Etiket arşivi: gazeteci

TEKNİK TAKİP : Gazetecileri de dinlemişler

Yeni Şafak yazarı Abdülkadir Selvi bugün köşesinde “Sıkı durun yeni bir bilgi vereceğim” diyerek paralel yapının Türkiye’nin birçok önemli gazetecisini dinlediğini yazdı.

Selvi, "Paralel yapılanma tarafından Türkiye’nin birçok önemli gazetecisi dinlenmiş. Bu dinlemeler sonucunda neler yapıldığı ise başka bir soru işaretini oluşturuyor. Hatırlarsanız 90’lı yıllarda devletin, devleti dinlediği bir Telekulak Çetesi ortaya çıkarılmıştı. Orada da bazı ünlü gazetecilerin, dönemin bakanları ve başbakanı ile konuşmaları mevcuttu. Burada ise paralel devletin başka isimler altında dinleme kararı çıkararak bir grup gazeteciyi dinlemesi söz konusu." dedi.

İşte o yazı:

Gazetecileri de dinlemişler

Dershane tartışmasının patlak verdiği sırada Başbakan Erdoğan, Bakanlar Kurulu’na sunum yapan Milli Eğitim Bakanlığı’na, ‘dershanecilerle yeniden görüşme yapmaları’ talimatını vermişti.

Gece yarısı Milli Eğitim Bakanlığı’nda gerçekleşen görüşmede, diyalog yerine tehdidi tercih eden bir grup dershane yöneticisi, muhatabını, ‘Seni 1 gün içerisinde sokağa çıkmaz hale getiririz’ diye tehdit etmişti.

O günlerde kuru bir gürültü gibi gözüken bu sözlerin, kasetler, fişlemeler, dinlemeler, 17 ve 25 Aralık operasyonu ile bu tehdidin bizzat ileride yapılacak operasyonların bir parçası olduğu ortaya çıkmıştı.

Aynen bazı milletvekillerine, ‘senin bazı fotoğrafların var ama hallediyoruz’ mesajı verildiği gibi.

Bazı milletvekillerinin aile ortamı içinde yapılan ses kayıtlarının daha sonra kendilerine mesaj olarak gönderilmesi gibi.

Amaç, büyük bir istihbarat ağı ile bir korku imparatorluğu oluşturmak ve böylece herkesi sindirmek.

Paralel devlet yapılanmasının ciğerini bilen Hanefi Avcı, Star Gazetesi’nden Elif Çakır’la röportajında, ‘Eğer MİT’i ele geçirseler Başbakan Erdoğan’ı kuklalaştıracaklardı’ diye boşuna söylemiyor.

Çünkü sıkı durun yeni bir bilgi vereceğim.

Paralel yapılanma tarafından Türkiye’nin birçok önemli gazetecisi dinlenmiş. Bu dinlemeler sonucunda neler yapıldığı ise başka bir soru işaretini oluşturuyor.

Hatırlarsanız 90’lı yıllarda devletin, devleti dinlediği bir Telekulak Çetesi ortaya çıkarılmıştı. Orada da bazı ünlü gazetecilerin, dönemin bakanları ve başbakanı ile konuşmaları mevcuttu.

Burada ise paralel devletin başka isimler altında dinleme kararı çıkararak bir grup gazeteciyi dinlemesi söz konusu.

Başbakan Erdoğan’ın başkanlığında yapılan toplantıda olgunlaştırılan ve son şekli verildikten sonra bu hafta içinde TBMM’ye sunulması hedeflenen 5. Demokratikleşme Paketi’nde, ‘telefon dinlemeleriyle ilgili’ yeni kurallar getiriliyor.

Mevcut durumda mahkeme kararı ya da acil hallerde savcılığın talebi üzerine, 24 saat içinde mahkeme kararı çıkarılmak üzere telefon dinlemesi yapılabiliyor. Dinleme kararı alınabilmesi için; kuvvetli suç şüphesi ve başka suretle delil elde edilmesi imkanının bulunmaması şartı gerekiyor.

Ama uygulamada başka isimler ve başka IMEI numaraları üzerinden dinleme kararlarının alındığı tespit edildi.

Şanlıurfa’daki birinin üzerine yazılan IMEI numarası üzerinden İstanbul’daki bir gazetecinin telefonu dinlenmişti.

Yeni getirilecek düzenlemede ise dinleme kararında IMEI numarası yeterli olmayacak. Savcı dinleme talebinde kişinin açık ismini yazacak. Ahmet gösterilip, Mehmet dinlenilemeyecek. IMEI numarası bildirilecek ama yeterli olmayacak. O telefonun şahsa ait olduğunu gösteren belge eklenecek.

Ayrıca mevcut düzenlemede olduğu gibi Sulh Ceza Mahkemelerinden dinleme kararı alınamayacak. Yeni düzenlemede dinleme kararı Ağır Ceza Mahkemesi’nin oy birliği ile verdiği karar üzerine gerçekleştirilebilecek.

İşin püf noktası ise, yeni düzenlemede, kuvvetli suç şüphesinin gerekçelendirilmesi gerekiyor.

Dinleme süresi de sınırsız olmayacak. İlk aşamada 2 aylık dinleme kararı alınacak. Bu karar bir aylık olmak üzere yalnızca 1 kez uzatılabilecek.

Üçüncü şahıslara ait ya da dinleme kararıyla ilgisi olmayan konuşmalar ise imha edilecek.

Tabii internete servis edilmeden önce!

Ayrıca bir savcı soruşturma dosyasından alındığı taktirde dosyaların içinin boşaltılması ya da internete sızdırmalarının önüne geçmek için yeni bir düzenleme getiriliyor. Dosyalar savcılara hologramlı olarak zimmetlenecek.

Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılması da 5. Demokratikleşme Paketi’nde yer alan ve kesinleşen düzenlemelerden birisi.

Bu durumda ÖYM’lerin elindeki dosyalar Ağır Ceza Mahkemeleri’ne devredilecek. Ayrıca kendilerini seçilmişlerin tepesinde kral gibi gören ÖYM savcıları da normal savcı statüsüne indirilecek.

Bu arada ÖYM’lerin kaldırılmasıyla birlikte bazı dosyaların düşmesi de söz konusu olabilecek.

Demokratikleşme paketinin bir ayağını da yolsuzlukla mücadele oluşturuyor. Türkiye yolsuzlukla mücadelede 177 ülke arasında 53. sırada. Yolsuzlukla mücadele etmek isteyenler açısından bu önümüzde 52 ülkenin olduğu demektir.

Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın başkanlığında 2 yıldır süren çalışmalara son şekli verildi. Saydamlık, şeffaflık, iç denetim ve kurallı serbest piyasa başlıklarını taşıyan yeni bir paket geliyor.

Meclis, yerel seçimler için tatile girmeden önce Türkiye’ye yeni bir demokratikleşme paketi hediye edecek. Demokratikleşme demek, bu ülke için hava gibi, su gibi, hayati derecede önemli bir ihtiyaç demek…

CEMAATLER VE TARİKATLER DOSYASI /// GAZETECİ ÜNAL TANIK : Hükümetin cemaat hazırlığı 2007’de baş ladı

Ünal Tanık, “Erdoğan’ın cemaate karşı tavrını 2011 seçimlerinin adaylık belirleme sürecinde fark ettim.” diyor.

Mavi Marmara, 7 Şubat MİT krizi, paralel yapılanma gibi konularda ezber bozan yorumlarıyla dikkat çeken ve tehditler alan gazeteci-yazar Ünal Tanık, yaşanan sıkıntının kaynağını “Hükümetin camiayı mutlak bir şekilde kendine tabi kılmak istemesi.” diye özetliyor.

Ünal Tanık, olmadık zamanlarda olmadık ‘sınırlarda’ dolaşıyor yazı ve konuşmaları ile. Mavi Marmara yola çıkmadan önce yazdıklarından dolayı evinin adresi, kızının bindiği servisin plakası ve güzergâhını da içeren bir tehdit maili alması bu yüzden. Pek çoklarının gözünden kaçmış detayları gündeme getirdiği için tehdide hedef olmuş. 7 Şubat 2012’deki MİT krizi ile ilgili de bazılarının ağızlarına ‘sakız’ ettiklerinin aksini söylüyor. Bu olayın ‘cemaatin bitirilmesi için kullanıldığını’ anlatıyor, tıpkı dershane tartışmaları gibi. Çünkü o tartışmanın da aynı amaç için alevlendirildiğini belirtiyor. Bunun için son üç yıldır biriktirdiği argümanları var.

33 yıllık gazeteci Ünal Tanık, Tercüman’da başladığı meslek hayatında Meydan’da da çalıştı, Uğur Dündar’la birlikte de… Şimdi işini, 2010’un sonunda kurduğu Rotahaber adlı internet sitesinde sürdürüyor. Bir yazısında “Erdoğan, bugünlerde dün nasıl kandırıldığını anlatıyor. Yarın, bugün nasıl kandırıldığını hep birlikte göreceğiz.” diyen, hiçbir grup veya partinin adamı olmadığını söyleyen Tanık, bugünkü medyanın hal-i pürmelalini de hayretle karşılıyor elbette.

-Şu an belli başlı gazetelerde yazanlar nasıl bu kadar kesin kalem oynatabiliyor? Kimileri gazeteci olmadığı halde medyaya nasıl bu kadar ayar verebiliyorlar?

İşte acı olan şey bu. Hükümete yakın medya çok acı bir şekilde tek elden ve tek beyinden idare ediliyor. Tek elden idare edildiğine ilişkin bir örnek, Başbakan’ın büyükşehir adaylarını açıklarken Fatma Şahin’in elinden tuttuğu resim. Gazeteci olarak ben de büyütecek olsam o şekilde kullanırdım. Bugün Gazetesi’nde resmi gördüğümüzde kendi aramızda espri yaptık ‘Şimdi buradan çıkıp da böyle bir sonuca varırlar mı?’ diye. Birkaç gün geçti, Yalçın Akdoğan köşesinden bu fotoğrafa dair bir atış yaptı.

O yorum üzerinden de iş utanç verici bir noktaya taşındı. Daha çarpıcı bir örnek, Başbakan’ın Karadeniz mitinginde salvo ateş yaptığı ‘Büyükelçiler ile ABD Büyükelçisi toplantı yaptı ve Halk Bankası ve Türkiye ile ilgili şunları söyledi’ dediği açıklama. Bu bir ajans haberi değildi. Ama ertesi gün hükümete yakın gazetelerin tamamında aynı bilgi ve aynı ifadelerle yer aldı. Ertesi gün büyükelçi bunu yalanladı. Türk Dışişleri Bakanlığı 3 gün boyunca bunun tabiri caizse temizliğini yaptı. Tıpkı işte ‘İngiltere Başbakanı Cameron gazete kapattı’ diye yaptığı açıklamada olduğu gibi. Burada büyük kitlelere karşı mesaj veriliyor. Bunun düzeltmesini kaç kişi görüyor? Aslında bugüne kadar art niyetli gazetelerin yaptığı ‘çamur at manşetten, düzeltme yap tek sütundan’ diye ifade edilen bir yöntem vardı. Bugün hükümet de bunu yapıyor. Pervasız bir şekilde…

– Bu sanki hiç bitmeyecekbir süreç gibi mi? Yarını yok mu işin? Nasıl izah edilebilir bu?

Ben AK Parti’yi bu hale getiren iki grup insan olduğunu söylüyorum hep. Birinci grup, ‘bu dönem bir daha gelmeyecek’ diye kişisel ikbalini tamamlayıp küpünü doldurmaya çalışanlar. İkinci grup da ‘bu dönem hiç bitmeyecek’ gibi bu işi sistematiğe bağlayıp kendi düzenini sürdürmeye çalışanlar. Bu iki grup, AK Parti’nin bu noktaya gelmesine sebep oldu. Bu şekliyle baktığımızda bu sürecin bitmesini istemeyenler artık duvara toslanmak üzere olduğunu görüyorlar. Duvara toslamadan veya tosladıklarında orayı yıkıp geçmek için, duvarın 30 Mart olduğunu söylemeye gerek yok, her şeyi yapmaya çalışıyorlar.

-‘Cemaat örgüt ilan edilecek’ diye bir yazınız var, daha o noktaya gelmeden çok önce…

17 Aralık Salı günü operasyon oldu, ertesi gün yazdığımız bir haberdi o. O bilgi çok daha önce bizdeydi aslında ama yazmamıştık. Sebebi, inanma ihtimali çok zordu. Yani ‘Bu kadarı da olmaz’ dedirtecek bir bilgi idi. Onun için bir-iki tane böyle onu haklı çıkaracak bir şeyler çıksın istedim. Ama biliyordum ki hükümetin niyeti bu. Rotahaber hep böyle öngörüleri ile bilindi. Onu o gün yayımladığımızda hem cemaat hem de hükümet tarafından ciddi eleştirilere muhatap olduk, ‘ya nasıl böyle bir şey olur’ diye. Bizi arayan arkadaşlarıma veya bilmeden Rotahaber’i arayanlara ‘Merak etmeyin, hükümet kamuoyunu bir şekilde bir ay içinde hazırlar’ demiştim, ikinci haftada örgüt demeye başladı. Bütünüyle bir öngörüydü bu. Dershane tartışmasının başladığı ilk cuma Fox TV’de bir programa katıldım. Orada da dedim ‘bu, hükümetin cemaatle kavgayı başlatmak için bulduğu bir araç.’ Oradakiler de itiraz etmişti.

-Mesele ne aslında sizin yorumunuza göre?

Mesele, hükümetin cemaati mutlak bir şekilde kendine tabi kılmak istemesi. Yani lider benim. Evet, Türkiye’nin siyasi anlamda lideri, bunu kimse tartışmıyor; ama AK Partililerin sözlerine baktığımızda Tayyip Bey’i başka bir yere koyuyorlar. İşte “Dokunmak ibadettir” diyor biri. Öteki “Allah’ın bütün sıfatlarını taşıyan” diyor. “Tayyip Bey, Türkiye için AK Parti liderinden, başbakandan öte bir şey” diyenler de var. Şimdi buna baktığımızda başka bir şey ortaya çıkıyor.

Tayyip Bey’in, ‘Bana her şeyiyle tabi olacaksın, her şeyiyle benim söylediğime boyun eğeceksin’ diyen tavrı. Bunu gerçekleştirememenin bir sebebi. Bir diğer boyutu da niye dershaneler üzerinden kavga başlatıldı? O da anlamsız değil. Açıklamalardan anlıyoruz ki dershanelerden her yıl 1 milyon dolayında insan geçiyor, yani cemaate yakın dershanelerden. Ve üniversiteye yerleşemeyenlerden 8-10 bini de dil öğrenimi adı altında dünyanın farklı bölgelerine gidiyor. Ve bu insanlar aslında o gittikleri ülkelerde Türkiye’nin manevi elçileri ve gönüllü diplomatları oluyor. İşte bu AK Parti’yi çok rahatsız ediyor. Kendine bağlı olmayan, kendinin dışında ve müdahale edemeyeceği bir yapı olarak görüyor. Bunu da işte bir sürü farklı kulplar takarak dizginlemek istedi. Dizginleyemeyeceğini anlayınca da artık bütünüyle bu sistemi, cemaati yok etmeye karar verdi.

-Sizce ne zaman düşünmeye başladı bunu?

Cemaate karşı Erdoğan’ın tavrını fark ettiğimde 2011 seçimlerinin adaylık belirleme süreci idi. Ama kamuoyuna baktığımızda da bunu herkes 7 Şubat 2012 olduğunu zanneder. Öyle değil. Oysa konuşmalara, görüşmelere, yaptığım araştırmalara bakıyorum ki hükümetin cemaate karşı tavrının 2007’den itibaren ortaya çıktığı belli oluyor. Yani o dönemde karar verilmiş. Bilgi verilmiş, oturulmuş, birtakım şeyler pişirilmiş. Bu çok net bir şekilde ortaya çıkıyor. 2011 öncesine ait şeyler kendi gözlemlerim değil, aldığım bilgiler. Ama 2011 sonrasına ilişkin söylediklerim kendi gözlemlerim. ‘Bütünüyle bana tabi olacaksın’ şeyinin artık olmayacağını, bunu başaramayacağını gördüğünde de bu kez yurtdışında belli kaynaklar ve belli yapılar oluşturuldu. TİKA eliyle birtakım açılımlar yapıldı. İşte Yunus Emre Kültür Merkezleri oluşturulmaya çalışıldı.

Dahası, yurtdışındaki Türk okullarından buralara fahiş rakamlarla öğretmen transferi… Yani öğretmenlere, ‘aldıklarının 10 katı rakamlarla kamuya, bize gel’ anlamında teklifler yapılıyor. Ve bildiğim kadarı ile de bir-iki örneğin dışında yaşanan olay da yok. Esas zaten onlardan kimseyi alamamanın verdiği bir sıkıntı ile daha büyük bir tepkiye yol açıyor bu. Ve bugüne geliniyor. Bu süreçte değişenin kim olduğunu anlamak için hükümetin cemaatle ilgili bir dün ne dediğine, bir de bugün ne dediğine bakmak lazım.

-Bu anlattıklarınız içerisinde, Mümtaz’er Türköne de yazdı, Ali Bulaç da yazdı, bir havuz probleminden bahsediyorlar. İtaat etme mevzuunun neresinde bu konu mesela? Anlaşıldığı kadarı ile pek çok kuruluşaslında sivil durması gereken kuruluşlar ilanlarla kamuoyunda gündeme geliyor. Bununla bir ilintisi var mı?

Var tabii. Yani öyle bir şey yapılıyor ki bir topyekûn savaşa dönüştürüldü. 11 Eylül sonrasında Başkan Bush’un söylediği bir laf vardı: “Ya bizdensiniz ya da düşmanımızdan.” Eğer kendinden tarafa tavır koymuyorsa da bunu düşman olarak ilan edeceğini ifade etmişti. Bugüne baktığınızda hükümetin yaptığı şey de bundan farklı değil. Yani bu ilanların nasıl verildiği, kimlerle nasıl diyalog kurulduğu… Ve artık bir şekilde de bu cemaatin yok olmak üzere olduğu ve bundan sonra artık hiçbir şekilde ayakta ve hayatta kalamayacağı anlatılıyor.

Argümanlarla ortaya konmaya çalışılıyor ve sonrasında da doğrudan yana tavır almaları isteniyor. Bir diğer yapılan şey de işte bu cemaat hakkında kullandıkları ifadeler yerine göre o kadar farklılık gösteriyor ki şimdilerde örgüt diyorlar. “Bu örgüt bütün dünyada Türkiye aleyhine çalışıyor, dolayısıyla sizin Türkiye’nin kurtuluş savaşında yer almanız lazım” diye bir şekilde ya ikna ediliyor ya ikna edilmek zorunda bırakılıyor.

-Gazetelere verilen o ilanlarda da böyle ikna edilmek zorunda bırakılanlar oldu mu?

Aynen. Bir kısmı çok seve seve öncülük yaptı, onu biliyorum. Ama orada olmadığı takdirde zor dönemlere gireceklerini düşünerek imza atmak durumunda olanlar da vardı.

-Hizmetleri ile ortada olan bir yapı bu kadar ağır ithamlarla karşı karşıya kalıyor. Ve bunu bir siyasetçi çıkıyor bu şekilde anlatıyor, ‘örgüt’ ilan ediyor. Bu hem kendisi için hem Türkiye için çok büyük bir risk değil mi? Bunu nasıl yorumlamak lazım?

İki şekilde yorumlamak lazım. Bir, bu kadar büyük riski alan insanların ya kendilerini bir hükümet, parti kurmanın, parti liderliği yapmanın ötesinde bambaşka bir yerde görmeleri lazım. Yahut, eğer bu iktidarı kaybetmeleri halinde kaybedecekleri şey o kadar çok ve başlarına gelecek o kadar çok şey var ki bunu bertaraf etmek için bu kadar büyük risk üstlenmeleri lazım.

-Çevresinde ne kadar bir kitleyi ikna etmiş olabilir Başbakan? Bakanlardan Hayati Yazıcı mesela Başbakan’ın tersi açıklamalar yapıyor. Yakın çevresine anlatamadığı bir şeyi büyükelçiler vasıtasıyla dünyaya nasıl anlatabilmeyi düşünüyor acaba?

Tabiî büyükelçilere yaptığı çağrı hakikaten Türkiye’nin başına gelen en büyük talihsizlik. 20’den fazla ülkede bu okulları yolum düştüğünde ziyaret ettim. Bu okulların Türkiye için ne ifade ettiğini gözlerimle gören biriyim. O okullarda Türkiye hayranı insan yetiştiriliyor. Onun için ‘gittiğiniz ülkelerde bunların ne olduğunu anlatın’ diyebilmek insafa sığmaz. Hükümetin esas niyetini en açık şekilde ortaya koyduğu çağrı büyükelçilere yönelik o çağrıdır.

-Kamuoyuna ‘7 Şubat MİT Krizi’ diye sunulan bir olay var. Size göre gerçekten de MİT Müsteşarı tutuklanabilir miydi? Mevcut yasalar buna izin veriyor muydu?

7 Şubat Olayı ile ilgili yaptığım araştırmalarda benim gördüğüm şu. Evet, Oslo görüşmeleri gizli kalsa 7 Şubat diye bu süreç başlatılır ve yürütülür bir şey değildi. Çünkü MİT gibi dünyadaki bütün gizli örgütler, ülkelerin yasal yollarla yapmayacakları türden işleri de yürütür. Ama ortaya çıkmışsa da yargının bunu görmezden gelmesi mümkün değil. O dönemde de bu yapılıyor ve öncesinde bir şekilde gidiliyor, savcılar görüşme istiyor ve görüşme sağlanıyor. ‘Böyle bir konu var, bunla ilgili ifadeye buyursunlar ve bunu bir şekilde aradan çıkarmak lazım’ diye gerekçeleri de izah ediliyor. O dosyanın bir şekilde kapatılması için. Ve bir gün kararlaştırılıyor.

-Aslında olumlu cevap mı veriliyor?

Evet. Gün kararlaştırılıyor. İşte baştan bu yana, 2007’den başlayarak bir yere oturtma dediğimiz şey çerçevede birdenbire gitme gününün akşamında bir bakıyoruz Hürriyet’in internet sitesinde bu bilgi paylaşılıyor, ‘ Hakan Fidan tutuklanacaktı’ diye. Birdenbire bir senaryo oluşturuluyor ve buna dönüştürülüyor olay.

-Tutuklama imkanı var mıydı?

Tutuklanmasının önünde bir sürü yasal engel var ama bu argüman işletiliyor ve kullanılıyor.

-Mesela tır olayında da aynı şey söz konusu…

Tırla ilgili bir şey söyleyeyim. Bu bir bilgi ama bunun belge ve bulguları da ortaya çıkacak diye düşünüyorum. Özellikle o 7 tır, ikinci grup tır için söylüyorum bunu. Orada bütünüyle MİT içindeki Aydınlıkçı grubun bir organizasyonu bu. Aydınlıkçı grup hem çıkış saatini ayarlıyor, hem ihbarını yapıyor, asker içindeki hareketlenmeyi… Ve orda gidip yakalanmasını sağlıyor.

-Bu görülmüyor mu yoksa görülmek mi istenmiyor?

Görülmek istenmiyor.

-Mavi Marmara’da da sizin farklı görüşleriniz vardı.

Kanal 7 grubunda idim o zaman, çok sorun da yaşadım o yazılardan dolayı. Hep şunu söyledim, daha gemi yola çıkmadan. Mavi Marmara gemisi ne olduğuna karar vermeli. Yardım

gemisi ise niçin savaş gemisi gibi ortalık vaveylaya veriliyor. Savaş gemisi ise o zaman donanımı yetersiz diye. Yani yardım gemisi gibi gidiyor ama savaş gemisi argümanları ile. Yardım gemisinin de bir süreci var. Yani dünyanın hiçbir ülkesinde yardım gemisi ‘ben şuraya yardım götürüyorum’ diyerek gitmez. Türkiye’ye gelen herhangi bir yardım için de geçerli bu, İsrail veya Gazze’ye giden için de.

-Niye bizde bunun tersi yapıldı?

Esas sorulması gereken soru bu zaten. Bu soruları sormuyoruz. Bakın bir grup insan, aralarında parlamenterlerin de AK Partili milletvekillerinin de olduğu isimler, gazeteciler günlerce medyaya çıktı ‘biz de katılacağız geziye, biz de varız’ diye bağırdılar. Ama bir baktık ki yola çıkarken bu isimler, parlamenterler ve gazeteciler, işleri çıkmıştı. Gitmediler. Meraklıları araştırsın. Bütünüyle, bu gemi birtakım emellere alet edildi.

-Birileri bunu biliyordu yani…

Bunu bilmemek için dünyayı yorumlamaktan âciz olmak lazım. Tavrı bilinmeyen ve tavrını ilan etmemiş bir ülke olsa ayrı bir şey. Bu kadar kesin açıklamanın yapıldığı, bu kadar keskin tavrın ortaya konulduğu bir organizasyonun içinde yer almak, bu iki ülke ilişkilerini bozmak ve birtakım şeyleri altüst etmek için yola çıkmış bir şey. Bir diğer konu, ben o dönemde de söyledim. Bu yardım gemisi gibi hazırlanan geminin yayın odası bölümü vardı. Yayın odası birtakım saldırılara korunaklı yapılmıştı. O video görüntülerini izleyin. Yukarıda insanlar patır patır öldürülüyor, aşağıda Bülent Yıldırım canlı yayın yapıp konuşmaya devam ediyor. Bunların hepsinin irdelenmesi lazım. Ya o bölüm niye korunaklı yapıldı? O geminin sorumluluğunu taşıyan insan, Bülent Yıldırım, niçin o anda, insanlar ölürken orada, insanlarla beraber değil? Bunları bugün söylemiyorum, o gün söyledim ve o gün çok acı olaylar yaşadım hem de.

-Neler yaşadınız? Açma imkanı varsa…

Tabiî hiçbir sakıncası yok. Hayatım boyunca PKK’lılar, ülkücüler, birçok kesim tehdit etti beni. DHKP-C’liler tehdit etmişti bir dönem. Ama o dönemde öyle bir tehdit aldım ki, kendime ne kadar süre sonra geldiğimi hatırlamıyorum. Tam bu anlattığım ‘gemi yola çıkmamalıydı’ tarzında yazılar yazdığım dönemde, her zamanki gibi işe erken gitmiş, maillerimi tarıyordum. Baktım, bir mail. Evimin adresi, işte kızımın ismi yazıyor. ‘Kızın her gün şu saatte şu plakalı minibüsle şu adresten servise biniyor. Yarın servise binecek ve inmeyecek.’ Ben kızımın servis aracının plakasını bilmiyordum o güne kadar. Bu demek ki rastgele birinin oturup, kızıp yazdığı bir tehdit değil. Takip etmiş, en azından birkaç günlük bir çalışma yapılmış. İnsan kendisiyle ilgili tehdidi çok fazla ciddiye almıyor. Ama evladı ile ilgili bir tehdit varsa insanı farklı bir yerinden vuruyor.

-Tehditle ilgili ne yaptınız?

Kanal yönetimi ile konuştuk, onlar da ‘bu insanların sağı solu belli olmaz’ demişti. Yazının bir bölümünü çıkarmıştık. Yani ‘Bülent Yıldırım yargılanmalı’ diye orayı anlattığım bir bölüm vardı. Siz Türkiye’de belli konulara girdiğiniz zaman karşınıza bazı şeylerin çıktığını görmüş oluyorsunuz.

-Bu süreçte aldığınız tehditler nasıl ve neye dair?

Bu tehditler o yoğunlukta ve kişiselleştirilmiş tehditler değil. Onları anlık tepkiler olarak görüyorum. Hükümet tarafından yayınlarla ilgili en son Efkan Ala’nın Erzurum’da ‘Sen kimsin?’ diye yaptığı çıkış vardı. Biz o haberi verirken RTÜK’ün işaretleri ile verdik. İşte şiddet içerir, korku falan vardır diye. Bakanlıktan aradılar, ‘Bakan bey kaldırılmasını istiyor’ dediler. ‘Yanlış olan bir şey yok’ deyince ‘Peki, o zaman ben bakan beyin hukukçularına götüreceğim konuyu. Onlarla hesaplaşırsınız’ dendi. Ergenekon konusunda da bu Danıştay saldırısında o güvenlik sistemini işte OYAK’ın yaptığı bir güvenlik şirketi vardı. Kameraların kapatıldığı veya görüntülerin bazılarının yok edildiği yolunda iddialar söz konusuydu. O iddialar için bir yeniden yargılanma süreci gündeme gelince OYAK’ın o şirketinin hukukçuları aradı. Haberlerin kaldırılması istendi. Suç teşkil eden yayınlar yoktu onlar arasında. Kullandıkları ifade aynen şöyleydi: ‘Yeniden yargılama gündemde ve yeniden yargılandığımızda biz beraat edeceğiz. Beraat ettikten sonra da kaldırmazsanız, bunlar sizin için iyi olmayacak.’ dendi. Ve öylece kapatıldı telefon.

-Yeniden yargılanıp beraat edeceğini biliyor.

Tabii, bu tür şeyler daha yaşayacağız hem hükümet tarafından hem belli odaklar tarafından, öyle görünüyor.

-Paralel yapı söylemi ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Paralel yapı, nasıl dershaneler cemaatle bir kavganın gerekçesi ise paralel yapı da devlet içindeki kadroların biçilmesi için bulunmuş bir gerekçe. Ben şunu söylemiştim paralel yapı tartışmalarının başladığı günlerde. Güneydoğu’ya her ay mutlaka giden biriyim. “Paralel devlet görmek isteyen Güneydoğu’ya gitsin.” Barış sürecine destek veren biri olarak söylüyorum. Bugün dünden daha güçlü bir şekilde var, Güneydoğu’da paralel devlet, paralel yapılanma. PKK’nın istediği ve bugüne kadar silah zoruyla yaptığını bugün barış süreci şemsiyesi altında çok rahat yürütebildiği bir dönem yaşıyoruz.

MEDYA DOSYASI : O gazeteci Erdoğan’ın karşısına geçti ve.

Ergenekon davasında 10 buçuk yıl hapis cezasına çarptırılan ve hakkında yakalama kararı çıkartılan Ulusal Kanal eski Genel Yayın Yönetmeni Adnan Türkkan Almanya’da bir yandan sürgün hayatını yaşarken diğer yandan gazetecilik…

Ergenekon davasında 10 buçuk yıl hapis cezasına çarptırılan ve hakkında yakalama kararı çıkartılan Ulusal Kanal eski Genel Yayın YönetmeniAdnan Türkkan Almanya’da bir yandan sürgün hayatını yaşarken diğer yandan gazetecilik mesleğine devam ediyor.

“Ergenekon davasının savcısıyım” diyen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Almanya Başbakan’ı Angela Merkel ile yaptığı basın toplantısında sürgündeki gazeteci Adnan Türkkan’la yüz yüze geldi.

Erdoğan’ın, Merkel ile yaptığı basın toplantısından önce sosyal medya hesabı Twitter’dan göndermede bulunan Türkkan, “Komplo davadan 10,5 yil hapis cezasi alsanız ve o davanın savcısıyım diyen başbakanla yüze gelseniz ne sorardınız?” dedi.

İşte o tweet:

Erdoğan toplantıda tutuklu gazetecilerle ilgili gelen sorulara şöyle yanıt verdi:

“Yani başbakanına her türlü hakareti yapabilen medya Türkiye’de var. Ailesine her türlü hakareti yapabilen medya Türkiye’de var. Şu anda en çok içerde dediğiniz Türkiye’de, normal basın mensubu parmak sayılarını geçmez. Diğerleri, büyük bir çoğunluğu terör örgütleriyle, ya silah yakalatmıştır, ya eylem hareketindedir. Bunlar hep sizlere dezenformasyonla aktarılan bilgilerdir. Geçen işte Brüksel’de rakamlarıyla hepsini açıkladım. Normal sarı basın kartı olanların sayısı 5 veya 10 sayısında. Yani AB ülkelerinde, gerçek manada basın mensuplarının çok çok üstünde şu anda tutuklu olduğunu biliyoruz. Bu noktalarda kaynağından incelersek çok daha isabetli olur diye düşünüyorum.”

Adnan Türkkan, toplantının ardından, Erdoğan’a tepki gösterildiğini şu mesajlarıyla takipçilerine duyurdu:

Odatv.com

/// TÜRKİYE’DE TEKNİK TAKİP İŞKENCESİNE İYİ BİR ÖRNEK /// Gazeteci Matur : Polis sorgusunda te knik takibe alındığımı öğrendim ///

Gazeteci Matur: Polis sorgusunda fiziki ve teknik takibe alındığımı öğrendim

Taraf gazetesi, eski Antalya Emniyet Müdürü Mustafa Sağlam’ın AK Parti Büyükşehir Belediye Başkanı Adayı Menderes Türel tarafından görevden aldırıldığını iddia etti. CHP Genel Başkan Yardımcısı Umut Oran’ın bu yöndeki iddiasını sayfalarına taşıyan gazete, görevden almanın gerekçesi olarak, Mustafa Sağlam’ın yerel bir gazetede Menderes Türel aleyhine çıkan haberleri engelleyememesini gösterdi.

Taraf gazetesi, eski Antalya Emniyet Müdürü Mustafa Sağlam’ın AK Parti Büyükşehir Belediye Başkanı Adayı Menderes Türel tarafından görevden aldırıldığını iddia etti. CHP Genel Başkan Yardımcısı Umut Oran’ın bu yöndeki iddiasını sayfalarına taşıyan gazete, görevden almanın gerekçesi olarak, Mustafa Sağlam’ın yerel bir gazetede Menderes Türel aleyhine çıkan haberleri engelleyememesini gösterdi.

Menderes Türel’le ilgili yolsuzluk iddialarını sayfalarına taşıyan Bizim Antalya Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni Olgun Matur, Mustafa Sağlam’ın görevden alınmasıyla ilgili Taraf gazetesinden arandığını, gazetenin görevden almanın 17 Aralık operasyonuyla ilgili olup olmadığını sorduğunu anlattı. Matur, Emniyet Müdürü Sağlam’ın görevden alınmasının 17 Aralık sonrasında yaşananlarla ilgisinin olmadığını düşündüğünü söyledi. Sağlam’ın görevden alınacağını 17 Aralık’tan önce bildiklerini ve bununla ilgili "Hangi bürokrat başkente çağırıldı?" başlığıyla haber de yayınladıklarını dile getirdi.

Ekim ayı başlarında 2004-2009 yılları arasında Büyükşehir Belediyesi Başkanı olan Menderes Türel’in görev yaptığı döneme ilişkin yolsuzluk iddialarını ve Sayıştay raporlarını içeren haberler yaptıklarını anlatan Matur, yayınlar devam ederken gazetelerine polis baskını olduğunu söyledi. Gazetelerinin o dönemki imtiyaz sahibi Eda Dolanay’ın eşi Mustafa Dolanay’ın babasını vefatı üzerine attığı "Babam öldü, siz de ölmeye hazır mısınız?" twetinden yola çıkılarak, "Bu mesajı tehdit olarak algılayan AK Partili Menderes Türel, şikayetçi olarak gazetemizi bastırttı." iddiasında bulundu.

Gazetelerine gelen polislere Mustafa Dolanay’ın şirketleriyle ortaklığı bulunmadığını söyleyerek bilgisayarları vermediklerini anlatan Matur, polislerin aynı günün akşamında Dolanay’ın evine giderek çocuğuna ait bir bilgisayara el koyduğunu dile getirdi. "Daha sonra hiçbir suç teşkil etmediği için bilgisayarı geri aldık." diyen Matur, sonrasındaki gelişmelerle ilgili şunları söyledi: "Daha sonra duydum ki bir önceki Emniyet Müdürümüz Mustafa Sağlam’ı Ankara’ya çağırmışlar. Ben bunu AK Parti’ye yakın kaynaklardan duydum. Gazetemize caydırıcı bir baskın yapmadığı için Menderes Türel tarafından şikayet edildiği bilgileri geldi. Tabi bunlar birer iddia ama daha sonra biz 28 Ekim’de gazetemize yazdık, "Hangi bürokrat Ankara’ya çağırıldı ve görevden alınacak?" diye. 15-20 gün sonra emniyet müdürü görevden alındı."

Gazetelerinde çıkan Menderes Türel haberlerinden sonra bir anda kamu kurumları tarafından denetime tabi tutulduklarını, evraklarının incelemeye alındığını, haklarında dava açıldığını ifade eden Matur şöyle konuştu: "Haberler çıktıktan sonra Antalya SGK denetim yaptı. Hemen bir gün sonra Ankara SGK’dan denetime geldiler. Hakkımda onlarca dava açıldı. Gazetemiz hakkında onlarca tazminat davaları açıldı. Asılsız ihbarlarla tüm çalışanlarımız SGK’ya çağırıldı. Öyle bir gün geldik ki ne dert belli, ne yiğit belli, ne derman belli. Artık gazeteciliği bıraktık, tamamen devletin resmi kurumlarına ifade vermekle günümüzü geçiriyoruz. Sizde şahitsiniz, iki dakika önce yine polisler buradaydı. Yine tebligat imzaladık."

‘ARKASINDA TÜREL VAR’ İDDİASI

Olgun Matur, sözlerini şöyle sürdürdü: "Tüm bu yaşadıklarımızın tamamının AK Partili Büyükşehir adayı Menderes Türel ile ilgili yaptığımız yolsuzluk haberlerinden kaynaklandığını düşünüyorum. Bizim bu haberlere başlamadan önce normal, rutin bir habercilik yayın akışımız vardı. ‘Varan 8’e geldiğimizde iki defa SGK denetiminden geçtik. Vergi dairesi tüm evraklarımıza el koydu. Hakkımda onlarca dava açıldı. Yine hakkımda asılsız ihbarlarla gasp büro amirliğinde çapraz sorguyla ifadelerim alındı. Tüm çalışlarımız asılsız ihbarlarla SGK’ya çağırıldı. Traji komik günler yaşıyoruz."

‘TELEFONLARIM DİNLENİYOR, TAKİP EDİLİYORUM’

Elinde telefonlarının dinlendiğine ve takip edildiğine dair belgeler olduğunu dile getiren Matur, "Güvenlik şubeden çağırdılar, sorguya aldılar beni. Yolsuzluk haberlerinden sonra kiminle ne zaman nerede telefon görüşmesi yaptığımı yeri saatini vererek sorular sordular. X gazeteciyle ne görüştünüz? X siyasetçiyle ne konuştunuz? X belediye başkanı sizi niye aradı? Tüm bu soruların hepsinin resmi olarak benim elimde kayıtları var. Telefonumun takip edildiğinin, fiziki ve teknik olarak takip edildiğimin kanıtları polisin bana sorduğu sorular içinde yer alıyor. Beni fiziki ve teknik olarak takip edebilmeleri için benim katalog suç işlemem gerekiyor. Örgüt kurmam gerekiyor. Hiçbir şeyin içinde yer almıyoruz, sadece gazetecilik yapıyoruz. Suçum ne onu da bilmiyorum."

TÜREL CEVAP VERMEDİ

AK Parti Antalya Büyükşehir Belediye Başkan adayı Menderes Türel, iddialarla ilgili ısrarlı aramalarımıza ve not iletmemize rağmen telefonumuza çıkmadı ve sorularımıza cevap vermedi.

İRAN DOSYASI : İRANLI GAZETECİLER DERNEĞİNİN AÇILMASI İÇİN 772 GAZETECİDEN ÇAĞRI

İRAN ANALİZ / 772 gazeteci yayımladıkları ortak açıklamada İran Cumhurbaşkanına çağrıda bulunarak İranlı Gazeteciler Derneğinin yeniden açılması yönündeki sözünü hatırlatara, bunu fiiliyata geçirmesini istedi.

ISNA’nın haberine göre 772 gazetecinin imzaladığı bir mektup Ruhani’ye ulaştırıldı. Çok uzun süredir haksız yere kapatılan İran Gazeteciler Derneği’nin yeniden açılması yönünde seçimlerden önce söz veren ve seçildikten sonra bu konuda herhangi bir adım atmayan Cumhurbaşkanı Şii din adamı Hasan Ruhani’ye bu sözü hatırlatıldı. Aradan 100 gün geçmesine rağmen bu konuda adım atılmadığını söyleyen gazeteciler hala derneğin kapalı olduğunu hatırlattı ve üzüntülerini ifade etti.

2009 yılında eski Tahran Başsavcısı Said Murtazavi tarafından kapatılan dernek hala kapalı.

FETULLAH GÜLEN DOSYASI : Gazeteciden Fetullah Gülen’e Suç Duyurusu

Gazeteci-yazar Yusuf Ünal, Fethullah Gülen’in ABD’den iadesi ve yargılanması istemiyle suç duyurusunda bulundu.

Ünal, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na yaptığı suç duyurusu öncesinde Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi önünde gazetecilerin sorularını yanıtladı. Yusuf Ünal, 17 Aralık darbe girişiminin üzerinden bir ay geçtiğini ifade ederek, Fethullah Gülen’in dokunulmazlığının olup olmadığını bilmediklerini aktardı. Ünal, "Bugüne kadar Fethullah Gülen’e hesap soracak savcı çıkmadı. Paralel devletin başı belli. Eylem ve ifadeler ortada. Bunların yasalardaki karşılığı da belli" dedi.

Bazı polis müdürlerinin keyfi operasyonlarla hükümeti yıpratmaya çalıştığını anlatan Ünal, "Hükümeti yıkma teşebbüsü sürüyor. Ülkeyi milyarlarca dolar zarara uğrattı. Gülen, gizli kasetlerle şantaj, milletvekillerine istifa baskısı, yargı ve emniyeti etki altına almak ve kendi ifadesiyle devletin kılcal damarlarına sızmak suçlarından yargılanmalıdır. Gülen’in ABD’den iadesi sağlanmalı ve İsrail bağlantıları mutlaka soruşturulmalıdır" diye konuştu. Ülkenin huzuru için savcıları göreve çağırdığını ifade eden Ünal, darbe ve darbe girişimlerini lanetlediklerini kaydetti.

/// DÜNYA FIRILDAKLIK ŞAMPİYONU GAZETECİ (!) RASİM OZAN YAZDI /// Fethullah Gülen bir istihbarat ş efi mi ? ///

Dünkü yazımda da detaylarıyla bahsettim. Mevcut gayrimeşru HSYK’nın garantisi altında çalışan cunta yargısı şöyle işliyor: Tutuklanacağı belirlenen kişilerle ilgili talimat önce yetkili imamlar tarafından polise gidiyor. O kişiler her türlü izleniyor, fiziki takip ve tarassut altına alınıyor. Cunta mahkemelerinin kararıyla cunta polisleri o kişilerin hayatını didik didik ediyor.

Ardından bunların bir kısmı sözde suç kanıtları olarak dosyalanıyor ve savcıya gönderiliyor. Bu hukuksuz düzenekle elde edilen bir kısım mahrem kayıtlar ise şantaj malzemesi olarak cuntanın özel arşivinde bekletiliyor. Yeri geldiği zaman çeşitli kişileri kafeslemek için kullanılıyor. Mesela son dönemde bu yapılanmanın bu yöntemle kafeslediği çok sayıda köşe yazarı ve televizyoncu var. Bu isimleri cunta propagandası amacıyla bülbül gibi öttürüyorlar…

***

İşte bu mekanizmayla kafeslenen cunta bülbüllerinden bazıları son dönemde bana kişisel saldırılara geçti. Kendini hâlâ amiral gemisi sanan oysa gücü ve önemi Gümüşhane’nin yerel bir gazetesi kadar olan mevkutenin sayfalarında küfürnameler çıkıp duruyor. Okurlar da bana bunları soruyor. Türkiye için çok hayati olan bir süreci yaşarken ben böyle kişisel saldırılara cevap verecek kadar bencil değilim. Sonra tetikçilerle ve ezik kölelerle muhatap olma dönemim 20’li yaşlarımdı. Şimdi bir mesele varsa kölelerin sahipleriyle ve ağababalarıyla meseleyi hallederim. Bana yönelik kişisel ithamlara cevap için de bu köşeyi harcamak ayıp olur. İleride TV’de birileri özel bir programda sorar o zaman anlatırım.
Bana saldıran Gümüşhane bülbüllerini yere sermem 5 dakikamı alır. Benim için parkta yürümek gibidir bu işler…

***

Ben 16 yaşımdan beri her zaman bürokratik vesayetin karşısında ve sivil demokratik siyasetin yanında oldum. Bu çizgimden milim sapmadım. Bürokrasi içinden sivil siyasetin yanında taraf olan kişileri destekledim yine desteklerim. Eğer o kişiler vesayetin safına geçerse de bugün olduğu gibi hadlerini bildiririm. Aynı şekilde cemaatlerden de bürokratik vesayete karşı duranın yanında oldum yine olurum. Her zaman benim önüme kırmızı halılar sermiş sınırsız imkânlar vaat etmiş olan kimilerine de vesayetçilik yaparlarsa külahları değişeceğimizi 2 yıldır hep söyledim…

***

Dün askeri vesayetle nasıl savaştıysam bugün de emniyet- yargı vesayetiyle aynı şekilde savaşıyorum. Esas tutarsızlık dün demokrasi nutukları atarken bugün vesayetçilik hastalığına yenilenlerdedir.

Demokrasiye kumpas kuranlara izin vermemek namus borcumuzdur. Bugün demokrasinin yanında olan bürokratlar ve siyasetçiler de yarın vesayetçilik hastalığına kapılırsa o zaman da onları kuşbaşı yaparım. Gümüşhane gazetesinin kalemşorları ise Allah’ı var tutarlılar.
Her koşulda demokrasiye karşı vesayetçilerin tetikçiliğini yapıyorlar.
İster laik, ister dinci, ister Kemalist, ister Gülenist olsun yeter ki vesayet rejimi olsun. Bunlar böyle seviyor…

***

Son gelişmelerden sonra iş dünyasında Fethullah Gülen’in bir holding patronu gibi ya da tüm İstanbul sermayesinin ortak CEO’su gibi algılandığını öğrendik.

İşin komiği daha dün kimi işadamlarını "Hocam eteğinizi öpeyim" dediler diye suçlayan bir Eski Türkiye tetikçisinin patronunun el etek öpme kervanının en başında olduğu da ispatlandı. Şimdi mert adamsan önce kendi patronuna lo lo yap bakayım.

Gazetenin cemaat bülteni gibi çıktığını kukla olduğunu itiraf et ve nedamet getir…

Her şey bir yana şu an sormamız gereken şu: Holding işleriyle benzer bir görüntü cemaatin istihbarat ve yargı işlerinde de bire bir geçerli mi? Yani devletin içinden önemli kişilerin söylediği gibi Fethullah Gülen bir istihbarat şefi gibi bu devlet kadrosunu yönetiyor mu? Yarın devam…

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: