Etiket arşivi: Iran

İRAN DOSYASI : 8. Türkiye – İran Yuvarlak Masa Toplantısı İstanbul’da

İran Dışişleri Bakanlığı Politik ve Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü IPIS ve Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM iş birliğinde başlatılan Türkiye – İran Yuvarlak Masa Toplantıları’nın sekizincisi 07 Şubat 2014 tarihinde İstanbul Gönen Hotel’de saat 09:30’da gerçekleştirilecek.

İlki 12 Kasım 2008 tarihinde TASAM’ın ev sahipliğinde İstanbul’da yapılan Türkiye – İran Yuvarlak Masa Toplantıları o tarihten beri İstanbul ve Tahran’da dönüşümlü olarak icra ediliyor.

“Yeni Dönem Türkiye – İran İlişkileri Fırsatlar ve Riskler” ana teması ile yapılacak 8. Türkiye – İran Yuvarlak Masa Toplantısı’na İran tarafı Dışişleri Bakan Yardımcısı, Uluslararası Eğitim ve Araştırma Merkezi (Center for International Research and Education ICRE) Başkanı ve Büyükelçi Dr. Hadi Soleimanpour başkanlığında aralarında eski Dışişleri Bakanı Manouchehr Mottaki, Büyükelçi (E) Ebrahim Taherianbir, Büyükelçi (E) Mohammad Irani, gibi önemli isimlerin olduğu geniş bir heyetle katılacak.

Türkiye tarafında ise toplantıya TASAM Başkanı Süleyman Şensoy başkanlığında TASAM Başkan Yardımcısı (E) Büyükelçi Murat Bilhan, Büyükelçi (E) Selim Karaosmanoğlu, Büyükelçi (E) Ümit Pamir, Büyükelçi (E) Oğuz Çelikkol, Büyükelçi Suha Umar, Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu, Prof. Dr. Mustafa Kibaroğlu, Prof. Dr. Nurşin A. Güney, TASAM Orta Doğu Uzmanı ve İ.Ü. Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Muharrem Hilmi Özev, TASAM Yönetim Kurulu Üyesi ve Nükleer Fizikçi Dr. Necmi Dayday, DEİK Ortadoğu ve Körfez Bölge Koordinatörü Suzan Cailiaou ve Koordinatör Akın Dıblan, Euronews’den Dr. Bora Bayraktar, NTV’den Can Ertuna, Marmara Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü’nden Dr. Bilgehan Alagöz, C4 Savunma Dergisi Editörü Bahadır Tokgöz, TASAM Uzmanı Hazar Vural ve Uzman Yardımcısı Ahmet İşçan iştirak edecekler.

8. Türkiye – İran Yuvarlak Masa Toplantısı’nda ele alınacak alt konu başlıkları “Ekonomik İlişkiler: Fırsatlar ve Güçlükler”, “Enerji Politikaları: Jeopolitik ve Güvenlik Sonuçları”, “P5+1 – İran Nükleer Anlaşması ve Çok Boyutlu Perspektifler”, “Teknoloji Paylaşımı, Akademik ve Kültürel İş Birliği”, “Sosyal, Ekonomik ve Politik Gelişmeler”, “Akdeniz, Ortadoğu (Suriye – Irak), Afrika, Orta Asya Ülkeleri ve Türkiye – İran”, “ŞİÖ, CICA, D8, AB ve Yeni Ortaklarla İlişkiler ile Bölgesel Stratejiler” ve “Çok Kutuplu Dünyada Yükselen Güçler ve Küresel Yönetim Yapılarına Adaptasyon” olarak belirlenmiş.

İran ve Türkiye’den katılacak önemli konuşmacı isimler dışında uzman, akademisyen, gazeteci, bürokrat ve diplomatların izleyici veya müzakereci olarak katılacağı 8. Türkiye-İran Yuvarlak Masa Toplantısı İstanbul Gönen Hotel’de 7 Şubat Perşembe günü saat 09:30’da başlayacak.

TASAM Başkanı Süleyman Şensoy toplantı ile ilgili yaptığı açıklamada “8. Türkiye – İran Yuvarlak Masa Ülke Toplantısı; sorun alanlarını ihmal etmeden P5+1 Ülkeleri ile İran’ın vardığı anlaşma, Suriye ile ilgili devam eden Cenevre Süreci gibi parametrelerin belirleyici olacağı “yeni dönemde” Türkiye – İran ilişkilerindeki fırsatlar ve tamamlayıcılık ilişkisini stratejik bir bakış açısı ile Türkiye ve İran kamuoyları nezdinde ortaya koyarak, kurumsal ve entelektüel zemin inşasına dönemsel stratejik katkı sağlayacaktır” dedi.

DETAYLI BİLGİ EK’TEDİRİ.

8. Trkiye – ran Yuvarlak Masa Toplants stanbul’da.pdf

Reklamlar

İRAN DOSYASI /// SELİM SAVAŞ GENÇ : Türkiye-İran ilişkilerinin sınırlarını Tahran belirliyor

İran, tarihinin hiçbir devresinde olmadığı kadar rahat, mutlu ve kendini garanti altında hissettiği bir dönemin tadını çıkartıyor. Ortadoğu’da vuku bulan neredeyse tüm hadiseler hemen her gün Tahran’ın gücüne güç katarken; Irak, Suriye, Lübnan ve Gazze’de bölgesel rakiplerini yanına yaklaştırmayacak pozisyonlar alabiliyor.

‘Baş düşmanı’ olarak kimlik oluşumunda basamak niyetine kullandığı ABD ile konuşabilen ve İsrail’in gönlüne su serpecek şekilde nükleer programının önemli bir kısmından vazgeçen İran, başarı için sınır ve prensip tanımayan bir aktör görünümünde. Batıya yaklaşırken de, batıdan uzaklaşırken de bir yere gittiği yok İran’ın. Ortadoğu planlarını gergef ile işler gibi ilmek ilmek şekillendirirken ne acele ediyor ne de telaş…

Anlaşılan Türkiye ‘kendisini ikinci evinde hissettiği’ İran ile kurduğu ilişkilerde Suriye sorununu yok sayıyor. Ya da anlaşılan İran, Türkiye ile konuşurken Suriye meselesini konuşmayacağız ön şartı ile Ankara’yı lütfedip kabul ediyor. Başbakan ve neredeyse küçük bir kabineden oluşan heyetinin Tahran ziyaretinde düzenlenen tek basın toplantısında gazetecilerin soru sormasına müsaade edilmiyor. Zira bir an boş bulunup gazetecilik görevini ifa etme refleksi gösteren bir basın mensubunun “55 bin Suriyelinin işkence altında can verdiği son bulgular hakkında Tahran ne düşünüyor?” gibi can alıcı bir soruyu sorması gezinin tüm ‘ihtişamını’ altüst edebilirdi.

Suriye konusunda İran farklı bir taktik uyguluyor. Başbakan Erdoğan’a yönelik mevki ve meslektaşları kesinlikle sert ikazlar yapmıyor, hatta Türkiye’nin Suriye politikalarını öncelikli olarak dış politika argümanlarında kullanmıyorlar. Lakin kritik dönemlerde daha alt seviyeden bir görevli bürokrat ya da askerî makamların temsilcileri gibi görevli adamlar vasıtası ile Türkiye ve Başbakan Erdoğan’ı en sert üslupla ve bazen de ağza alınmayacak hakaretlerle eleştiriyorlar. Tahran âdeta ‘Senin hakkındaki düşüncelerimiz bunlardan ibarettir. Bunu bilmeni istiyoruz lakin korkma, yüz yüze geldiğimizde sana gülümseyip canını sıkacak bir şey yapmayacağız’ tavrında.

Son İran ziyareti öncesinde de böyle oldu. Hamaney’in Devrim Muhafızları Yardımcı Temsilcisi Abdullah Hacı Sadıki’nin Erdoğan’ın ziyareti öncesi “Türkiye Başbakanı, son zamanlara kadar Suriye krizinde daha çok İsrail’in kuklası gibi hareket ediyordu. Fakat son zamanlarda artık uyandığını görüyoruz.” ifadelerini kullanabiliyor. Kendimizi tam anlamı ile ‘ikinci evimizde’ hissedebileceğimiz bir karşılama! Yeryüzünde Erdoğan’ın ziyaretinden birkaç saat önce bu açıklamayı yaptırtıp ajanslara servis edebilecek kaç ülke vardır?

Türkiye’yi bölgede radikal unsurların yanında, İran’ı ise makul, tutarlı ve Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılmasında konuşulabilecek bir partner olarak lanse ettiren süreç, birkaç doktora tezi konusu olabilecek hacimdedir. Bir sene önce demokratikleşme eğiliminde olan Ortadoğu’nun tek kaybedeni ve telaşe içindeki aktörü görüntüsü veren İran, bu rolünü nefes kesen hamleler neticesinde nasıl Ankara’ya devrettiğini uzun zaman konuşacağız. ‘Arap Uyanışı’ sürecinde varını yoğunu hipodromda koşmayan bir ata yatıranların ne iç ne de dış politikada manevra alanlarının kalmadığını görmeye başladılar. İran’ın diplomatik aklının, Türkiye Cumhuriyeti başbakanına ‘bölgesel ve küresel güç olma hedefinin olmadığı’ itirafını yaptırtmış olması hemen her şeyi özetler mahiyettedir. Dün İran’ı uluslararası arenada savunan ve Tahran’ı merkeze çekmeye çalışan Türkiye, bugün Ortadoğu’da uluslararası sistemle birlikte hareket eden, enerji bağımlısı olduğumuz ve nükleer silah elde etmesinden endişe duyduğumuz İran ile karşılaşmanın şoku içindedir. Böyle bir tablo karşısında hangi siyasi, gazetecilerin soru sormasına izin verebilirdi ki?

İRAN DOSYASI : MALİKİ IRAK HALKINA AÇTIĞI SAVAŞTA İRAN’DAN SİLAH DESTEĞİ ALACAK

İRAN ANALİZ / İran rejiminin tıpkı Esed diktasına olduğu gibi Nuri el-Maliki yönetimine de Irak halkına ve özellikle Sünnilere karşı açtığı savaşta kullanmak üzere ciddi miktarda silah ve askeri malzeme desteği vereceği bildirildi. İran’ın Tesnim Haber Ajansı, gelişmeyi Maliki’nin Tahran’dan silah satın alacağı şeklinde servis ederken, uzmanlar Esed rejimine olduğu gibi İran’ın bu noktada elindeki tüm imkanları seferber edeceğini vurguladı.

Ajans, Maliki’nin Irak milli servetini kullanarak İran’dan yeni askeri malzemeler ve silahlar satın alma niyetinde olduğunu yazdı. Bu silahları Enbar’daki Sünnilere karşı kullanacak Maliki’nin Tahran’daki büyükelçisi Muhammed Mecid eş-Şeyh’in bu noktada silah ve mühimmat alınması için bir emir aldığını doğruladı. Maliki’nin satın alacağı askeri silahların çeşidi ve niteliğinin dahi belirtildiği iddia edildi.

Öte yandan uzmanlar İran Devrim Muhafızları, Kudüs Güçlerinin 2003 işgalinden bu yana fiilen Irak’ı yönettiklerine dikkat çekerek Nuri Maliki ve diğer siyasi sürece katılan Şii grupların birçoğunun İran’dan talimat ile hareket ettiklerini vurguluyor.

İRAN’DA MOLLALARIN GÜCÜ VE KITLAMA ÇAY İÇMENİN ÖYKÜSÜ

Doğu Anadolu’da, çay içilirken genellikle şeker çaya karıştırılmıyor, kıtlama yapılıyor. Bunun çıkışı ise çok ilginç…

Eskiden İran’da çaya tatlandırıcı olarak hurma ve üzüm katılıyordu.

İngilizler İran’a şeker satmaya kalktıklarında bunu başaramadılar. Sonra İranlı Mollalarla irtibat kurdular.

İngilizler Mollaların vereceği fetva karşılığında kazancın % 10’nu teklif ettiler…

Nitekim bir Cuma Namazı’nda (İran’da Cuma Namazları o bölgenin en büyük camisinde ve çok kalabalık olarak kılınıyor) Cuma Hutbesi’nde Mollalar şu vaazı verdi: "Siz Allah’ın nimeti olan hurma ve üzümü nasıl olur da çay’a katarsınız! Bundan böyle çaya şeker katacaksınız!"

Bu vaazdan sonra İranlılar çaya şeker katmaya başladılar.

İşler yoluna girince İngilizler Mollalara verdiği % 10 payı satışların iyi gitmediği gerekçesiyle vermemeye başladı.

Bunun üzerine Mollalar ikinci bir fetva verdi Cuma Hutbesi’nde: "Gâvur icadı şekeri çay’a katmak caiz değildir!…" Bu fetva üzerine İranlılar evlerindeki şekerleri sokaklara döktü…

İngiliz firmaları mecburen, mollalarla yeniden masaya oturdu.

Fakat Mollalar bu sefer % 20 pay istedi. Eee Dinsizin hakkından imanlı (!) gelir(miş). İngilizler çaresiz kabul etti.

Mollalar Cuma Hutbesi’nde bu sefer: "Biz size ‘çay’a şeker katmayın’ dedik ama ‘sokaklara dökün de’ demedik, şekeri sokağa dökmeyeceksiniz, şekeri çay’a batıracak ve böylece gâvur icadı şekere boy abdesti aldırarak içeceksiniz!" diye fetva verdiler.

Tabi ki bu fetva İran halkı tarafından yaşama geçirildi.

Dinin cahil insanları aldatmak, yönlendirmek, onları sömürmek açısından ne kadar etkili olduğunu gösteren bir örnektir bu yaşanmışlık.

‘Cahil halklar siyasiler için büyük nimettir.’ Adolf Hitler

İRAN ANALİZ : SURİYE’YE ALTINCI İSRAİL SALDIRISI VE ESED-İRAN-Hİ ZBULLAH’IN PALAVRA POLİTİKASI

İRAN ANALİZ / Suriye toprakları içerisinde hareketli veya sabit hedeflere yönelik olarak İsrail savaş uçaklarının gerçekleştirdiği saldırılar, devrimin başladığı Mart 2011 tarihinden bu yana altıncıya ulaştı. Direk ilan etmeksizin gerçekleştirilen bu altı ayrı saldırıya karşılık vereceği yönünde 1970′den beri slogan atan Esed rejiminin yine hiçbir şey yapmadan, kendi halkına yönelik etnik temizlik saldırılarına devam edeceğine kesin gözüyle bakılıyor. Uzmanlar, tüm bu saldırılar karşısında Esed, İran ve Hizbullah örgütünün iddialarını, sert demeçleri ve basındaki haberleri palavra politikası şeklinde değerlendiriyor.

Esed rejimine yönelik İsrail işgal güçlerinin gerçekleştirdiği saldırıları değerlendiren Lübnanlı yazar Faadhi al-Shaamiya’nın yazısı aşağıdaki makalenin ana çerçevesini oluşturmaktadır.

Güvenlik ve istihbarat anlamında Esed rejiminin ne kadar zayıf olduğunu gösteren bu saldırılar, aynı zamanda 1970 yılından bu yana gerek İsrail, gerek İran gerekse her ikisinin desteklediği Hizbullah terör örgütünün sözde İsrail rejimine karşı direniş ekseni olduğu, herhangi bir saldırı olduğunda buna en şiddetli şekilde karşılık vereceği yönünde medyatik tehditlerinin içinin bir kez daha boş olduğunu ortaya koyuyor.

Mart 2011 tarihli barışçıl gösterileri bastırmak için devlete bağlı emniyet, ordu, onlarca ayrı istihbarat örgütü ve tüm resmi kurumları harekete geçiren Esed rejimi, aynı zaman diliminde insanları bıçaklar, satırlarla kesecek kadar ileri giden Alevi Şebbiha çetelerini, Irak, Lübnan ve farklı ülkelerden paramiliter Şii terör güçlerini kullandı. Tüm bunlara rağmen altı ay sonra silahlı bir direnişe zorunlu olarak başvuran Suriye halkını bastırmak için ağır silahlar, scud füzeleri, helikopterler, uçaklar, tanklar ve hatta kimyasal silahları kullanan Esed rejiminin İsrail’in açıkça kendisine yönelik saldırılarına tek bir karşılık dahi vermediği, veremediği görülüyor.

Televizyon ekranları ve resmi medyasında İsrail’e büyük büyük laflar eden, tehditler savuran Hameney ve İranlı yetkililerin, Beşşar Esed ve Suriyeli yetkililerin, Nasrallah ve Hizbullah yetkililerinin tüm bu söylediklerinin koca bir balondan ibaret olduğu, yalanlarla kamuoyunu aldatmaktan başka işe yaramadığı yönünde geniş bir konsensüs var. Bu çerçevede örneğin Hasan Nassallah, 9 Ocak tarihli konuşmasında İsrail’in Şam saldırısının Suriye’yi düşman İsrail ile mücadele çemberinden çıkarmayı hedeflediğini iddia etmişti. Sözde stratejik hedefleri vuran İsrail’e verilecek karşılığın da yine stratejik bir hedef olacağı cümlesini eklemeyi unutmamıştı Nasrallah! Buna benzer onlarca konuşması olan Esed rejiminin de Nasrallah’ın da bunca yıla rağmen, benzer saldırıların defalara tekrarlanmasına rağmen bu içi boş cümleleri kullanmaya devam ettiği görüldü.

Hatta bununla da yetinmeyen Nasrallah, sözde Esed rejiminin çok gelişmiş silahları kendilerine verdiklerini ve Golan cephesinin de açılarak İsrail’e bir halk direnişi başlatılacağını söylemekteydi. Gel gör ki bunun da palavra olduğu bir kez daha İsrail savaş uçaklarının Suriye içinde gerçekleştirdiği hava saldırısında anlaşılacaktı. İsrail, uçaksavar füzelerini barındıran bir Suriye hedefini 30 Ekim tarihinde vurdu. İddialara göre Hizbullah’a bazı malzemeler götürülüyordu. Yediot Ahranot ve CNN, 2013 tarihli haberlerinde İsrailli yetkililerden sızdırıldığını söylediği bazı bilgiler paylaştı. Buna rağmen Esed ve müttefiklerinden çıt çıkmadı!

03.11.2013 tarihinde Kuveyt er-Rey Gazetesi Hizbullah liderliğine dayandırdığı iddiasıyla verdiği haberinde örgütün, İsrail’e beklemediği bir anda bir cevabı planladığını ileri sürmekteydi. Oysa hiçbir şey olmadı. Bolca servis edilen haberler, pohpohlamalar ile Esed rejiminin hala güçlü olduğu, Hizbullah’ın İsrail rejimine büyük tehdit olduğu yönündeki propagandalar tüm hızıyla devam etti. S-300 tipi füzelerin Hizbullah’a verileceği yönünde endişeler taşıyan İsrail’in bir saldırı yapacağı dedikoları yer aldı. Bunların Lazkiye’ye nakledildiği bildirilirken, burada yaşanan patlamaya dair net bilgiler ise verilmedi. Yediot Ahranot patlamanın sebebinin bilinmediği iddiasını paylaşırken bir diğer İsrail kanalı Haaretz, İsrail savaş uçaklarının Esed’in memleketi olan Lazkiye’deki S-300 füzelerinin bulunduğu hedefi bombaladığını yazdı. Ki o gece Suriye sınırındaki Lübnan’nın Hermel, Baalbek bölgesinin üstünde İsrail düşman uçaklarının birçok uçuşu olduğunu Hizbullah kaynakları belirtmekteydi.

Buna karşın İsrail saldırılarının hedef aldığı bazı yerlerle ilgili olarak Suriyeli direniş kaynakları da çeşitli açıklamalar yapmaktaydı. Esed rejimine ait askeri hedefleri ele geçiren direnişçilerin İsrail güçlerince hedef alındığı, bu saldırılarla sözde Esed rejiminin İsrail karşıtı olduğu yönündeki içi boş iddianın güçlendirilmeye çalışıldığı, direniş ile İsrail arasında bir ilişki varmış gibi gösterilmeye çalışıldığı gibi iddialar da hatırlatılmaktaydı. Örnğein Golan tepelerinde başarılar elde ederek ilerleyen direnişçilere İsrail tankları ateş açmakta, burada sıkışan Esed güçleri kurtarılmaktaydı. Her ne olursa olsun Hafız Esed’in sarayının üstünde taciz uçuşu yapan, bazı tesisleri vuran ve hala açıkça saldırılarını devam ettiren İsrail rejimiyle Esed-İran-Hizbullah veya Maliki’nin bir derdinin olmadığı, bunlara karşı stratejik bir düşmanlık taşımadığı çok net bir şekilde, ortadaki veriler ve bilgiler ışığında bir kez daha ortaya çıkmış oldu.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Başbakan Erdoğan’ın Tahran Ziyareti : Türkiye-İran İlişkilerinde Yeni Bir Dö nüm Noktası

Yrd. Doç. Dr. Bayram Sinkaya

Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 28-29 Ocak 2014 tarihlerinde İran’ın başkenti Tahran’a resmi bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Bu ziyaret, son yıllarda çeşitli nedenlerle bir sarsıntı geçiren Türkiye-İran ilişkilerinin gelişmesi açısından yeni bir dönüm noktası olmuştur. Bu çalışmada Erdoğan’ın Tahran ziyareti bağlamında Türkiye-İran ilişkilerinin dönüşümü ve iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesinin önündeki potansiyel engeller tartışılmıştır.

İkili İlişkilerde Dönüm Noktası: “Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi”

Başbakan Erdoğan’a Tahran ziyareti sırasında Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Enerji Bakanı Taner Yıldız ve Ekonomi Bakanı Nihat Zeybek eşlik etmiştir. Erdoğan ziyaret kapsamında İran’daki muadili Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı İshak Cihangiri, Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ve Rehber Ayetullah Hamanei ile görüşmüştür. İkili ilişkiler ve bölgesel meselelerin ele alındığı bu görüşmelerde, iki ülkenin bölgesel meseleler karşısındaki ortak kaygıları ve beklentileri ile iki ülke arasında ticaret hacminin 2015’te 30 milyar dolara çıkarılması temennileri ifade edilmiştir. Ziyaret sırasında üç anlaşma ve bir bildiri (“Türkiye ve İran arasında Ortak Ticaret Komitesi Kurulmasına Dair Anlaşma”, “Tercihli Ticaret Anlaşması” ve İran Haber Ajansı (IRNA) ile Anadolu Ajansı (AA) arasında İşbirliği Anlaşması) imzalanmıştır.

Ziyaretin en önemli sonucu Cumhurbaşkanı Ruhani ile Başbakan Erdoğan arasında “Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi kurulmasına dair ortak siyasi bildiri”nin imzalanmış olmasıdır. Son on yılda Türkiye-İran ilişkilerinde kaydedilen olumlu gelişmelere karşın iki ülke arasındaki işbirliğinin daha ileriye götürülebilmesinin önünde her iki ülkenin de bazı rezervleri vardı. Bu nedenle geçen on yılda Türkiye’nin en önemli dış politika araçlarından birisi olan Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi anlaşmaları çok sayıda ülke ile imzalanmış, ama İran ile imzalanması gündeme bile gelmemişti. Keza İran yönetiminin Türkiye ile bölgesel işbirliği konusunda çok istekli görünmesine rağmen Türk yetkililer bu konuda İran’ın beklentilerini karşılamaya yanaşmamıştı.

Türkiye’nin İran’a karşı bu ihtiyatlı bakışının başlıca iki nedeni vardı. Bunlardan birincisi İran’ın ABD ve Batılı ülkelerle ilişkilerinin giderek bozulması idi. Bir yandan nükleer programı üzerindeki tartışmalar, diğer yandan Ahmedinecad hükümetinin “radikal dış politikası” dolayısıyla İran giderek uluslararası sistemden izole edilirken, Türkiye’nin kimi karşı çıkışlarına rağmen geleneksel ittifak ilişkilerinin hilafına bu ülkenin yanında durması çok zordu. Türkiye’nin İran’a karşı rezervlerinin ikincisi sebebi ise İran yönetiminin izlediği bölgesel politikalardan duyduğu bazı endişelerdi. Bölgenin tedrici şekilde ekonomik ve siyasi anlamda “liberalleşmesi” ile “bölgesel istikrarı” savunan Türkiye, İran’ın bölgede, Irak, Suriye ve Lübnan gibi ülkelere yönelik olarak izlediği dış politikayı “istikrarsılaştırıcı” bir faktör olarak görmeye başlamış, bu nedenle bölgesel meselelerde İran’dan uzaklaşmıştır.

Bu çerçevede Ağustos 2013’te İran’da yaşanan hükümet değişikliği ve yeni Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin dış politikada çatışma yerine diplomasiye ve işbirliğine önem veren bir yaklaşım benimsemesi, Türkiye’nin İran hakkındaki rezervlerinin ortadan kalkmasını sağlamıştır. Ruhani’nin nükleer meselede uzlaşmacı bir tavır izleyerek bu konuda somut ilerlemeler kaydetmesi ve İran’ın bölge ülkeleri ile ilişkilerinin geliştirilmesine öncelik vermesi Türkiye’den de olumlu karşılık bulmuştur. Bu gelişmeler iki ülke arasında “Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi”nin kurulmasının gündeme gelmesini sağlamıştır ki bu gelişme her iki ülkenin de ikili ilişkilerini kapsamlı bir şekilde geliştirme niyetini ifade etmektedir.

Ankara-Tahran İlişkilerinin Rasyonelleşmesi ve Kompartmanlaşması

Türkiye-İran ilişkilerinde kaydedilen bu olumlu gelişme, iki ülke arasındaki bütün sorunların çözüldüğü ve özellikle bölgesel meseleler karşısındaki görüş ayrılıklarının giderildiği anlamına gelmemektedir. Mevcut sorunlara ve görüş farklılıklarına rağmen ikili ilişkilerde kaydedilen bu olumlu gelişme, Türkiye-İran ilişkilerinin “rasyonelleştiğini” ve “kompartmanlaştığını” göstermektedir. İkili ilişkilerdeki rasyonelleşme ve kompartmanlaşma süreci 2000’lerin hemen başlarında ortaya çıkmıştır. Rasyonelleşme, ihtilaflı noktaların geri plana itilerek iki ülke arasındaki işbirliği noktalarının ve ortak çıkarların öne çıkarılmasını sağlamaktadır. Kompartmanlaşma ise tarafların ikili siyasi, güvenlik, kültürel, iktisadi ilişkileri ile bölgesel düzeydeki ilişkilerinin ayrı ayrı ele alınması anlamına gelmektedir. Böylece ikili ilişkilerdeki alt-alanlardan birisinde meydan gelen olumsuz gelişmelerin diğer ilişkileri olumsuz etkilemesinin önüne geçilmektedir.

Ankara-Tahran ilişkilerinin rasyonelleşmesi ve kompartmanlaşması açısından son birkaç yıl önemli bir test olmuştur. Zira hatırlanacağı üzere 2011’de Türkiye topraklarında NATO Füze Kalkanı Programı çerçevesinde Amerikan radarlarının konuşlandırılması, patriot sistemlerinin Türkiye-Suriye sınırına yerleştirilmesi, hem Irak’ta hem de Suriye’deki gelişmeler üzerinden Türkiye ile İran’ın karşı karşıya gelmesi Ankara-Tahran ilişkilerini ciddi şekilde tehdit etmiştir. İlginçtir, Ankara-Tahran ilişkilerinin ciddi şekilde tehdit altında olduğu bu dönemde Türkiye ile İran arasındaki ticaret hacmi rekor kırarak 2012’de 22 milyar dolara yaklaşmıştır. Bu başarı, iki ülkenin ihtilaflı noktaları bir yana bırakarak işbirliği yapabildiklerini göstermektedir.

Türkiye-İran İlişkilerinin Önündeki Potansiyel Engeller

Önümüzdeki aylarda İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin Türkiye’ye resmi bir ziyaret yapması beklenmektedir. Bu ziyaret sırasında da muhtemelen yeni anlaşmalar imzalanacaktır. Bununla birlikte, ikili ilişkilerdeki rasyonelleşme ve kompartmanlaşmaya rağmen Türkiye ile İran arasındaki ilişkilerin ilerlemesinin önünde birtakım potansiyel engeller vardır.

Her şeyden önce Türkiye ile İran arasındaki karşılıklı üst düzey ziyaretler sırasında mutat olduğu üzere iyi niyet ve işbirliği mesajları verilmekte, bazı anlaşmalar yapılmaktadır, fakat söz konusu anlaşmaların hayata geçirilmesinde bazı problemlerle karşılaşılmaktadır. Bu problemler bürokratik veya teknik engeller şeklinde olabilmektedir, ama esas sorun siyasi iradenin anlaşmanın takipçisi olmamasından kaynaklanmaktadır. Ankara ile Tahran arasında imzalanan ama uygulanmasında problemle karşılaşılan çok sayıda anlaşma vardır. Mesela iki ülke arasında 2007’de Türkiye’nin İran’da doğalgaz araması, çıkarması, işlemesi ve pazarlamasına dönük enerji işbirliği anlaşması uzun süre gündemde kaldıktan sonra rafa kaldırılmıştır. Keza, Başbakan Erdoğan’ın gezisi sırasında imzalanan “tercihli ticaret anlaşması” yıllardır gündemdeydi. Hatta 2011’de Cumhurbaşkanı Gül’ün Tahran ziyareti sırasında imzalanması beklenen bu anlaşma ancak şimdi imzalanabilmiştir.

İkili ilişkilerin önünde bir başka potansiyel engel olarak İran’da Ruhani hükümetinin güç kaybetmesinden bahsedebiliriz. Yukarıda değinildiği üzere Ruhani’nin İran dış politikasına getirdiği yeni yaklaşım, Türkiye’nin İran’a karşı rezervlerinin ortadan kalkmasını sağlamıştır. Türkiye’nin bu dönemde İran’a olumlu yaklaşımı aynı zamanda Ruhani hükümetinin desteklenmesi ve cesaretlendirilmesi yönünde bir adım olarak değerlendirilebilir. Fakat İran’daki siyasi dengeler açısından bakıldığında Ruhani hükümetinin siyasi geleceği ve kapasitesi büyük ölçüde İran’ın nükleer meselesinin çözümünde göstereceği performansa ve başarıya bağlıdır. Ruhani’nin bu cephede başarısızlığa uğraması, İran siyasetindeki dengelerin yeniden değişmesine neden olabilir. Buna bağlı olarak İran siyasetinde ve dış politikasında meydana gelebilecek yeni gelişmeler Türkiye-İran ilişkileri için de yeni sorunların doğmasına sebep olabilir.

ARAŞTIRMA DOSYASI : İran’da Behest- Abad Projesi ve Etkileri

Dr. Tuğba Evrim Maden

ORSAM Su Araştırmaları Hidropolitik Uzmanı

temaden

İran, nüfus yoğunluğunun fazla olduğu merkez vilayetlerinde içme ve sulamaya ilişkin artan su talebini karşılamak için bölge dışı havzalardan su transferi gerçekleştirmektedir. Geçen hafta merkez vilayetlerine su transferini amaçlayan Hazar Denizi projesini rafa kaldıran İran, Cumhurbaşkanı Ruhani’nin açıklamalarından uzun yıllardır havzalararası su transferlerinde yoğun bir donor havza olarak kullandığı Karun nehri havzasında projelerine devam edeceği anlaşılmıştır.

Karun nehri, İran’ın Huzistan bölgesinde doğan ve Karun nehri bölgenin en önemli sınıraşan nehirlerinden biridir. Havza büyüklüğü 58.000 km2’dir ve Ahvaz şehrinde yer alan olcum istasyonuna göre yıllık ortalama debisi ise 24,7 milyar metreküptür. Karun nehrine Ahvaz şehrinde ortalama debisi yılda 7,4 milyar metreküp olan Dez nehri katılmaktadır. Karun nehri, Al-Muhamara şehrinde Şatt’ul-Arab’a yaklaşık 10 milyar metreküplük debi ile katılmaktadır. İran, Karun nehri üzerinde birçok baraj ve su yapısı inşa etmiştir. Karun nehri ve Dez nehri suları, İran’ın merkezinde yer alan nüfus yoğunluğunun, sanayileşmenin en fazla olduğu bölgelerden biri olan Zayanderud alt havzasına kanallar ve tüneller vasıtasıyla taşınmakta ve 1970 yılında inşa edilmiş olan çok amaçlı Zayanderud barajında depolanmaktadır.

Karun nehri ve kolları üzerinde, merkez vilayetleri İsfahan, (Yezd) Yazd, Kerman ve İsfahan yılda en az 1 milyar metreküp su transfer etmeyi amaçlayan Behest Abad projesi, Karun nehri üzerinde su transferi amacıyla yapılan dördüncü projedir. Geçen hafta bölgeyi ziyaret eden Ruhani’nin açıklamalarına göre sadece söz konusu proje vilayetlerin içme suyu ihtiyacını karşılayacaktır. Ayrıca, Cumhurbaşkanı Ruhani havza da yer alan önceki projelerin de durdurulacağını ifade etmiştir.

Bölge için hayati bir kaynak olan Karun nehri suları, Bölge halkının ve çevre aktivistlerinin karşı çıktığı bu proje tamamlandığında Basra körfezine dökülemeyecektir. Ayrıca, geçtiği formasyonlardan dolayı tuz ve iyi kalitede olmayan su içeren Karun nehri ve kolları üzerinde yapılan bu projeler, nehir sularının kalitesini daha da bozacağı iddia edilmektedir. Söz konusu bu sular Huzistan bölgesinde bulunan, Shadegan sulak alanlarının varlığının sağlanması için büyük önem arz etmektedir. Shagedan sulak alanı yaklaşık 400.000 hektar büyüklüğünde olup, İran’ın sahip olduğu en büyük Ramsar alanıdır. Yapılan çalışmalara göre alanda 110 bitki ve 311 hayvan türü tespit edilmiştir. 1975 yılında Ramsar listesine dahil olan Shagedan, biyolojik çeşitliliği bütün dünyaca kabul edilmiş ve UNESCO’nun Doğal Miras listesinde de yer alan uluslararası bir alandır.

Proje için öne sürülen bir diğer eleştiri ise projeni, Havza’da inşa edilmiş olan hidroelektrik santrallerin, barajların ve (Kuhreng tünelleri gibi) derivasyon tünellerinin kapasitelerini olumsuz etkileyeceğidir. Bu barajlardan bazıları Gotvand Barajı, Mescidi Süleyman Barajı, Kuhreng Barajı, Bakhtiyari Barajı, Kuhreng-1, Kuhreng-2, Karun-3, Karun-4 ve Karun-5 barajlarıdır.

İran ve Irak arasında sınıraşan bir havza olan Karun nehrinde yapılan bu projeler sadece İran’da ülke içi etkilere neden olmamaktadır. Iraklı uzmanların yaptığı çalışmalara göre Karun nehri üzerinde yapılan projeler ile Şatt’ul- Arab’a katılacak su miktarında büyük düşüşler meydana gelecektir. Tuz ihtiva etmesi nedeniyle düşük kaliteye sahip suya sahip olan Karun nehrinin bu durumu hidrolojik olarak Irak’ta da etkili olmaktadır. Bilindiği üzere, Karun nehri dışında, Dicle nehrini besleyen kolların önemli bir bölümü İran’da doğmaktadır. İran, özellikle Sirwan ve Karun nehirleri üzerine büyük projeler inşa etmeye devam etmektedir. Bu durum Irak’ta endişe yaratmaktadır. Gelecek dönemlerde bu durumun iki ülke ilişkilerinde hem çevresel etkileri hem de hidrolojik etkileri nedeniyle, politik sorunlara neden olacağından endişe edilmektedir.

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: