Etiket arşivi: AKP

CEMAAT & AKP SAVAŞLARI /// ALİ KARAHASANOĞLU : Husumeti derinleştiren dershane mi, 17 Aralık mı ?

Veya tam karşı cepheden dile getirilen, aynı itirazın değişik versiyonu: “Şimdiye kadar övdüğünüz AK Parti iktidarını, şimdi birden bire niye yerden yere vuruyorsunuz?”

Bu iki söylemin de altını dolduracak, o kadar bol malzeme var ki..

Çok eski yıllara gitmeye gerek yok..

Fetullah Gülen’in, daha Ekim ayı sonunda, rahatsızlığı sebebi ile kendisine geçmiş olsun dileğinde bulunanlar için yayınlattığı “teşekkür”de söyledikleri..

Bunlara baktığınızda…

“Ortada iki ayrı grup var.. Bunlar birbirine hasım insanlar.. Birbiri ile kavgalı, hatta düşman haline gelmiş yapılanmalar..”

Diyebilir miydiniz?

Aynı şekilde..

O günlerde. Başbakan’ın, Fetullah Gülen’e yönelik sözlerini dinlediğinizde, “Kısa süre sonra, bu insanlarla kavgalı hale gelebileceği”ni tahmin edebilir miydiniz?

Mümkün değil..

Her iki tarafın da, birbirleri lehine yaptıkları konuşmalar, hepimize çok doğal, çok tabii geliyordu..

Dolayısı ile..

Kimse “Ama 4 ay önce bak sen ne diyordun. Hocamızı nasıl övüyordun” diyerek karşı tarafı susturacağını sanmasın..

Çünkü aynısını, karşı taraf da size söyleyebilir: “4 ay önce bakın sizin Hocanız, Başbakanımızı nasıl övüyordu!”

O zaman sorunu çözmek için..

İplerin koparıldığı olayı tespit etmemiz lazım..

Hem o olayı tespit etmemiz lazım..

Hem de “birbirine gülücükler yollayan iki grubun düşman haline gelmesine sebep olan tarafı/atağı” belirlememiz lazım..

Olay, “dershaneler” mi?

“Dershanelerin kapatılmak istenmesi” mi?

Öyle gibi görünüyor.. Gösterilmek isteniyor..

Ve dolayısı ile, kavgada ilk hamlenin AK Parti’den geldiği izlenimi doğuyor..

Olayın biraz arka planını irdelediğinizde ise..

Dershanelerin kapatılması ile ilgili vaadin, AK Parti’nin kuruluşundan bu yana yapılageldiğini..

Seçmene verilen taahhüdün hayata geçirilmesi için atakta bulunulduğunu..

Özellikle de, dershanelerin kapanmasında tek muhatabın Gülen grubu olmadığı, onların sadece % 25 paya sahip oldukları, gerçeği karşısında..

AK Parti’nin, Gülen grubuna yönelik kasti bir hamlesinden bahsedebilmek, hayli zor.

Kaldı ki.. Dershaneler kapatılırken, özel okula dönüşmeden tutun, akademik liseye kadar onlarca alternatif çözüm teklif edildi.

Dershanelerin kapatılma sürecine girilmesinin, Gülen grubunu kızdıran bir gelişme (haklı olmasalar da) olduğunu söyleyebiliriz ama.. Sadece kızdıran bir atak..

Hepsi o kadar..

Tümü ile Gülen grubuna yönelik bir atak olmamasının.. Esnek tekliflerle ve zamana yayılan çözüm önerilerinin varlığının altını çizip..

Buraya bir nokta koyalım..

Bir de karşı cenah açısından olaya bakalım..

Tartışmanın başlangıcını, 17 Aralık karanlık operasyonuna bağlayanların penceresinden bakalım…

İşte tam bu noktada.. Dershane konusundaki yaklaşımın tam aksine.. Ne esneklik görüyoruz. Ne alternatif bir teklif.. Ne zamana yayılan bir süreç..

Olduğundan çok çok abartılı..

Direkt devirmeye yönelik..

Anında götürmeyi amaçlayan bir hamle söz konusu..

Dershanede, tüm grupların okula dönüşmesi teklif ediliyor.

17 Aralık’taki karşı atağın hedefinde ise, tüm siyasi partiler değil, sadece AK parti hedefte.Hatta sadece Başbakan hedefte…

Dershanelerde, hükümetin esnek ve farklı teklifleri var..

17 Aralık operasyonunda ise, acımasızca, gaddarca, haince bir saldırı var..

Dershanelerde, zamana yayılan bir süreç var.. 10 senedir beklenmiş. Şimdi de “1-2 yıl içinde süreç tamamlansın” deniyor.

17 Aralık karşı atağında ise, ansızın geliştirilmiş, hatta hızlandırılmış, üç ayrı tarihte yapılması gereken operasyonun birleştirildiği bir hinoğluhinlik var!

Dershane tartışmasında, farklı teklifler dinleniyor. “Ne yapabiliriz”in arayışı yapılıyor..

17 Aralık hıyanetinde ise, “Ben vurdum mu, deviririm. Kimse benim önümde duramaz” mantığı ile hareket ediliyor..

Sonuçta, herkes kendi penceresinden olaya bakacaktır..

Ama objektif göz, “dershane” ile “17 Aralık operasyonu” arasındaki farkları rahatlıkla görecektir..

Reklamlar

İNTERNETE GETİRİLEN YENİ DÜZENLEME AKP’NİN GİZLİ AJANDASINI ELE VERİYOR

CEMAAT & AKP SAVAŞLARI /// ASLAN DEĞİRMENCİ : Neo-con’ların yeni Gladiosu

facebook-kapak-resimleri.jpg

Neo-con’ların yeni gladiosu

Neo-Con’ların yeni gladiosu milletin iradesine silah doğrultacak kadar ileri gitti.

12 Eylül’de olduğu gibi namlu bağrımıza döndü.

Yazıklar olsun!

CIA’nın ideolojik temelini hazırladığı, NATO’nun paralel yapısı uyuyan hücreleri uyandırdı.

Hiçbir zaman tek bir ideoloji üzerine örgütlenmemişlerdi.

Yedeklemeleri hep vardı.

Ve bunu bir kez daha net bir şekilde TIR operasyonu ile görmemizi sağladılar.

Faaliyet listesi tam anlamıyla deşifre olmayan Gladio’nun makyajlanmış yeni yüzü karşımızda…

Amerikan ve İngiliz kontrgerilla örgütlenmesi faaliyetlerine 7 Şubat’tan bu yana aralıksız devam ediyor.

2004 yılına kadar gücü elinde tutan Gladio, 2005’te karanlık planlarını sahneye koyacakken suçüstü yakalanmıştı. Panikle harekete geçmiş 2010 yılına kadar eylemlerini sürdürmüştü. Milli irade dik durunca inine çekilmişti.

Doğru zamanlama için fırsat bekleyen Gladio, dirilişe geçen Anadolu’yu durdurmanın hazırlığını yapıyordu.

Yılan gibi saldırmak için pusuya yatan yapı, hücre faaliyetlerini de aralıksız sürdürüyordu.

Kardeşleri ise Suriye’yi çoktan kan gölüne döndürmüş, yüzlerini Türkiye’ye çevirmişti.

Türkiye’de yolunda gitmeyen bir şeyler vardı.

Denemeler başarısızlıkla sonuçlanıyordu.

Alevi-Sünni gerilimi tutmuyor, Türk-Kürt çatışması başlatılamıyordu.

Ne devlet eski devlet ne de halk o eski halk değildi.

Sisteme müdahaleleri yetmiyor, toplum mühendislikleri tutmuyordu.

Halk ise Çözüm Sürecine göğsünü siper etmişti. Gladio kullanacak adam bulamıyor, kıpırdayacak halleri de kalmamıştı.

Eski bekçileri çaresiz, değişim ve dönüşüm devam ediyordu.

Ancak bu değişim ve dönüşüm tamamlanırsa sonları gelecekti.

Yeni maskeler takıldı. Hücrelere talimat verildi.

Oslo…

7 Şubat…

Silahlı propaganda: Roboski…

Reyhanlı saldırısı…

Bingöl pususu (İkinci 33 er denemesi)

Gezi Kalkışması…

Maskeli grupların Güneydoğu’da eylemleri…

Derken algı çalışması: 17 Aralık, 25 Aralık ve 16 Ocak…

Hedef: Statükoyu yerle bir eden Yeni Türkiye…

Son çare suikast!

Deneyim: Hrant Dink, Muhsin Yazıcıoğlu suikastı ve Danıştay saldırısı…

Referans: Hamit Fendoğlu, Bedrettin Cömert, Abdi İpekçi, Ceyhun Can, Fikret Ünsal, Mürsel Karataş, Cevat Yurdakul, İlhan Egemen Darendelioğlu, Ümit Doğançay, Kemal Fedai Coşkuner, Cavit Orhan Tütengil, Ümit Kaftancıoğlu, Gün Sazak, Ali Rıza Altınok, Abdurrahman Köksaloğlu, Nihat Erim, Kemal Türkler, Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok, Gaffar Okan, Necip Hablemitoğlu, İzzettin Yıldırım, Bayram Ali Öztürk…

Boz bu oyunu Türkiye…

İradene sahip çık!

www.twitter.com/aslandegirmenci

CEMAAT & AKP SAVAŞLARI /// Süleyman özışık : Cemaat söyleyince i yi, Erdoğan söyleyince kötü !

23514.jpg

Cemaat söyleyince iyi, Erdoğan söyleyince kötü!

2013 yılının ortalarına kadar ben de müzmin muhalifler gibi Erdoğan’ın üslubundan son derece rahatsızlık duyuyor ve zaman zaman dert yanıyordum. Her işi takip etme sevdası, her konuda mutlaka bir iki açıklama yapması herkes gibi bana da tuhaf geliyordu.

Hatta 19 Nisan 2013 tarihinde kaleme aldığım, "T.C tartışması ve Erdoğan’ın yaralayıcı dili" başlıklı yazımda, "Siz bu üslupla devam ederseniz önümüzdeki dönemlerde ne olacağını söyleyeyim. İlkbahar bitti bitiyor. Yaz ayındayız artık. Sonbahar yaklaşıyor ve hepimiz sonbaharı neyin takip ettiğini iyi biliyoruz" diyerek bir felakete gittiğini söylemiştim.

Bu sözlerden 10 gün sonra Gezi olayları patlak verdi. Şehir iblisleri öyle öyle bir dil kullandılar ki, daha eylemlerin birinci haftasında Erdoğan’ın üslubu hemen herkese ninni gibi gelmeye başladı.

O gün Erdoğan’ın dilini bahane ederek diliyle adeta terör estirenlerin yerini bugün cemaatin medyası aldı. Gazetelerinden birini alıp okumanız veya TV’lerinden birini 10 dakika izlemeniz bile yeterli bu gerçeği görmeniz için…

Tam bir akıl tutulması, tam bir çıldırmışlık hali var hemen hepsinde. Öyle bir çıldırmışlık hali ki, üslubunu birazcık yumuşak tutan Hüseyin Gülerce bile bir anda ayaklar altına alınabiliyor.

Bir yandan, "Erdoğan nefret dili kullanıyor" diyenler, diğer yandan nefret tohumlarının filizlenmesi için adeta seferber oluyor.

Ahmet Turan Alkan, Mümtazer Türköne, İhsan Dağı, Şahin Alpay, Ekrem Dumanlı, İbrahim Öztürk, Mahir Zeylanov, Bülent Keneş ve daha onlarcası… Kendileri yetmezmiş gibi ekrana çıkardıkları konuklar da bir o kadar nefret saçıyor.

Zaten kala kala bu kadar kaldılar!

Nazlı Ilıcak’ı gece yatağından aldıran, parti kapatmalarla, 367 garabetiyle ünlenen yargı mensuplarını can simidi olarak görecek hale geldiler.

İkide bir atılan "Yargı ve siyaset dünyası ayakta" manşetlerinden ve TV’lerdeki alt yazılardan gına geldi artık.

Milletin siyaset sahnesinden defettiği eski bir siyasetçi ile hukuk tanımamazlığı ile nam salmış eski bir yargı mensubu AK Parti aleyhine konuştu mu?

Hemmen çek bir altyazı: "Yargı ve siyaset dünyası ayakta!"

Zekeriya Öz, Muammer Akkaş, Özcan Şişman ve Celal Kara’yı eski görevlerine geri getirin. Görev yerleri değiştirilen birkaç önemli polis müdürüne de eski görevlerini iade edin. Geride kalan savcı, hakim ve polisleri isterseniz fizana sürün.

İnanın tek kelime etmezler!

Çünkü yargı dedikleri, kendi elemanlarından oluşan kitle. O elemanları sabaha karşı insanları evlerinden aldıkça, Türkiye’nin dev projelerine imza atan işadamları hakkında tutuklama kararları çıkardıkça yargı kusursuz işlemiş olacak onlar için…

Yardım tırlarını basan, MİT mensuplarına siper alıp namlu doğrultan, yerlerde sürükleyenler oldukça, Erdoğan’ı dünyanın gözünde "Teröristlere yardım ve yataklık eden adam" konumuna düşürecek elemanlar oldukça yargıda problem yok!

Tamamen gizli kalması gereken telefon tapelerini yayınlamak onlara hak! Ama onlarla ilgili bir telefon kaydı mı yayınladın mı…

Başlık hazır:

"Hukuk ayaklar altına alındı, yargı ayakta"

En büyük hakaretleri, en korkunç tehditleri ardı ardına köşe yazılarında sıralamak serbest. "Yezit, Ebu Cehil, Münafık. Firavun" demekte bir sıkıntı yok.

Ama, "İnlerinize gireceğiz" dedin mi, "Haşhaşiler gibi" dedin mi, "Ananas" dedin mi.

Altyazı devreye girer: "Yargı ayakta!"

Dünyaya, "Erdoğan ve Türkiye El Kaide’ye yardım yapıyor. Terörist ülke ilan edin bunları" diye mesaj geçmek de serbest. BBC’ye savcı ve hakim edasında söyleşi verip, "Yolsuzluk yapılmış bu kesin ve net" diye konuşmak, hükümeti şikayet etmek pek güzel. Ama büyükelçilere, "Gidin bu paralel yapıyı dünyaya anlatın" dedin mi, manşet devrede:

"Bu nefret dilidir. Yargı ayakta…"

AK Parti’yi ihale yolsuzlukları ile, rüşvetle ile suçlamak tamamen hak. Ama Cemaat’in bazı ihaleleri birilerine sponsorluk karşılığında peşkeş çektiğini söyledin mi suç!

Erdoğan’ın ölmüş annesine, karısına küfür edenleri, "Alın bu paraları Erdoğan’ın annesine küfredin" diyen vekilleri "Gezi haklıydı" diyerek desteklemek özgürlük! Fethullah Gülen’e "Emekli vaiz" demek, dershaneler hakkında tek kelime etmek haram!

AK Parti seçmenine, "Makarnayı fazla kaçırmışsın" demekte bir beis yok. Ama o seçmen sana "Maklube’yi fazla kaçırmışsın" dedi mi olmaz!

Sen istersen bedduanın adını mübahale diye değiştirebilirsin ama karşındaki sana cevap verdi mi direk Gayretullah’a dokunur!

AK Parti ile uzaktan yakından alakası olmayan seçmenler ve yazarlar seni eleştirince yalaka, senin emrindeki paralı yazarların seni savunduğunda demokrat!

Sen Hazreti peygamberi rüyalarına alet edip twit attırınca, Türkçe olimpiyatlarına cismen getirip Emel Sayın’ı izletince normal, birileri "Allah sizin oyununuzu bozacak" dediğinde dini kullanan oluyor ve manşet atılıyor:

"Bu bir linç kampanyasıdır. Yargı ayakta!"

Tamam yargı ayakta, anladık da…

İzan, vicdan, iman ve ahlak nerede?

Süleyman özışık

CEMAAT & AKP SAVAŞLARI /// CELAL KAZDAĞLI : Kusursuz plan neden işlemedi ?

headline.jpg

Kusursuz plan neden işlemedi?

Bir değil, iki değil tam 5 bakan…

Çocukları…

En büyük kamu bankasının genel müdürü…

Türkiye’de en fazla konut yapan ve yabancıya satan iş adamı…

Bir belediye başkanı…

Ünlü bir sanatçının komşu ülkelerle ticaret yapan eşi…

Hepsine aynı anda operasyon yapılacak, evlerinden sabaha karşı alınacaklar…

Yolsuzluk, rüşvet ve haksız kazançla suçlanacaklar…

Ayakkabı kutusunda para bulacaklar…

Odada yatağın üzerinde bir para sayma makinesi ve ortalığa saçılmış paralar olacak…

Bu manzaradan daha etkileyici ne olabilir?

Doğrusu plan kusursuzdu…

Her şey düşünülmüş, en ayrıntısına kadar yapılacak işler planlanmıştı…

İşin medya ayağı unutulmamış halkı galeyana getirecek her tür fotoğraf ve haber servis edilmişti…

Tık çıkmadı… Millet bir film izler gibi olup biteni seyretmekle yetindi.

İnsanlar neden ortalığa dökülmedi?

Yolsuzluk ve rüşvet milletin en hassas olduğu konular değil miydi?

Kampanya tutmadı. Çünkü…

Millet neden bu kadar sessiz…

Planı yapanlar bunu hiç anlayamadı.

Neden diye sormadılar… üzerinde düşünmediler… Operasyonun ikinci kademesine geçtiler…

Bu defa 100 milyar dolar ihale alan şirketler hedef alındı.

Mallarına el konuldu…

Başbakan’ın çocuklarının üzerine gidildi.

Bilal Erdoğan gözaltına alınmak istendi.

Türkiye uçurumun kenarından döndü.

Halk sokağa dökülmedi, “Tayyip istifa” diye bağırmadı.

Neden acaba?

Bu millet parasının çalınmasını ses çıkarmayacak kadar aptal mı?

Kimileri öyle söylüyor.

Kabahati Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’da buluyor.

“Polisleri sürdün” diyor… “Yargıyı dağıttın…”

Hükümet üyeleri yolsuzlukla suçlanacak… Çocukları tutuklanacak…

En büyük işadamları gözaltına alınacak… mallarına tedbir konacak…

Hatta doğrudan Başbakan’ın oğlu suçlanacak…

Ana muhalefet partisi Başbakan için “Baş çalan” diyecek millet ayaklanmayacak…

Şöyle usulen bile sokağa dökülüp “Hükümet istifa” diye bağırmayacak…

Olacak iş değil.

Türkiye’de oldu…

Hangisi daha tehlikeli

Onca çabaya, medyanın çağrısına, Fethullah Gülen’in ABD’den ettiği bedduaya rağmen millet harekete geçmedi…

80 yıllık bir hikaye bu…

Millet 80 yıl boyunca dışlandı, kenarda, köşede tutuldu…

Hiçbir zaman işbaşına getirilmedi…

Ne zaman iş başına geçmeye yeltense hemen darbe ile uzaklaştırıldı…

Eli, kolu kırıldı; kanadı kopartıldı… sesini bile çıkartamadı…

Şimdi ilk kez, bu millet 80 yıl sonra kendi içinden birilerini seçip iş başına getirdi…

İktidarın ne olduğunu gördü…

Yapılan saldırıyı, operasyonları kendilerine yapılmış sayıyor…

80 yıl sonra geldikleri iktidardan 80 günde gönderilmeyi içlerine sindiremiyorlar…

Kendi iktidarlarına sahip çıkıyorlar…

Yolsuzluğun farkındalar…

Birileri evden para çalıyor…

Bunu biliyorlar…

Arınmayı, hesap görmeyi, ceza kesmeyi istiyorlar…

Bunu yapacaklar… Şimdi değil… sonra…

Öncelikleri kendilerini iktidardan atmaya çalışanlar.

Milletin gözünde en büyük hırsız darbeci. Darbe yapan yolsuzluk yapandan daha tehlikeli…

Millet hele şu tehlikeyi bir defetsin; işte o zaman “kendi evinin hırsızı” kim ise ondan hesap soracak…

Epeyce pataklayacak…

celalkazdagli

CEMAAT & AKP SAVAŞLARI /// ABDÜLKADİR SELVİ : Pensilvanya Partis i

hakan_sukur_lig_tvden_kovuldu_h58030.jpg

Pensilvanya Partisi’

Sen sen ol, bu sosyal medyanın diline düşme.

Twitter alemi çarpar insanı. Facebook ise insanın düzünü tersine çevirir.

Hakan Şükür ne zaman ki, ’25 yıl futbol oynadım 4.5 milyon dolarım yok’ dedi, bizim twitter alemi aldı eline defteri kalemi, oturdu hesaba.

Hükün Şükür’ün transferlerden aldığı parayı ortaya çıkardılar.

Zenginin malı züğürdün çenesini yorar hesabı. Çıka çıka 26 milyon dolarlık bir hesap çıktı.

Onun üzerine milli takımdan alınan paralar, teşvik primleri ve dahi hem milletvekili hem yorumcu olarak TRT’den aldıkları da eklenmedi.

Hatta bir arkadaşı ile şirket kurup, sonra birbirlerini dolandırdıkları iddiasıyla mahkemeye verdikleri de hesaba dahil edilmedi.

Kaç lira batırdıkları faslından olarak.

Ama twitter alemi bir hesaba daha oturdu. Milletvekili seçilip 3 yıl boyunca Meclis’te görev yapan Hakan Şükür’ün kaç kez kürsüye çıkıp, ülke sorunları hakkında görüş açıkladığını araştırdılar.

Parlak bir tablo çıkmadı ortaya.

Daha doğrusu bir tablo çıkmadı.

Beyefendi Federasyon Başkanı olacakmış, bunu engellemek için milletvekili yapılmış.

Haklı.

Vallahi de haklı, billahi de haklı.

Sokak sokak, cadde cadde çalışıp ter döken adam Meclis’e gelemez de bu beyler ter dökmeden milletvekili olursa, böyle olur.

Herkes karakterinin gereğini yapar.

Bir insan milletvekili olabilir.

Bir insan meşhur da olabilir.

Bir insan bir dönemler ünlü bir futbolcu da olabilir.

Her şey olabilir.

Ama insan, önce insan olmalı.

Milletvekili rozetiyle 1 milyon dolara TRT’de program yaparken iyiydi. O zaman sorulduğunda, ‘Beyefendiden izin aldık’ derken, beyefendi ismi ağzından neredeyse iki kez dökülüyordu.

Şimdi aynı beyefendi Federasyon Başkanlığını engellemek için mi seni milletvekili yaptı.

Senin iraden yok mu?

Milletvekilliği için niye başvuruda bulundun?

Bu şahsın AK Parti’den istifası da problemli.

Meclis, Dopingi Araştırma Komisyonu’na futbolcu arkadaşı Hasan Şaş’ı getiriyor. Hatta Şaş’la bir anısını paylaşıyor. Çok keyifli bir ortam. Komisyonda ileriki günlerde getireceği futbolcu arkadaşlarıyla ilgili takvimi konuşuyor.

Az sonra…

Hakan Şükür istifa ediyor.

Hem de zehir zemberek bir açıklama ile…

İstifa metnine bakıyorsunuz, hangi gazetecinin elinden çıktığı belli değil.

Ama okuyanlar, bu cümlelerin Hakan Şükür’e ait olmadığını söylüyorlar.

Komisyonda birlikte görev yaptığı arkadaşları, ‘İstifa edecek bir hali yoktu’ diye konuşuyorlar.

Kulislere, telefonla gelen bir talimat üzerine istifa ettiği haberleri yayılıyor.

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Mustafa Yeşil ise Fethullah Gülen’in, ‘Hakan Şükür’e, asla ayrılma diye ısrar ettiğine şahidiz’ diyor.

Daha önce Hakan Şükür’e kalması için ısrar eden irade bu kez ayrılması için talimat mı verdi sorusu burada önem kazanıyor.

Hocaefendi’nin yapmadığı iş değil ki, ne diyordu ses kaydında; ‘İdris Bal gibi yapsınlar.’

Twitter dünyası bir alem doğrusu. Dün de Hakan Şükür’ün, İstanbul-Ankara uçağında iki işadamına, ‘Parti kuracağız’ dediğini yazdılar.

Bir şey daha dediğini yazdılar.

‘Kimse bizi durduramaz.’

Kimse sizi durduramaz.

Koş Torinolu Şaban koş.

Bence de tez elden bir parti kurmanız gerekiyor.

Genel Başkanlığı’na da Hakan Şükür’ü getirin.

İdris Bal bu işe küsüp, orada da muhalefet yapabilir ama bugünün sorunu değil.

Partinin adını sakın ‘Cemaat Partisi’ yapmayın.

Bu isim yerli olur.

Şöyle uluslararası bir havası olsun.

Bence, ‘Pensilvanya Partisi’ iyi gider.

Amerikan bayrağını amblemi yapmazsanız hatırım kalır.

Girin seçimlere, alın boyunuzun ölçüsünü.

Şimdiye kadar sağından soluna kim iktidar olduysa onun kanatları altında semirdiniz de semirdiniz.

Sonra size nimet verenlere ihanet ettiniz.

En büyük ihaneti de size tarihi imkanlar sunan Tayyip Bey’e yaptınız.

İkinci ihaneti de Kılıçdaroğlu’na yapacağınızdan şüphem yoktur.

Çünkü o da şu günlerde kollarını paralel bir şekilde size açmış durumda.

Hiçbir inayet ihanetsiz kalmamalı…

Herşey iyi de bir şey takıldı aklıma.

Pensilvanya Partisi’nin genel merkezi nerede olacak?

Merak işte…

ABDÜLKADİR SELVİ

CEMAAT & AKP SAVAŞLARI /// Cem Küçük : Bumerang etkisi

bumerang+f%C4%B1rlatan+c%CC%A7ocuk.jpeg

Bumerang etkisi!

Paralel yapı iki polis üç savcıyla meşru hükümeti yıkacağını düşündü. Buna inandı. Geçtiğimiz Ekim ayında Frankfurt Kitap Fuarı’nda karşılaştığım cemaatin kitap yayıncılığına yakın bazı isimleri, ‘İstesek hükümeti hemen yıkarız’ diyorlardı. O kadar güveniyorlardı kendilerine. Bu tür şeyleri açıktan söylemekten bile çekinmiyorlardı.

Kazın ayağının öyle olmadığını gördüler. Doğrulttukları silah olduğu gibi kendilerine yöneldi. Şimdi soruşturma kendilerine uzandı. Başbakanlık Teftiş Kurulu kayıtları savcılara iletildi. Manşetlerini polis şeflerinin attığı gazete hakkında soruşturma başlatıldı.

Paralel yapı bir şekilde kontrolüne aldığı yazar, akademisyen, işadamları ve medya patronları üzerinden hedefine ulaşacağını sandı. Fena halde yanıldı. O isimleri burada çok yazdım. Türkiye’de en çok darbeci ne yazık ki medyadan çıkıyor. Cuntadan talimatla yazı yazan, kitap yayınlayanlar var. Bunların hepsi biliniyor. Seçilmiş hükümeti devirmek isteyenlere bunların hesabının sorulmasından daha doğal ne olabilir, merak ediyorum. Tabii geçmişte bunların hesabı sorulmadığı, 28 Şubat medyası elini kolunu sallayarak gezdiği için yaptıklarının yanlarına kâr kalacağını sandılar.

Öte yandan tam da Cenevre II görüşmeleri öncesi ‘Türkiye El Kaide’ye yardım ediyor’ havası yaratarak Türkiye’yi uluslararası arenada zor durumda bırakmayı denediler. Ama bu da ters tepti. Şimdi uluslararası medya cemaati sorguluyor. Almanya’nın en ünlü dergilerinden Der Spiegel bu hafta başı ‘Soldaten des Lichts’ (Işığın Askerleri) başlıklı bir haber yayınladı. Gülen’in Almanya’da yüzlerce kurs ve okul işlettiğini yazan Der Spiegel çok sayıda öğrenci velisinin Gülen’e ait okullarda ‘beyin yıkandığı’ ve ‘şiddet kullanıldığını’ belirterek şikâyetçi olduğu bilgisine de yer verdi. Ayrıca hareketin Almanya’da da ‘paralel bir yapı’ oluşturduğu tespitinde bulundu.

Başlayan soruşturmalarla ilgili yurtdışında Gülen Cemaati’ne yönelik bu tarz haberlerin özellikle ABD ve İngiltere’de daha çok çıkması şaşırtıcı olmayacaktır. Çünkü yurtdışı her zaman meşru olanın, seçilmişin yanında yer alır. Bürokrasi içinde yer etmiş, vesayetçi bir anlayışla iş yapamayacağı için hükümetlerin dediğine kulak verir.

İşin bir de itirafnameler bölümü var. Şu an Başbakan’ın önünde yargı mensupları, polis ve diğer devlet kademelerinde görev yapan onlarca memurun mektupları duruyor. Hepsi yaptıklarının yanlış olduğunu, pişmanlık duyduklarını söyleyip, bu yapıyla ilgili kritik bilgileri Başbakan Erdoğan’a verdiler. Özellikle yargı mensupları ve polisler konuşmaya hazır olduklarını belirtiyorlar.

Emniyette üst düzey görev yapan iki polis şefi şahsıma da yaptıklarının yanlış olduğunu içeren mektuplar gönderdiler. Paralel yapının 17 Aralık’ta hükümeti yıkmaya kendilerini inandırdıklarını söyleyen polis şefleri, kendi hiyerarşik konumlarını da belirtmişler. Anadolu’da hemen her yerde paralel yapının varlığını artık herkes kabul ediyor. Yapılanın bir yolsuzluk operasyonu değil, hükümeti yıkma girişimi olduğuna inanıyor.

Önce 7 Şubat 2012’de sonra 17 Aralık 2013’de hükümeti düşürmenin hesaplarını yaptılar. Kendilerini çok güçlü gördüler. Esas hedefleri örgütte bir numara olarak suçladıkları ve iddianameye bile yazdıkları Tayyip Erdoğan’dı. Hedeflerine giden yolda Erdoğan en büyük engeldi. O yüzden, etrafından başlayarak Erdoğan’a uzanacaklarını ve onu indireceklerini hesapladılar. Nisan ayından sonra bakanları kendilerinin atayacaklarını düşündüler. Tıpkı 27 Mayıs gibi bir sistem kurma hayalleri vardı. Yani iktidara kim gelirse gelsin devletin kilit noktaları ellerinde olursa sorun yoktu.

Paralel yapının bu girişimi bana II. Dünya Savaşı Almanyası’nda Hitler’e suikast yapmak için harekete geçen Yarbay Claus von Stauffenberg ve arkadaşlarının giriştiği Operasyon Valkyrie’yi hatırlattı. Operasyonun iki amacı vardı. İlkinde Hitler bombalı bir suikastla öldürülecek, ikincide rezerv askerler devreye sokularak Hitler’e karşı bir darbe yapılıyor bahanesiyle SS’ler ve üst düzey ordu mensupları devre dışı bırakılacaktı. Planın başarılı olmasındaki en büyük sorumluluk rezerv askerlerin başında olduğu için Hitler ile birlikte toplantıya katılacak ve bombayı ayarlayacak, daha sonra da rezerv askerleri devreye sokacak Yarbay Stauffenberg’e aitti. Stauffenberg yaptığı planla bombayı patlattı ama Hitler ölmedi.

Hitler’in hayatta olduğu anlaşılınca darbeci olmayan ama Stauffenberg ve arkadaşlarından çekinen askerlerin konuşmaya başlamasıyla darbecilere karşı mücadele etmeye başladılar. Her başarısız darbe girişiminde olduğu gibi Hitler, Operasyon Valkyrie’yi yapanlara acımadı.

Bugün de devlet içinde paralel yapının canını yaktığı, haksız ithamlar yaptığı, sindirdiği insanlar artık konuşuyor. Paralel yapı şu anda bumerang etkisiyle karşılaşmış durumda ve çaresiz. O yüzden Erdoğan’dan randevu istiyorlar. Araya aracılar koyuyorlar, bir kere de olsa Erdoğan’la görüşmek istiyorlar ama nafile. Tarihten ders almak diye bir şey var! Tekerrür edince acı sonuçları oluyor çünkü.

Cem Küçük

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: