Etiket arşivi: SURİYE DOSYASI

SURİYE DOSYASI : Esed Gitmezse Ne Olur ?

Bu soru, kimyasal silahların yok edilmesi için geçen yıl yapılan anlaşmanın Esed’in pozisyonunu güçlendirdiği açıklaması yapan ABD’li istihbarat yetkilisine soruldu.

ABD Ulusal İstihbarat Direktörü James Clapper, Suriye’nin elindeki kimyasal silahların yok edilmesine yönelik geçen yıl yapılan anlaşmanın Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’in pozisyonunu güçlendirdiğini söyledi.

ABD Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesi’nde "Dünya Genelindeki Tehditler" başlıklı oturumda konuşan Clapper, Kongre üyelerinin sorularını da yanıtladı.

Cumhuriyetçi Parti’nin Floridalı milletvekili Jefferson Miller’in "Suriye’de Esed gitmezse ne olur?" sorusuna Clapper, şu yanıtı verdi:

"Şu andaki görünüşe bakılırsa Esed aslında geçen yıl bunu tartıştığımız zamana göre, kimyasal silahların taşınması için yaptığı anlaşma sayesinde pozisyonunu güçlendirdi.

Eğer o gitmezse, Cenevre’nin veya devamındaki görüşmelerden gelecek bir çeşit diplomatik anlaşmanın yokluğunda, ne rejimin ne de muhaliflerin galip geldiği, kazananın olmadığı aynı tür bir geleceği öngörüyorum."

Clapper, ülkedeki kimyasal silahların yok edilmesine yönelik varılan anlaşmada, rejimin ilk başlarda kendilerinden istenilenleri yerine getirdiğini, ancak silahların taşınmasında yavaş hareket ettiğini kaydetti.

Clapper, şu ana kadar 53 metrik tonluk iki sevkiyatın gerçekleştiği bilgisini verdi.

SURİYE DOSYASI : Suriye’ye ‘ne oldur ne öldür’ stratejisi

Esed rejimi ile Suriye muhalefetini Cenevre’de buluşturan Batı’nın krize ‘ne oldur ne öldür’ stratejisiyle yaklaştığı tescillendi. Rejime şuurlu olarak göz yuman küresel ittifak, kontrollü çatışmalarla ülkenin çökmesine göz yumuyor.

Suriye iç savaşını diplomasi masasında çözmeyi hedefleyen ‘Cenevre II’ sürecinde sürpriz yaşanmadı. Montrö Sarayı’nda toplanan (22 Ocak) konferans gibi sonrasında BM Cenevre Ofisi’nde yürütülen ikili görüşmeler de sonuçsuz kaldı. Arabulucu BM-Arap Birliği Özel Temsilcisi El Ahdar El İbrahimi, Suriye rejimi ile muhalifleri yüz yüze görüştürmeyi başarı saysa da tarafların pozisyonları değişmedi. Ateşkes sağlanamadı, acil insani yardım koridoru açılamadı… Daha önemlisi Batı’nın Suriye krizine ‘ne oldur ne öldür’ stratejisiyle yaklaştığı tescillendi! Bir taraftan Esed rejimine ‘Haziran 2014’ seçimine kadar dokunmama sinyali verirken diğer taraftan Suriye Ulusal Konseyi’ne yardım vaadinde bulundu. Çok geçmeden dünya medyasına Washington’un yeniden muhaliflere hafif silah yardımında bulunduğu bilgisi sızdı… Muhaliflerin Esed rejimini hafif silahlarla deviremediği ortadayken!

Esasında ‘ne oldur ne öldür’ oyunu ilk kez uygulanmıyor Ortadoğu’da. ‘Böl-yönet’ gibi bu da bir İngiliz stratejisi. İngilizler bu yöntemi bir asır evvel Osmanlı İmparatorluğu’na uyguladı. Rusya karşısında Osmanlı’yı korurken Anadolu’da yaşanan isyanları teşvik etti, cesaretlendirdi. Böylece bölgedeki çıkarlarını zayıf Osmanlı üzerinden korudu, yönetti. Keza Lozan’da Osmanlı’dan alınan Boğazların hâkimiyetinin Montrö Anlaşması (1936) ile yeniden Ankara’ya bırakılması özünde ‘ne oldur ne öldür’ stratejisiydi. Zira Boğazların Rusya hâkimiyetine girmesi İngilizlerin çıkarına değildi.

Batı’nın Suriye denklemi irdelendiğinde Esed rejiminin ‘ehven-i şer’ addedildiği görülüyor. Mart 2011’den bu yana sahaya inen Esed karşıtlarına ağır silahlar verilmemesi de bu tavrı doğruluyor. ABD-İngiltere’nin Suriye’deki varlığını bilenler ‘El Kaideci grupları güçlendirmemek için muhaliflere ağır silah vermeme’ tavrının bahaneden ibaret olduğunun farkında. Zira Batı, Türkiye üzerinden bizzat Suriye Ulusal Konseyi’ne istediği silahı, istediği miktarda verme imkânına sahip. Muhaliflere kısıtlı sayıda vereceği Stinger füzeleri ile Esed’i ayakta tutan hava gücünü akim bırakabilir. Ancak bundan kaçınıp muhalifleri hafif silahlarla belli kapasitede tutuyor. Hâliyle Esed’e de zaman kazandırıyor. Böylece tarafların ‘yenişememe’ hâli sürüyor. Yaşanan bir bakıma kör dövüşü!

Cenevre sürecinde bulunan bir yetkiliye Batı’nın Suriye’de uyguladığı ‘yenişememe’ denkleminin kime ne kazandırdığını soruyoruz. ABD-İngiltere liderliğindeki Batı ittifakının başından bu yana Suriye konusunda ‘ipe un serdiğini’ anlatıyor. Batılıların konferansın ardından düzenlenen ikili görüşmelerde Esed rejimine yeterince ‘geçiş süreci’ baskısı yapmadığını söylüyor: “Taraflar BM arabuluculuğunda her gün iki defa (sabah-akşam) bir masa etrafında buluşturuldu. Esir değişimi, insani yardım koridoru gibi ikincil meseleler tartışıldı. BM çıkıp da ‘Esed ne zaman bırakacak? Geçiş hükümeti ne zaman kurulacak?’ diye sormadı. Hâlbuki ülkede bölünmeler başladı. Kuzey’de Kürtler, güneyde Dürziler, Batı’da Nusayriler özerk yönetim kurma arifesinde. Yani ülke bölünmeye gidiyor. ABD bu durumu umursamıyor. Muhalefeti güçlendirmediği gibi Esed rejimine zaman kazandırıyor… Kör dövüşünün sürmesine, Suriye’nin çökmesine göz yumuyor. Ortada bir sağırlar diyaloğu var. Kıbrıs’ta sonuca ulaşmayan bu tür proxy (vekil) görüşmelerin 40 yıl sürdüğünü unutmayın!”

Zirve Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. İsa Afacan, ‘Cenevre II’ sürecinin Haziran 2012’deki ‘Cenevre I’ inisiyatifi gibi sahadaki denklemi değiştirmeyeceğini iddia ediyor. Batı ittifakında Esed rejiminin samimi olarak gitmesini isteyen kesimler olsa da rejimin devamına göz yuman tarafın ağır bastığını anlatıyor: “Önümüzdeki yıl bu zamanlar büyük ihtimalle ‘Cenevre III’ sürecini konuşuyor olacağız. Çünkü ne ABD-AB, ne de Rusya bölgesel statükonun değişmesini istiyor. Askerî ve ekonomik varlıklarını Suriye iç savaşını durdurmaya matuf kullanmak istemiyorlar. Batı’nın bu tavrını iyi okuyan Esed rejimi Cenevre süreçlerinde Suriye coğrafyasında güçlenen El Kaide tehdidini nazara verip, varlığını konsolide ediyor. Kendini ‘ehven-i şer’ gösteriyor. Dolayısıyla rejim, Batı’nın da yardımıyla Cenevre süreçlerini ağır aksak işletip zaman kazanıyor.”

Bu noktada öne çıkan soru şu: Suriye’nin kör dövüşüyle çökertilmesi kime yarıyor? Sahaya hâkim bir güvenlik uzmanı Batı’nın Suriye kurgusunu Esed’in ‘gitmemesi’ üzerine kurduğunu doğruluyor. Kontrol edilebilir iç savaşla Suriye devletinin çökertildiğini iddia ediyor: “Daha en başında kurgu, rejimi değil de devleti çökertmek üzerine kurgulandı. Zira Suriye istihbaratı ve ordusuyla Arap dünyasının güçlü kalelerinden biriydi. Varlığı ile bölgede bulunan Batı unsurlarının (İsrail gibi) çıkarlarını tehdit ediyordu. Arap Baharı vesilesiyle çökertme operasyonuna giriştiler. Önce ülkedeki zengin tabaka taşınabilir varlıklarıyla ülke dışına çıkarıldı. Ardından ülke içi isyan dalgası desteklendi. Çatışmalar iç savaş kıvamına gelince de tarafları kontrol edilebilir düzeyde tutup, ülkeyi harap etmelerine göz yumuldu. Eğer Batı isteseydi sınırlı, düşük maliyetli bir askerî vuruşla Esed’i çabucak devirebilirdi. Bu şuurlu olarak yapılmadı. Yapılmayacak da…”

Görevi gereği sık sık Suriye sınır boyunun nabzını tutan kıdemli uzman Suriye’de ‘Lüblanlaşma’ sendromunun görülmeye başladığını aktarıyor. Aynen Irak’ta olduğu gibi devlet sistemi ve altyapısı çökertilen Suriye’nin etnik-mezhep temelli çatışmalara itildiğini ifade ediyor: “Suriye kontrol edilebilir, sürdürülebilir kaos dizaynı çerçevesinde mezheplere ve etnik kamplara ayrıştırılıyor. Kürt kantonu kurduruldu. Sünni, Dürzi ve Nusayri kantonları da kurulacak. Ardından ülkede aynen Irak ve Lübnan’daki gibi iç çatışmalar başlayacak. O cendereye düşen bir ülke 50-100 yılda belini doğrultamaz. Güçlü otorite oluşamaz. İç sorunlarla uğraşmaktan dış güçlere mukabelede bulunamaz. İstenen de bu zaten!”

Peki, Cenevre II süreci cepheye nasıl yansıdı? Suriye Türkmen Cephesi’nden Bekir Atacan, ABD-Avrupa öncülüğündeki Batı ittifakının Cenevre II’de Suriye’nin bölünmesine zımnen destek verdiğini, bu tavrın cephedeki muhaliflerin elini zayıflattığını söylüyor: “Gelinen noktada muhaliflerin Batı’ya güveni kalmadı. 3 yıldır talep ettikleri desteği alamadılar. Buna karşılık Esed rejimine zaman kazandırıldığını gördüler. Yani ikiyüzlü bir tavır ortada… Muhaliflerin Esed’i devirmelerine, iktidarı elde etmelerine izin verilmiyor. Fakat Nusayrilerin Şam-Halep-Lazkiye hattında devletleşmelerine göz yumuluyor. ‘Kara-kirli’ planlar çerçevesinde kullanıldıklarını düşünüyorlar.”

Suriyeli Atacan, cephede Ankara-İran yakınlaşmasının endişeyle izlendiğine, Türk hükümetine duyulan güvenin azaldığına değiniyor: “Muhalifler başından bu yana yanlarında yer alan Türk hükümetinin son dönemde Esed safında savaşan İranlılarla iş tutmasına, yakınlaşmasına anlam veremiyor. Ankara saf değiştirirse muhalifler zayıflayacak. Suriye’nin bölünmesi hızlanacak. Esed’in varlığını sürdürmesi veya Suriye’nin yoluna bölünerek devam etmesi İran’dan çok Türkiye’ye zarar verecek.”

AKP MEDYASINDA SURİYE DOSYASI : Lawrence Sedat” deşifre oldu

473694.jpg

Lawrence Sedat” deşifre oldu!

Medya Gündem’den Erdem Yavuz, kendisine özel görev verilerek Türkiye’ye yollanan Lawrence Sedat’ın kirli ilişkilerini ve amacını deşifre etti.

İşte Erdem Yavuz’un kirli ilişkileri ve amacı deşifre ettiği o yazı

James Bond’dan sonra Dünya’da en meşhur İngiliz İstihbarat görevlisi Thomas Edward Lawrence’dır. İngiliz İstihbaratı, Lawrence 1916 yılında Arap yarım adasındaki milliyetçi hareketleri tespit etmesi ve raporlaması amacıyla Mekke’ye gönderdi ancak Lawrence, kıvrak zekasıyla Arapları, Osmanlı İmparatorluğuna karşı ayaklanmaları için organize ettiği gibi daha sonra reklamını yapmak amacıyla faaliyetlerini çeşitli gazetecilerle paylaşıp, İngiliz basınında abartısıyla büyük bir kahraman olarak ortaya çıktı.

Bizim Lawrence Sedat da böyle bir şey işte…

İngiliz İstihbarat Servisi desteğiyle çifte vatandaş olan ve Londra’da yaşayan Lawrence Sedat, Arapça’yı çok iyi konuşması, Coşkun Aral’ın kardeşi olması, Türkiye’de basın çevreleri tarafından tanın bir gazeteci olması sebebiyle, kendisine özel görev verilerek Türkiye’ye gönderildi.

Sedat’ın görevi, CHP içindeki derin yapının desteğiyle, Suriye’de savaşan radikal unsurlara, Türkiye’nin destek verdiğini delillendirmek, yani sahte delil yaratmak, sonucunda da Uluslararası ceza mahkemesinde Türkiye’nin ve Başbakan’ın yargılanmasını sağlamaktı.

Türkiye’ye yönelik yürütülen bu savaşta kim nerede aslında bir bakıp Sedat’ın görevinin önemini daha iyi anlayabiliriz;

Enerji alanındaki Rusya bağımlılığından çıkış arayan Türkiye’nin, Suriye ile yakınlaşması bir anda gergin bir ortama dönüştü, Rusya, Suriye’de ortamı kilitledi, BM’de Suriye devleti aleyhine hiç bir karar alınmamasını sağladı, Rusya Suriye’deki varlığını garantiye alıp Türkiye ve ABD’yi sıkıştırmak için Suriye konusunu İran’a bıraktı.

İran, Suriye’de belirleyici güç haline geldi, Hizbullah ve Devrim Muhafızların’dan binlerce silahlı askeri Suriye’ye göndererek Şam’ın düşmesini önledi ve El Kaide’ye karşı Dünya’yı savunan kahraman durumuna geldi.

Türk Hükümeti ise durumu fark edip farklı bir manevra yaptı, Kuzey Irak’tan alacağı petrol ile enerji bağımlılığını azaltmak için arasının açık olduğu Irak hükümeti ile masaya oturmak için uygun zemin aradığı bir anda Suriye’nin Türkiye’yi terörist güçlere destek vermesi şüphesiyle BM’ye şikayet ettiği ortaya çıktı.

Sedat’ı Lahey Adalet divanına somut deliler bulmasını sağlamak adına Türkiye’ye gönderip Suriye istihbaratı ile ilişkili CHP’lilerin desteğiyle çeşitli deliller yaratmasını istedi.

Diğer taraftan Kemal Kılıçdaroğlu’nun henüz varlığından haberdar olmadığı muhtemelen de hiç olmayacağı, CHP’nin idaresini elinde tutanlar, özel görevli Lawrence Sedat’a sıkıca sarılıp ellerinden gelen destekle Suriye Sınır hatlarında bir ufuk turu yaptırıp Suriye İstihbaratı’nın verdiği dokümanları, Türkiye karşıtı delil olarak sunmasını sağladılar.

Başbakan Lahey’de yargılansın diye Lawrence Sedat’ı görevlendiren İngilizler, Suriye istihbaratının desteğiyle belge temin etmeye çalışan CHP’liler, ülke karışsın diye gizli belgeleri ortaya saçanlar, casusluktan yargılanmasın da kim yargılansın.

Büyük resme bakmak gerekli, ince ince Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak için çaba gösteren çıkar grupları ve bunlara destek veren hainler; Türkiye eski Türkiye değil artık ! Herşeyin farkında olan kişiler tarafından yönetiliyor. Bu ülkede artık kimse elini kolunu sallaya sallaya operasyon yapamaz.

SURİYE DOSYASI /// Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Cenevre-1 kararları BMGK kararı haline gelmeli

Dışişleri Bakanı Davutoğlu, “Cenevre-1 kararları, mutlaka BM Güvenlik Konseyi kararı haline gelmelidir. Bu şekilde rejimin, geçiş yönetimi kurulmasından kaçması engellenmelidir” dedi.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Suriye’de kuşatma altında tutulan bölgelere insani yardımların ulaştırabilmesi için Birleşmiş Milletler’i (BM) harekete geçmeye çağırdı.

Dışişleri Bakanı Davutoğlu, 50. Münih Güvenlik Konferansı’nda düzenlenen Ortadoğu konulu panelde konuştu.

BM Güvenlik Konseyi ülkelerine çağrıda bulunan Davutoğlu, "BM’den acil olarak öncü rol üslenmesini bekliyoruz. İlk olarak insani yardımların ulaştırılması konusunda bir karar almasını bekliyoruz" dedi.

Kuşatma altındaki bölgelere insani yardımların ulaştırılması için "sınırsız insani erişim" talep eden Davutoğlu, şunları söyledi:

"Bu siyasi bir konu değildir. Sadece rejim kuşatması altındaki bölgeler için söylemiyorum, tüm Suriye genelinde sınırsız insani erişim sağlanmalıdır. Bunun için alınması gereken BM Güvenlik Konseyi kararı, BM Şartı’nın bağlayıcı 7. maddesi kapsamında olmalı, bu yardımları engelleyenlerden hesap sorulmalıdır."

BM’nin Suriye konusunda öncü rol üstlenmesi gerektiğini vurgulayan Davutoğlu, ilk olarak insani yardımların ulaştırılması için "sınırsız insani erişim" öngören bağlayıcı bir karar alınması, yardımları engelleyenlerden hesap sorulması gerektiğini vurguladı.

İkinci olarak, rejimin elindeki kimyasal silahların ne kadarını teslim ettiğinin açıklığa kavuşturulması gerektiğini kaydeden Davutoğlu, "Kimyasal silahlar, nükleer silahlar kadar büyük tehlike oluşturmakta, kullanılmaları insanlığa karşı suç teşkil etmektedir. Buna bir son verilmelidir. Bu konuda hepimiz, tüm liderler sorumluluk taşıyoruz ve tarihe hesap vereceğiz" dedi.

BM’nin üçüncü olarak, siyasi çözüm konusunda harekete geçmesi gerektiğini vurgulayan Davutoğlu, "Cenevre-1 kararları, mutlaka BM Güvenlik Konseyi kararı haline gelmelidir. Bu şekilde rejimin, geçiş yönetimi kurulmasından kaçması engellenmelidir" diye konuştu.

"Bahar mı, yaz mı önemli değil"

Münih Güvenlik Konferansı’ndaki panelin başlığının Arap Baharı’na atıfla "Ortadoğu’da sırada hangi mevsim var?" olduğunu anımsatan Davutoğlu, gerçekleri anlamak için yalnızca salonlarda tartışma yapmanın yeterli olmadığını, Suriyeli mültecilerin kaldığı kamplara, Yermuk’a gitmek gerektiğini kaydetti.

Davutoğlu, "Açlıktan ölmek üzere olan insanları anlamamız gerekiyor. Bugün bahar mı, yaz mı önemli değil. Suriye’deki insanlar için Scud füzeleriyle, kimyasal silahlarla, aç bırakma stratejisiyle ölüme terkedilen insanlar için, herhangi bir mevsim yok. Onlar için mevsim yok, güneş yok, yağmur yok. Sadece ölümü bekleyiş var. Bugünün temel konusu budur" şeklinde konuştu.

"Hesap sorulamadı"

Münih Güvenlik Konferansı’nın bu yıl 50. kez düzenlendiğini, 50 yıl sonra gelecek nesillerin bu günleri tartıştığında karşılarında olumsuz bir tablo olacağına işaret eden Dışişleri Bakanı Davutoğlu, şunları kaydetti:

"Eminim ki gelecekte 2013 yılını değerlendirirken, bu yıl insanlığa karşı kimyasal silahların kullanılmış olduğunu, uluslararası toplumun bunu durduramadığını konuşacaklar. Uluslararası toplumun bu kimyasal silahları kullananlardan, insanlığa karşı bu suçu işleyenlerden hesap soramadığını konuşacaklar. Temel konu budur. Güvenliğin etik, normatif boyutu, yapısal boyutundan daha önemlidir."

SURİYE DOSYASI : Enkaz altında bir ”insan”lık : Caferilerin Bebeklerle Savaşı

Suriye’den gelen görüntüler ülkede yasanan insanlık krizinin her geçen gün daha da derinleştiğini gözler önüne sererken dünya devletlerinin bilinçli sessizliği Müslüman dünyanın kendi problemlerini kendi yöntemleriyle çözmekten başka çaresinin olmadığını gösteriyor.

Suriye’den gelen görüntüler ülkede yasanan insanlık krizinin her geçen gün daha da derinleştiğini gözler önüne sererken dünya devletlerinin bilinçli sessizliği Müslüman dünyanın kendi problemlerini kendi yöntemleriyle çözmekten başka çaresinin olmadığını gösteriyor. Olay Hizbullah ve İran başta olmak üzere Sünni direniş hareketleriyle karşılaşmaktan çekinen Caferi’lerin bebeklerle savaşını da tüm açıklığıyla ortaya koyuyor.

Bir çocuğun enkaz altından çıkarılışı insanlığın gömülüşünü sembolize ediyor.

VİDEO LİNK :

SURİYE DOSYASI : Esad’ın yeni silahı

Esad rejimi kasten ve hukuka aykırı olarak binlerce evi yıkıyor

İnsan Hakları İzleme Örgütü, Suriye’deki Esad rejiminin kasten ve hukuka aykırı olarak binlerce evi yıktığını belirtti. Örgütün raporunda, Temmuz 2012 ile Temmuz 2013 arasında Şam ve Hama’da muhaliflerin kontrolündeki bölgelerde bazı mahallelerin, buldozerlerle yerle bir edildiği ifade edildi. Uydu görüntüleri,internette yer alan videolar ve görgü tanıklarının ifadelerine dayandırılarak hazırlanan raporda yıkımların hükümet birlikleri tarafından yapıldığı sonucuna varıldı.

Rapor, yıkımların askeri personel gözetiminde, ordu ve muhaliflerin çatışmalarının ardından buldozer ve patlayıcılarla gerçekleştirildiği ifade edildi. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün raporunda, hükümet kontrolündeki bölgelerde böyle bir yıkımın olmadığı da vurgulandı.

İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre, sivillere ait mülklerin kontrolsüz yıkımı ve "toplu cezalandırma" yöntemi savaş suçları kapsamına giriyor. Şam yönetimi kaçak inşa edilen evlerin yıkıldığını belirtirken, evlerinden eşyalarını bile alamadıklarını söyleyen bölge halkı ise binaların gerekli ruhsatlarının olduğunu vurguluyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü, BM Güvenlik Konseyi’nden Suriye’deki durumu Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taşımasını da istedi.

FOTOĞRAFLARI GÖRMEK İÇİN TIKLAYIN

SURİYE DOSYASI : Kimyasal fiyasko

Suriye rejiminin yapılan uluslararası anlaşmaya rağmen şimdiye kadar sahip olduğu bin 300 ton kimyasalın sadece yüzde 5’ini ülke dışına çıkardığı ortaya çıktı.

Suriye lideri Beşar Esad’ın temsilcileri ile muhalifler arasında iç savaşı bitirmek için Cenevre’de bir haftadır süren müzakerelerin ilk turu, bugün sona eriyor. Önceki gün geçiş yönetimini içeren Cenevre-1 Bildirisi üzerinde tartışmakta anlaşan taraflar dün de buzları eriten bir adım daha attı. Tarafların, toplantıdan önce iç savaşta ölenler anısına birlikte saygı duruşunda bulunduğu bildirildi. Suriyeli muhalifler ve rejim temsilcilerinin, 10 Şubat’ta ikinci tur görüşmelere geçme konusunda uzlaşma sağladığı belirtildi. Cenevre’de barış görüşmelerinin başladığı tarihten bu yana ise Esad rejiminin saldırıları nedeniyle 76’sı çocuk, 433 kişi hayatını kaybettiği açıklandı. Rejimin dün Halep’te düzenlediği "varil bombalı" saldırıda 32 kişi daha öldü.

İnsan Hakları İzleme Örgütü de Suriye rejiminin, 2012-2013 yıllarında başkent Şam ve Hama’da binlerce konutu "kasten " yıktığını bildirdi. Askeri amaç taşımayan bu yıkımların, sivilleri cezalandırmayı amaçladığı ve halkı orantısız zarara uğrattığına dikkat çekildi. Öte yandan ABD’nin Suriye müdahalesini engelleyen kimyasal anlaşmada beklenen gelişmelerin sağlanamadığı ortaya çıktı. Şam rejiminin elindeki kimyasalları yok etmekle görevli Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü’nden bir yetkili şu ana kadar bin 300 tonluk kimyasalın sadece yüzde 5’lik kısmının ülke dışına çıkarıldığını söyledi. İsmini açıklamadan Reuters ajansına konuşan yetkili, öngörülen programın 6-8 hafta gerisinde kalındığını söyleyerek "Suriye, kimyasallarını terk etmede ciddi olduğunu kanıtlamak zorunda.

Ama bir gelişme yok" dedi. BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon da 27 Ocak’ta yayınladığı bildiride, kimyasal silahların imhası ile ilgili sürecin gerekçe gösterilmeden geciktirilmesinden dolayı Şam rejimini eleştirerek, bu sürecin hızlandırılması çağrısı yapmıştı. Fransa Dışişleri Bakanı Laurent Fabius da, Suriye’deki kimyasal silahların transferinin gecikmesi konusunda uluslararası toplumun duyarlı olmasını istedi.

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: