanmaya çalışılması, Emniyet’te Adliye’de yolsuzlukları soruşturanlara karşı bu öfke, hukuk devletine karşı darbe değil de, nedir?

-Siz olayı böyle algılarken ‘Bize darbe yapılıyor’ denmesi ilginç değil mi?

Yine bir mağduriyet fırsatı arıyor. Fakat o kadar mağrurluğu gözüküyor ki. Belki, yeniden mağdur gözükmek, yeniden halktan destek almak için, ‘Keşke bir muhtıra olsa, keşke hükümete karşı gerçekten hukuk sınırlarını zorlayan bir girişim, kalkışma olsa!’ Onu bile isteyecekler belki. Ama kutudaki paralar orada durduğu müddetçe hiç kimse o mağduriyet edebiyatına inanmayacak.

-Bir hayal kırıklığı yaşıyoruz aslında. O darbeleri yaşamış demokratik süreçler, toplumun talepleri yansımamış bir devlet aynen devam ediyor?

Tabii üzüntü yaşıyorum. Türkiye çok partili sisteme geçtikten sonra ne yazık ki her iktidar bir süre sonra tek parti iktidarı olmaya çalıştı veya abartılmış bir lider kültüyle kurumsallaşmayı bir yana itti. Özal, bütün bu insanlar arasında daha demokrat ufuklu bir insanmış ama kurduğu yönetim devlet erkinin nimetlerini kullanmaya alışkındı, o yüzden iktidar gidince dağılım gitti. AK Parti bütün bu deneyimden ders çıkarmıştı, üstelik önceki kadrolara göre daha bizim içimizden, daha halktan, daha devletin milletin ortak değerlerinden geliyor diye umudumuz vardı. O nedenle, gelinen noktayı büyük bir talihsizlik olarak görüyorum. Üstelik de bütün uzun süren iktidarların maruz kaldığı hastalığa o devlet erkinden zengin olma hastalığına bir ölçüde teslim olmasının derin hayal kırıklığını yaşıyorum.

GENÇ NÜFUS VE İLETİŞİM İMKÂNLARI KAPALI SİSTEME İZİN VERMEZ

-Her kuşak sil baştan devletin bilinen ‘vesayet’ hikâyelerini yaşamak zorunda mı?

Değişecek. Niye? Biz istesek de istemesek de daha şeffaf bir toplum yapısına doğru gidiyoruz. 90’larda sadece TRT vardı. Eğer televizyon dünyasında çok kanala geçmesek birçok insan toplum tarafından bilinmeden yok olup gidecekti, TRT’nin o kapalı yapısı içinde. Çok kanal bizi, Türkiye siyasetini bir ölçüde ayakta tuttu. Şimdi herkesin cebindeki telefon kayıt alıyor, görüntü naklediyor, haber veriyor, bir anda dünyanın öbür ucuyla buradan bilgi alışverişi yapabiliyorsunuz. Türkiye’nin genç nüfusu ve dünyaya açılan bu iletişim imkânları artık kapalı bir sisteme izin vermeyecek. Biz bir kaos dönemi, bir geçiş dönemi yaşıyoruz. Bu geçiş dönemini AK Parti çok iyi kullanabilirdi. Başlangıçtaki felsefesine ve söylemlerine, iddialarına sahip çıkarak gerçekten çoğulcu bir Türkiye’yi kurmak için çok iyi kullanabilirdi. Fakat bütün o eski alışkanlıklar, eski Türkiye baskın geldi, eski Türkiye’ye teslim oldu şu anda. Eski Türkiye başka bir biçimde yeniden üretildi AK Parti çevresinde. 50 milyonu 40 yaşının altında bir nüfus, milyonlarca sosyal medya kullanıcısı, 5 milyondan fazla satan gazete, Anadolu’nun her kasabasındaki televizyon kanalı artık kapalı bir rejime izin vermeyecek. Gazetecileri işsiz bırakabilirsiniz ya da bir destekçinizi alıp büyük bir gazetede yazdırabilirsiniz ama bir süre sonra toplum kendi haberleşme kanallarıyla onların hepsini çöpe atacak. AK Parti geçmiş bütün siyasi partilerden daha iyi şeyler vadettiği için geldi. AK Parti’den daha iyi şeyler vadeden bir siyasi hareket bugün çıkmazsa yarın mutlaka çıkacak. Eski Türkiye’yi yeniden inşa edemezsiniz. Bu boşuna uğraştır.

KENDİ TABANINA ‘GÖBEĞİNİ KAŞIYAN ADAM’ MUAMELESİ YAPIYOR!

-Yolsuzlukla ilgili davaya bakan herkes, bakmayan da binlerce kişi görevden alınıyor? Bu ne sonuç verir?

Savcıya müdahale, HSYK’ya müdahale, polise müdahale derken diyelim ki yarın takipsizlik kararları çıktı, bütün bu kutular iade edildi, banka müdürü bankaya, siyasetçiler de evlerine gönderildi. Toplumun gözünde mahkûm olmuştur bu hareket. Toplumun vicdanında mahkûm olmuştur. Çünkü sürece müdahale ettiniz. Şimdiye kadar generaller yargılandı, bu ülkenin kuvvet komutanları, genelkurmay başkanları yargılandı, siz müdahale etmediniz. Tutuksuz yargılansalar iyi olur, dışında itirazınız olmadı. Şimdi görülmedik müdahale yapıyorsunuz. Bu müdahale yarın beraat dahi etseniz, kimseyi inandıramayacak.

-Bunun tamamen dış mihraklarla bağlantılı bir siyasi operasyon olarak yorumlanması bizi nereye götürür?

Çok üzülüyorum. Ben 7 yıldan beri buradayım, 5 yıldan fazla bakanlık yaptım. Kendi isteğimle ayrılmadım. Parti içinde doğruyu savunma, hukuku savunma, aklı başında işler yapmayla ilgili uyarılarda bulundum, yolsuzlukla ismi bir araya gelen arkadaşları koruyan Sayın Başbakan bizi disipline sevk etmeye kalktı. O şartlar altında kişisel gurur meselesi yaparak ayrıldım. Hâlâ içinde bulunduğum büyük hareketi korumaya çalışıyorum. Hâlâ Türkiye’de kitlelerden üç seçimde destek almış bir siyasi hareketin yok olup gitmesini, çöpe atılmasını istemiyorum. Bunun yol olmadığını söylemeye çalışıyorum. Partinin tepesindeki mağrur elit, partinin tabanını hiçbir şeyden anlamıyor, Çölaşan’ın vaktiyle söylediği gibi ‘göbeğini kaşıyan adam’ sanır ve öyle görürse, çok aldanır.

-Öyle mi sanıyor?

Öyle hissediyorum ve çok inciniyorum. Böyle yakıştırmalar vardı ya, biz bunu şiddetle reddetmiştik o dönem. Şimdi öyle üslup görüyorum ki, partinin tepesindeki mağrur kitle hakikaten partinin tabanını öyle zannediyor. Bir polis müdürüne 15 günde 5 yer gezdirilir mi? TİKA’dan sorumlu başbakan yardımcısı birinci akşam İstanbul emniyet müdürünü ziyarete gider, ondan sonra adalet bakanı olur, onunla ilgili soruşturmaya izin vermezse, “kadı ola davacı, mübaşir ola şahit/,böyle mahkemenin kararına adalet denilebilir mi?”

Toplumun vicdanını tatmin edeceksiniz. Vicdan diye, izan diye, hele iman diye bir kavram var. Yoksa sadece kendinizi kandırırsınız. Ve sonu hüsrandır. Ben bu parlamentonun çöktüğünü görmüş insanlardan biriyim. 80’in en genç milletvekiliydim. Bir daha öyle bir çürüme, öyle bir çöküş görmek istemiyorum. Bunun yolu da birileri zorlamadan iktidarın bir an önce hukuk sınırları içine çekilmesidir. Hepimizin güvencesi odur. Önemli olan hukuk devleti çökmesin. Önemli olan toplumsal bir büyük kargaşa olmasın. Şu anda savcının, hâkimin, emniyetin savrulduğu, binlerce polisin darmadağın edildiği bir süreç yaşıyoruz. İstanbul’da ve İzmir’de oldu bu operasyon; niye bütün Türkiye’yi dağıtıyorsunuz? Bütün bu soruşturmayı Masak’ın başlattığına dair bir bilgi var. Masak dağıtılıyor. Millî eğitime girildi. Olmaz böyle bir şey. Biz bu ülkeyi marjinal gruptan almadık ki. 10 yıldır biz yönetiyoruz. Ve birdenbire bizim iktidarımızı birilerinin haksız yere kullandığına ilişkin somut bilgiler ortaya çıkınca büyük bir panikle bütün bu yapıyı darmadağın etmeye çalışıyoruz. Bunu kimseye anlatamazsınız.

-Bu uyarılar sizi düşman göstermeye yetiyor değil mi?

Siyasette maalesef öyle bir ekip türedi, dalkavukluğu dostluk sanıyorlar. Hayır, tam tersine. Ben partinin yönetimiyle bugün ciddi ihtilaf içindeyim, ama AK Parti tabanını hâlâ korumaya çalışıyorum. AK Parti tabanının, o tabandaki masum, mazlum insanların yarınlarda utançla yere bakmasını istemiyorum.

AK PARTİNİN YENİ YÖNETİM ANLAYIŞI : ADALET YOK DÜZEN VARDIR … DÜZEN DÜZENİNDİR … :))

(Bu yıl okula başlayan 15 milyon öğrenciye adandı… )

Bilecikli Ahmet, Mecidiyeköy’deki Profilo trafik ışıklarında elindeki kağıt mendilleri satmak için yeşil ışığın yanmasını bekleyen araçların camlarını tıklatıyordu.

“Sen okula gitmiyor musun” dedim, gerisi geldi:

– İki sene önce dördüncü sınıfı bitirdim ve bıraktım.
– Neden?
– Babam hapse girdi…
– Ne yaptı ki?
– İnce iş… Şimdi anlatamam…
– Annen neden çalışmıyor peki?
– O da çalışıyor, aha orda…

(Eliyle 10-15 metre uzakta kucağında bir bebekle dilenen kadını gösteriyor.)

– Oooo, iyisiniz… Bu ışıklar sizin kontrolünüzde yani…
– Kız kardeşim de cam siliyor…
– Vay, vay, vay… İyi para götürüyorsunuzdur. ..
– Üçümüz günde 200-250 liradan aşağı toplamıyoruz. ..
– Ayda 6 milyar eder…
– Geçiyor… Ama pazar günleri çalışmıyoruz… Çünkü pazarları bu ışıklar tıkanmıyor. İş olmuyor. Ben de balık tutup satıyorum. Sana da getireyim mi?

– Boş ver balığı, o kadar parayı ne yapıyorsunuz?
– Birazını babama gönderiyoruz, birazını yiyoruz, yarısını da biriktiriyoruz.
– Biriktirince ne yapacaksın, dükkân mı açacaksın kendine?
– Manyak mıyım be abi, ne dükkânı… Araba alacağız. Babam hapse girmeden önce korsan (kaçak taksicilik) yapıyordu, büyüyünce ben de aynı işi yapacağım.
– Ev almayacak mısınız?
– Evimiz var, belediye verdi. Kâğıthane’de…

Bu sırada ışık yeşile dönüyor ve arkamdaki araçların sürücüleri kornalarına abanmaya başlıyor… Ama muhabbet tatlı, Ahmet’le biraz daha konuşmak için arabayı iyice kenara çekiyorum.

– Okulu tamamen bıraktın yani…
– Okusam ne olacak ki? Benim öğretmen yirmi yıl okumuş, bin lira kazanıyor.
Yaşanır mı o parayla? Hem ben her gün internete giriyorum, o yeter.
– Bilgisayarın da mı var?
– Niye olmasın ki?
– Peki; arkadaşların okula giderken hiç mi üzülmüyorsun?
– Önce üzülüyordum, ama artık sigara paralarını bile ben veriyorum.
En zenginleri benim şimdi.

Ahmet işin kolayını bulmuş, yolunu çizmiş; ne söylesem nafile… Vedalaşıp gitmek için hamle ediyorum, suratı asılıyor:

– O kadar çene çaldık, bir beşlik bile atmayacak mısın?

Daha geçen gün 15 milyon öğrenci dersbaşı yaptı…

Şanslı olanlar üniversiteyi kazanıp, öğretmen, doktor, mühendis olacak ve Ahmet’in dediği gibi ayda bin liraya talim edecek. Çoğu da işsizler kervanına katılacak.

Ahmet ise o zamana kadar çoktan altına arabasını çekip, korsana başlamış olacak. Belki de işleri iyice yoluna girecek ve “filo” kuracak…

Çoğumuz sokakta gördüğümüz o çocuklara acıyoruz ya…

Bence asıl kendi çocuklarımızın geleceği için kaygılanmalıyız!

Cem İşmen

CEMAAT & AK PARTİ SAVAŞLARI : “Operasyon önce Taraf’ta başlayacaktı”

24 TV’de yayınlanan Nihal Bengisu Karaca, Ahmet Kekeç ve Elif Çakır’ın katıldığı ‘Politik Eksen’ programında söz alan Star gazetesi yazarı Elif Çakır, ‘Erdoğan’ı yüce divana getireceğiz’ sözlerinin de Taraf gazetesi yazı işleri masasında konuşulduğunu aktardı.

"Bu operasyona Taraf gazetesi üzerinden startı verilecekti." diyen Çakır şöyle devam etti:

"Ergenekon, Türkiye’nin demokrasi rayına oturabilmesi için vesayetçi yapıyla hesaplaşabilmek için meşruiyet kazanmış, toplumda inanılmaz derecede güvenilirlik kazanmış bir gazete olan Taraf gazetesi Ergenekon, Balyoz belgelerini yayınladı. Taraf gazetesi bu kez Mayıs ve Haziran gibi bu tarzda bugün ortaya çıkan savcıların direk tutuklama operasyon talimatı verdikleri belgeleri Taraf gazetesi yayınlayacaktı. Toplumsal olaylar baş gösterecekti, AK Parti hükümetini köşeye sıkıştıracaktı, ve köşeye sıkıştığı bir anda da bunun üzerine savcılık harekete geçecekti. Önce Taraf gazetesi yolsuzluk belgelerini yayınlayacaktı. Dolayısıyla; belgeleri Taraf yayınlayacaktı, savcılık o belgelere göre harekete geçecekti, ondan sonra yargı süreci başlayacaktı."

Taraf gazetesi yazı işlerinden bu bilgileri aldığını söyleyen Elif Çakır, ‘Erdoğan’ı yüce divana götüreceğiz’ sözlerinin Taraf’ın yazı işlerinde konuşulduğunu iddia etti.

Odatv.com

ERGENEKON DAVASI : AK PARTİ ERGENEKON GİRDABINDA

Ergenekon, Balyoz ve ‘PARALEL’ darbe davalarının yeniden görülmesi yönündeki somut irade Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, geçtiğimiz hafta içini kapsayan 5 günlük Uzak Doğu ziyaret programı öncesi havalimanı açıklamasıyla başlıyordu: “(Türkiye Barolar Birliği Başkanı) Metin Bey’le (Feyzioğlu) yapılan görüşme olumlu olarak sürdü.

Taleplerini ilettiler. Yeniden yargılama konusunda olumluyuz, çalışmalar yapılıyor. Adalet Bakanı’ma da söyledim. Çalışmalar bitmek üzere.” Başdanışmanı Yalçın Akdoğan’ın sonradan tevile çok uğraştığı “Kendi ülkesinin milli ordusuna kumpas kuranlar” ifadesini alenen sahipleniyordu Başbakan. Peki, – başta genel başkanı- bu davaların ‘savcısı’ konumundaki AK Parti’nin yöneticileri, nasıl birden sanıkların ve hükümlülerin ‘avukatı’ haline gelivermişti? Sorunun cevabı 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu sürecindeki demokrat tutumuyla bilinen Doç. Dr. Osman Can’ın şu cümlelerinde: “Balyoz ve Ergenekon’da yeniden yargılama tartışması, 17 Aralık hukuksuzlarıyla başladı. Yani 17 Aralık olmasaydı, tartışmayacaktık.” Hemen vurgulayalım: Can, bugünün AK Parti Merkez Yönetim Kurulu (MYK) üyesi. İçinden çıkılması imkansız bir durum söz konusu.

Zira CMK 250’yle görevli Özel Yetkili Mahkemeler kuruldukları 2005’ten kaldırıldıkları 2011’e dek tam 40 bin 667 davaya baktı. İkame olunan TMK 10’uncu maddeyle vazifeli mahkemeler ise 2011’den beri 15 bin davanın muhatabı. ‘Suç ve cezada kanunilik’ esassa, bazı şahıslar aradan çekilemez ki… Her dava da tekrarlatılamayacağına göre, neyin peşinde koşulmakta? Emareler işaretliyor ki, girişim AK Parti’yi şiddetle sarsacak. Bunu anlamak için AK Parti Gaziantep Vekili Şamil Tayyar’ın söyledikleri “Hayırlı olsun… Metin Feyzioğlu CHP’ye… Ergenekon bize.. Yazık oldu… Memleketime… Tezgahın hedefi çifte tasfiye; AK Parti ve cemaati çatıştıranlar Ergenekon’u yeniden iktidara taşımak istiyor, herkes aklını başına almalı. Bir vesayet başka bir vesayetle uzlaşarak değil, demokratik sisteme entegre edilerek aşılır.” İktidar partisinin sözcüsü Hüseyin Çelik ise şöyle konuşuyor: “CHP lideri, ‘Ergenekon konusunda bizimle aynı noktaya geldiniz’ diyor. Aynı noktada değiliz.

Siz darbe teşebbüslerinin milli iradeye kastedenlerin, Danıştay saldırısını gerçekleştiren iradenin yeraltından fışkıran bütün mühimmat silah depolarının avukatlığını yapmaya devam edin. Biz milli iradenin avukatlığını yapmaya devam edeceğiz. Ergenekoncular, Balyozcular ne de onların savunucuları bizim için dün de bugün de yarın da cici değildir. Söylediğimiz her şeyin arkasındayız.” Eeee, o halde! Düğümler Erdoğan’ın elinde.

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: