Etiket arşivi: yazar

AK PARTİ DOSYASI /// Zaman Gazetesi yazarı Mümtazer Türköne : “Ak Parti oyları satın alıyor”

Zaman Gazetesi yazarı Mümtazer Türköne Ak Parti’nin oyları satın aldığını iddia etti. Mümtazer Türköne Ak parti oyları satın alıyor dedi. Ak parti oyları satın mı alıyor?

Hükümet ve Fettullah Gülen Cemaati arasındaki kavga devam ediyor. Fetullah Gülen Cemaatinin yayın organı Zaman gazetesi hükümete attığı manşetlerle, köşe yazılarıyla ve haberlerle hergün yükleniyor. Bu sefer köşe yazarı Mümtazer Türköne’den bir iddia geldi.

AK Parti oyları satın alıyor! Bu suçlama yıllarca muhalefet partileri tarafından dile getirilmişti ancak bu defa Zaman gazetesi yazarı Mümtazer Türköne’den geldi. Türköne bu defa AK Parti‘nin seçim yardımlarını hedef almakla kalmadı AK Parti‘nin yalnızca bunun için, oy satın alma odaklı dev bir fon oluşturduğunu iddia etti. Türköne’ye göre bunun adı, milli irade hirsızlığı!

Başbakan’ın son zamanlarda fetiş haline getirdiği “millî irade”ye, sandık dışından gelen müdahaleleri “hırsızlık” olarak nitelemesi manidar.

Askerî vesayet döneminde bu müdahalelere “gasp” adını vermiştik. Hırsızlığı gasptan ayıran, punduna getirip gizli-saklı ve kimseye çaktırmadan yapılması. Siyaset büyük ölçüde yoğunlaştırılmış ekonomi olduğu için ikisinin de amacı halka ait ortak zenginliğe el koymak olunca, benzetme yerine oturuyor. Başbakan’ın “gasp” yerine “hırsızlık” teşbihi, zihninin yolsuzluk soruşturmaları ile meşgul olduğunu gösteriyor. Yine de benzetmesinde bir yanlışlık var; çünkü bizatihî yolsuzluk soruşturmaları “millî irade hırsızlığı” suçunu konu ediniyor.

Hafta sonu ana memleketim Ankara Çubuk’ta idim. Çarşı’da ayak üzeri konuştuğum MHP belediye başkan adayı Hayati Hoca’nın çevresindekilerden biri, bu “millî irade hırsızlığı”nın somut karşılığını anlattı.

8 bin haneye “seçim yardımı” gideceğini duymuşlar. Bir başkası rakamın 12 bin olduğunu öne sürdü. Her seçimde gündeme gelen bu iddiayı bu sefer yolsuzluk soruşturmaları ile birlikte düşünmemiz lâzım. Soruşturmalara dair ortaya sökülüp saçılan bilgi kırıntıları, BAŞBAKAN’IN SEÇİM KAZANDIRACAK DEV BİR FONU VAR

Başbakan’ın dev bir havuz sistemi oluşturduğunu gösteriyor. Devlet rantı üzerinden oluşturulan bu fon kritik yerlerde seçim kazandıracak kadar büyük. Kamu kaynakları ile işleyen siyasî patronaj, öncelikli olarak oy satın almayı hedef edinir.

AK Parti bugün kendisini destekleyen tarikat ve cemaatlere işte bu kamu kaynaklarını cömertçe aktardı. Hayır işleri için ihalelerden komisyon almaya şer’î cevaz veren fetva sahibinin, aynı zamanda cemevlerinin ibadethane statüsünde olmadığına fetva veren kişi olması tesadüf olabilir mi? Birini devlet üzerinden iktidara bağlamış, öbürünü de iktidara yakın olmadığı için devletin uzağına göndermiş oluyorsunuz. Bu şer’î cevazları sadece sandığa yansıyan somut kısmıyla yorumlamayı deneyin. Karşımıza çıkan bir demokrasi usulsüzlüğü ve yolsuzluğu değil mi? Tam da Başbakan’ın “millî irade hırsızlığı” dediği şey. Doğru: Bu hırsızlık mutlaka engellenmeli.

Reklamlar

PARALEL DEVLET DOSYASI /// Akşam Gazetesi yazarı Mehmet Ocaktan : Gülen grubu, Ergenekon ve TÜSİAD itt ifakı !

Akşam Gazetesi yazarı Mehmet Ocaktan, 17 Aralık operasyonuyla başlayan süreçte liberallerin, ulusalcıların, TÜSİAD’ın ve Gülen grubunun ittifak içinde olduğunu söyledi.

İşte Ocaktan’ın yazısı:

Seçime ayarlı 17 Aralık operasyonu, her şeye rağmen tavrını milli iradeden yana koyanlarla devlet içinde cunta yapılanmalarına arka çıkan, bir şekilde şantaj ve kaset çetelerine bulaşmış olanların saflarını kesin bir şekilde netleştirdi.

Operasyon esas itibarıyla Tayyip Erdoğan’dan kurtulma hedefiyle yola çıktığı için, ipten kazıktan kurtulmuş "ikibuçuk liberal tayfa" da, Ergenekon artığı ulusalcılar da, iş dünyasının şişman kedileri de, cemaatin tepesindeki isimler de bir anda paralel cuntanın arkasında kuyruğa giriverdiler.

Düne kadar otoriterleşmeden, vesayet rejiminden şikâyet edenler ne hikmetse, bugün devlet içinde gizli bir güçten emir alan paralel cuntanın oluşturduğu korku imparatorluğunu görmezden geliyorlar.

Geçmişte günlerce "Özel yetkili" savcıların aleyhinde yazı yazan buçuk liberaller, şimdi toplumu ve siyaseti esir almaya çalışan yargı içindeki paralel yapının faziletlerini anlata anlata bitiremiyorlar. Öyle ki, Balyoz ve Şike davalarında olup bitenleri "Otonom yapının sorumluluğunda olan şüpheli deliller" olarak tanımlayanlar, şimdi kendilerini bile inkâr etme pahasına, sırf Tayyip Erdoğan düşmanlığı yapmak için paralel cunta yalayıcılığı yapmakta bir beis görmüyorlar.

Zaman zaman insanın içinden "İyi ki 17 Aralık darbe girişimini yaşamışız" diyesi geliyor. Zira o günden itibaren bütün demokrat görünümlü ikibuçuk liberallerin, hizmete irtibatlı darbelerin faziletine inananların ve kendi ülkesinin kaybetmesini isteyebilecek kadar kıblesini şaşırmış işadamlarının maskelerinin sonuna kadar açıldığını net bir şekilde görmüş olduk.

Doğrusu çok da iyi oldu. Meşru olmayan bir güçten emir alan devlet içindeki paralel çete siyasi partileri, liderleri, işadamlarını, medya yöneticilerini, yazarları, bürokratları takip ediyor, haklarında şantaj dosyaları hazırlıyor. Ve yine 17 Aralık’ta öğreniyoruz ki milletin vergileriyle maaşlarını alan bazı polis şefleri ülkenin seçilmiş başbakanını evinden alarak kelepçe takmayı planlıyorlarmış.

Demokrasiyi yok etmek üzere yola çıkan bu karanlık yapıya bir kez olsun "otoriter" diyemeyen ikibuçuk liberaller ve patronlar kulübü TÜSİAD, bu korku imparatorluğuna karşı adım atan siyasi iktidarı "otoriter" ve tehlikeli bulmaktan çekinmiyor.

Daha da vahim olanı, AK Parti iktidarı döneminde servetlerine servet katan başta TÜSİAD olmak üzere bu hastalıklı zihniyet, paralel cuntayla birlikte bütün dünyada Türkiye’yi karalamak için kampanya düzenleyebiliyor.

Doğrusu hiç şaşırmadık, kuruluşundan bu yana bir kez olsun millet iradesinin yanında olmamış ve bütün darbe dönemlerinde cuntacılara selam durmuş olan TÜSİAD, şimdi de tıynetine uygun olarak demokrasi suikastçılarıyla birlikte yine ‘yıkım ittifakı‘nda başrol oynuyor.

Düşünebiliyor musunuz, TÜSİAD Başkanı, "Böyle bir ülkeye küresel sermaye gelmez" diyerek paralel çeteye yalakalık yapıyor. Bu nasıl bir şuursuzluk halidir ki, ülkedeki istikrar sayesinde güç ve sermaye biriktiren patronlar kulübü kendi ülkesinin kaybetmesine oynayabilecek kadar tehlikeli bir akıl tutulması yaşayabiliyor…

Kimse kusura bakmasın, siyasi iradeyi yok etmek üzere yola çıkan devlet içindeki derin paralel yapıyı koruyup kollayan TÜSİAD, cemaat, liberal azınlık ve siyasetin yolunu şaşıran CHP suçüstü yakalanmıştır. Millet bu zihniyetin Avrupa’da Türkiye aleyhine çalıştığını, çözüm sürecine düşman olduğunu, Türkiye’nin istikrarına ve ekonomisine kumpas kuran karanlık güçlere taşeronluk yaptığını artık çok iyi görüyor.

Yeni Şafak gazetesi yazarı Salih Tuna : ‘İlker Başbuğ’un, kitabında anlattığı haksızlıkl ar karşısında midem bulandı’

Yeni Şafak gazetesi yazarı Salih Tuna, 28 Şubat süreci ile bugünkü yargılamaya müdahalelerin birbirine benzediğini söyledi

Yeni Şafak gazetesi yazarı Salih Tuna, 28 Şubat Davası sanıklarından Emekli Orgeneral Çevik Bir ile Ergenekon Davası tutuklularından Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un durumunu kıyaslayarak, Başbuğ’a haksızlık yapıldığını söyledi.

Tuna, Ergenekon başta olmak üzere, Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri (ÖYM)’nin kararlarının içine sinmediğini belirterek "Org. İlker Başbuğ’un, ‘Suçlamalara Karşı Gerçekler ‘ kitabını okuyunca da içime sinmeme evresinden ‘bulantı’ evresine geçtim" İfadelerini kullandı.

Salih Tuna’nın adli darbe yapılmaya çalışıldığını öne sürerek, isim vermeden Zaman gazetesi yazarı Mümtazer Türköne’yi de yargı darbesine destekçilikle suçladığı yazıda, "Genelkurmay Başkanı’nı darbeye teşebbüs iddiasıyla Ağustos 2013’te müebbet hapis cezasına çarptırıyorsun, 28 Şubat post modern darbesiyle özdeşleşen Org. Çevik Bir’i dışarı salıyorsun. Org. Başbuğ neyin bedelini ödüyor? Akreditasyon kriterlerini (2008’de) genişletip, birilerini dışarda tutmasının mı?" diye sordu.

Salih Tuna’nın Yeni Şafak gazetesinde ‘Taşın altına elini koyacaktı taş oldu’ başlığıyla yayımlanan bugünkü (22 Ocak 2014) yazısı şöyle:

Taşın altına elini koyacaktı taş oldu

Siyasetin çağrısı hepimiz için (…) Siyasetin bu soylu çağrısına, ben de cevap vermeye karar verdim (…)Sadece tarih yapılırken tarihi yapanların yanında olmak, yükselen binanın mimarisine karınca kararınca katkıda bulunmak istiyorum (…) Artık fildişi kuleden çıkıp, taşın altına elimizi koyma vakti…
Yukardaki ifadeler ’17 Aralık darbesinin Çevik Bir’i’ne ait.

AK Parti’den milletvekili aday adaylığını geçen seçimde böyle duyurmuştu. Ondan önceki seçimlerde de saygıdeğer eşi, AK Parti’den milletvekili seçilmişti.

Milletvekilliği dediğin eşten eşe geçen bir şey değil tabii.

‘Adıneydiherneyse’nin ifade buyurduğu gibi elini taşın altına koyma vakti gelmiş, hepsi bu!

Taşın altına elini koyma fırsatı bulamadığı için de, anlaşılan o ki, fırsatını kollamış.

17 Aralık kalkışmasından itibaren de, ‘Madem elimi taşın altına koymama fırsat vermediniz, elinizi taşla ezeyim de görün’ yollu bir intikam duygusuyla saldırıya geçmiş.

Hazretin nevzuhur kavline göre yargı, millet iradesini ezecek taş mesabesinde nasılsa.

O kadar ki…

Dün ‘siyasetin soylu çağrısı’ şeklinde taltif ettiği siyasete, bugün yargının gündüz gözüyle tecavüz etmesini savunabiliyor!

O kadar ki…

Dün ‘tarih yapanlar’ şeklinde yücelttiği ‘seçilmiş siyasi iktidara’ bugün yargı marifetiyle tecavüz edilmesi için kırk dereden su getirebiliyor!

Hey kurban olduğum Allah!..

Siyasete tecavüz eden yargıyı sorgulayacağına, mahut tecavüze feveran eden siyasetin meşruiyetini sorgulamak nasıl bir taşlaşmış bilincin dışavurumudur?

Sayın Cumhurbaşkanı’ndan (demokratik normalin) el frenini çekmesini, Meclis’e el koymasını istemek taşlaşmış bir bilincin ifadesi değilse nedir?

Acıklı olan şu:

Ergenekon iddianamesinde de, kimi paşaların, Cumhurbaşkanı’ndan Meclis’e el koymasını istediği iddia ediliyor.

Bu paşalar içerde, ‘Adıneydiherneyse’ Zaman’da köşe yazıyor…
Ergenekon iddianamesinde, Cumhurbaşkanı’nın Meclis’e el koyması isteği yok sadece, bugün yaşadıklarımızın birçoğu ordan kopya çekilmiş sanki.

Nasıl mı?

Mesela, ‘Cumhuriyet Çalışma Grubu Devre Raporu–14 (03 Nisan 2004)’de Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Halil İbrahim Fırtına’nın Cumhuriyet Çalışma Grubu faaliyetleri hakkındaki görüşlerine madde madde yer verilmiş:

‘Hedef şahısların biyografik istihbaratı kapsamında, bu şahısların hassas taraflarının tespit edilmesi ve başkaları tarafından kullanılan şantaj unsurlarının da elde edilmesi, gerektiğinde bu şahıslara karşı kullanılmak üzere arşivlenmesi,’ ifadesi 4’üncü maddede geçiyor.

‘AKP ve bu partinin Belediye Başkanı adayları hakkında elde edilecek bilgilerin seçimden ne kadar önce basına sızdırılmasının uygun olacağı konusunda uzman görüşü alınması,’ ifadesine de 6’ncı maddede yer verilmiş.

Nasıl?

Kopya cinayetler misali değil mi?!

İmdi, malum eşhas, bizi içeri tıkanlar bizim siyasete ‘postmodern’ yapmak istediğimizi, ‘dost modern’ yapıyorlar derse, kim ne cevap verecek?

Yanlış anlaşılmasın, ben sadece kimi ‘mübareklerin’ hali pürmelalini ortaya koymak istedim.

Yoksa…

Ergenekon başta olmak üzere, Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinin (ÖYM) kararlarının içime sinmediğini her vesileyle dile getirdim.

Gelgelelim…

Org. İlker Başbuğ’un, ‘Suçlamalara Karşı Gerçekler ‘ kitabını okuyunca da içime sinmeme evresinden ‘bulantı’ evresine geçtim.

Bu nasıl bir yargı anlayışıdır?

Genelkurmay Başkanı’nı darbeye teşebbüs iddiasıyla Ağustos 2013’te müebbet hapis cezasına çarptırıyorsun, 28 Şubat post modern darbesiyle özdeşleşen Org. Çevik Bir’i dışarı salıyorsun.

Neden?

Org. Başbuğ neyin bedelini ödüyor? Akreditasyon kriterlerini (2008’de) genişletip, birilerini dışarda tutmasının mı?

Kimsecikler kusura bakmasın, HSYK’nın yapısı insanın aklına her şeyi getiriyor.

ERGENEKON DAVASI /// BİR BU EKSİKTİ BU DA OLDU TAM OLDU :)) /// Danıştay’ın kanlı eli “O smanım” yazar oldu ///

Osman Yıldırım…

Öz ablasını öldürmekten, sahtecilikten, yeğenine fuhuş yaptırmaktan hapis yatan…

Ergenekon davasında hem tanık hem sanık hem de gizli tanık gercekleşen…

Danıştay cinayetinde Alparslan Arslan’ın suç ortağı olan fakat Ergenekon hakimlerince bu cinayetten “beraat” ettirilen…

Ergenekon savcılarının “Osmanım” diye hitap ettiği ve Ergenekon hükümlerinin açıklanmasıyla beraber tahliye ettirilen kişi.

İşte Danıştay cinayetinin Ergenekon’a bağlanıp, Ergenekon’un “terör örgütü davası” haline gelmesinde kilit rol oynayan “Osmanım” “yazar” oldu.

Odatv’nin edindiği bilgiye göre; Osman Yıldırım bir kitap kaleme aldı.

Adı: “Darbe girişiminin kanlı saldırısı: Danıştay nasıl basıldı”!

Osman Yıldırım’ın Ergenekon davasındaki rolünü, Cemaatçi savcı ve hakimlerin onun üzerindeki “çabalarını” ve dahası “kalibresini” bilen herkes diyecektir ki; “Osman Yıldırım kim, kitap yazmak kim!”

Öyle ki; söz konusu kitap fazla hacimliymiş ve yayınevine teslim bile edilmiş; inceleniyormuş.

Evet, “acaba” diyoruz biz de…

Acaba Cemaat, Osman Yıldırım üzerinde yeni bir proje mi yürütüyor?

Göreceğiz!

FETULLAH GÜLEN DOSYASI : Yeni Şafak gazetesi yazarı Yusuf Kaplan ‘dan CEMAAT ANALİZİ

1551619_499557200152715_137838546_n.png

"Cemaat’in, bizzat kendi yayınlarından yola çıkarak nasıl Müslümanların yüzkarası ve küresel şebekelerin maskarası olduğunu ürpertici delillerle gözler önüne sereceğim… Küçük dilinizi yutacaksınız o zaman…"

Bu sözler Yeni Şafak gazetesi yazarı Yusuf Kaplan’a ait. Cemaatin beyin takımını Hassan Sabbah çetesine benzeten Kaplan’a göre taban, Allah rızası için koşturuyor. Tavan ise, Türkiye’ye karşı komplo üstüne komplo kuruyor.

Ilımlı İslam projesi ile İslamiyetin protestanlığa dönüştürülmek, Hinduizm, Budizm, Zen, Taoizm gibi ölü, antropolojik dinlere dönüştürecek şekilde hadım edilmek istendiğini yazan Kaplan, tehlikeyi bertaraf edebilmek için cemaatin şifrelerinin çözülmesi gerektiği görüşünde.

Modern Hasan Sabbah çetesinin küresel ölçekte faaliyet gösterdiğini ve cemaat’i her bakımdan yönlendirdiğini ifade eden Kaplan, bugünkü köşesinde cemaatin üç katmanlı yapısını böyle yazdı.

POSTMODERN ZAMANLARIN TÜREDİ HASAN SABBAH ÇETESİ

"Birincisi, iç ve dış şer şebekeleriyle derin ve kirli ilişkiler kuran, küresel şebekeler tarafından kullanılan ‘türedi Hasan Sabbah çetesi’.

Bu türedi Hasan Sabbah çetesini, ‘planlayıcılar’ ya da ‘beyin takımı’ olarak adlandırabiliriz.

Bu çete, küresel ölçekte faaliyet gösteriyor ve Cemaat’i her bakımdan bu ‘küresel çete’ yönlendiriyor.

Bu ‘küresel çete’nin önü, küresel şebekeler tarafından inanılmaz bir şekilde açılıyor.

Zaman zaman sorunlar yaşasa da, hedeflerine ulaşıyor bu çete ve ayartıcı bir ‘zafer sarhoşluğu’ (euphoria) yaşıyor o yüzden.

KÜRESEL SİSTEMİ KULLANDIĞINI SANAN AMA SİSTEM TARAFINDAN KULLANILAN UYGULAYICILAR CEPHESİ

İkincisi, küresel sistemi kullandığını sanan ama küresel şebekeler tarafından kullanıldığını bile anlayamayan, yalnızca önlerine konulan planları -Allah rızası için- adım adım, tam bir zafer coşkusuyla hayata geçiren uygulayıcılar cephesi.

Bunlar, iyi niyetliler ama nasıl bir tezgâha getirildiklerini, neye hizmet ettiklerini anlayabilecek derinlikten yoksunlar.

TABAN: ‘ROBOT’LAR ZÜMRESİ VE SAMİMİ MÜMİNLER CEMAATİ

Üçüncüsü de, taban’dan oluşuyor. Taban’ın iki ana gövdesi var.

Birinci gövde, ‘tepe’den gelecek her emre uymayı görev telakki eden, entelektüel yetileri de, basiretleri de, zihinleri de donmuş robotlar zümresi.

İkinci gövde, yapılan şeyin hizmet olduğuna yürekten inanan ve Cemaat’in kahir ekseriyetini oluşturan, yurt içinde ve yurtdışında Allah rızası için koşturan ama yaşananlara hiç bir anlam veremeyen, dünyaları yıkılan, yürekleri yangın yerine dönen vefakâr, cefakâr ve her şeylerini hizmete adayan samimi müminler cemaati.

Asıl Cemaat bu.

Adına ‘Camia’ denen ‘Cemaat’ten kurtarılması gereken hakîkî cemaat bu kişilerden oluşuyor.

Cemaat’i ‘Cemaat’ten kurtarmak gerekiyor, derken kastettiğim bu ana gövde işte."

KÜRESEL SİSTEMİN DESTEĞİNİ ARKASINA NASIL ALIYOR?

Çetenin hedeflerine ulaşmaı başarmasını üç nedene bağlayan yazar, bunların ne olduğunu böyle açıkladı:

Birincisi, postmodern zamanların ayartıcı, sinsice yöntemlerine başvuruyor bu çete.

O yüzden, hedefe ulaşmak için her yolu deniyor, her yöntemi meşru, mübah olarak görüyor.

İkincisi, İslâm dünyasında faaliyet gösterdiği yerlerdeki bütün İslâmî hareketlerle, oluşumlarla, cemaatlerle ‘Cemaat’ arasına gözle görülür bir mesafe koyuyor.

Böylelikle küresel sistemin desteğini kolaylıkla arkasına almayı başarmış oluyor.

Ve ayartıcı diyalog ve hoşgörü stratejisini sadece ve sadece güç sahibi Yahudi ve Hıristiyanlarla ilişki ve irtibat kurmak şeklinde uyguluyor.

Üçüncü olarak, hedefe ulaşmak için her türlü yalana, her türlü baskı ve sindirme yöntemine başvurmakta hiç bir sakınca görmüyor."

MÜSLÜMANLARIN YÜZKARASI VE KÜRESEL ŞEBEKELERİN MASKARASI..

‘Cemaat’, yaptığı şeyin, her şeyden önce, kendi intiharını hazırladığını göremiyor mu?’ diye soran Kaplan, ‘pazar günkü yazımı bekleyin’ diyerek tamamladı:

İkinci olarak, bir cemaat, Müslüman bir topluma değil, Müslüman olmayan bir topluma bile, her ne suretle olursa olsun, bu kadar büyük zarar verebilir mi, ülkeyi tam bir siyasî, iktisadî, sosyal ve manevî kaosun, hercümercin eşiğine sürükleyebilir mi?

Üçüncü ve son olarak, ‘Cemaat’, bütün bu işlediği ‘cinayetlerle’ hem Müslümanların yüzkarası hem de küresel şebekelerin maskarası olduğunu göremiyorsa, vay hâlimize!

Pazar günkü yazıda ‘Cemaat’in, bizzat kendi yayınlarından yola çıkarak nasıl Müslümanların yüzkarası ve küresel şebekelerin maskarası olduğunu ürpertici delillerle gözler önüne sereceğim… Küçük dilinizi yutacaksınız o zaman…"

MEDYA DOSYASI : Sarıgül’ün hediyesini geri gönderen yazar kim ?

Vatan gazetesi yazarı Reha Muhtar, CHP’nin İstanbul adayı Mustafa Sarıgül’ün kendisine yolladığı hediyeyi neden geri gönderdiğini yazdı.

Vatan gazetesi yazarı Reha Muhtar, CHP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı ve Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ün kendisine hediye olarak gömlek gönderdiğini yazdı ve gömleğin fotoğrafını köşesinde paylaştı.

Muhtar bugünkü köşesinde "Sarıgül’ü uzun yıllardır tanırdım, dostluğumuz vardı, hayatı zaman zaman paylaşmışlığımız da… Yine de; İçime sinmemişti, bana hediye edilen gömlek…" diye yazdı.

İşte Reha Muhtar’ın köşesinde paylaştığı o bilgiler:

"Sevgili dostum Mustafa Sarıgül… Biliyorum ki jest niyetine bana gönderdiğin bir adet spor gömleğin altında bir neden aramam hiç yakışık almaz…

Fakat yine de ben bu işte rahat etmeyeceğim…

Ne seni ne de kendimi anlamsız bir töhmetin altıda tutarak daha fazla rahatsız etmeyeyim…

Bu gömleği ihtiyacı olan uygun birisine vermeniz için size göndereyim…

Hem bir "garip" mutlu olur bu sayede…

Hem de bu "garip" rahatlar sayesinde…

Sevgiler dostum…"

FETULLAH GÜLEN DOSYASI /// Zaman gazetesi yazarı Ali Bulaç : Tüm cemaatlere karşı ‘balyoz sinerjisi’ !

Zaman gazetesi yazarı Ali Bulaç, ‘Hükümet-Cemaat’ gerilimi ve ‘yeniden yargılama’ tartışmalarının geleceğine ilişkin, kendi deyimiyle ‘kaygı verici’ bir iddiada bulundu.

Radikal.com.tr – Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ’ın siyasi başdanışmanı Yalçın Akdoğan’ın ‘milli orduya kumpas’ sözleriyle gündeme gelen ve bazı davaların yeniden görülmesi tartışmasına kadar uzanan sürece ilişkin bugün ilginç bir değerlendirme yazısı geldi.

Zaman gazetesi yazarı Ali Bulaç, “Gelişmeler, kaygılarımın boşuna olmadığını gösteriyor” diyerek başladığı yazısında, son haftalarda yaşananların sadece ‘Hükümet-Cemaat’ gerilimi olarak görülmemesi gerektiğini belirterek, “Resmin tamamına baktığımızda Hizmet’i ve hükümeti aşan kaygı verici bir durumla karşı karşıya olduğumuzu görürüz” dedi. Bulaç, Balyoz ve Ergenekon davasından tahliye olacaklarla birlikte “bir sinerji yakalanacağını” ve tüm dini cemaatlere yönelen bir sürek avı başlayabileceği iddiasında bulundu.

Ali Bulaç’ın yazısı şöyle:

Kime kumpas kuruluyor?

Sayın Başbakan’ımız R. Tayyip Erdoğan’ın düzenlediği 4 Ocak tarihli medyayı bilgilendirme toplantısından “ferahlayarak ayrılmadığımı, içimi sıkıntı bastığını” yazmıştım. Çoğu kişi bundan hükümetin Hizmet hareketine karşı girişmekte olduğu hayli kapsamlı operasyonu veya salt Hizmet-hükümet çekişmesini kastettiğimi anladı. Kuşkusuz sıkıntının bir boyutu buydu, ama hakikatte çok daha vahim, kaygı verici günlerin işaretlerini gördüğümü ima etmeye çalışıyordum. Gelişmeler, kaygılarımın boşuna olmadığını gösteriyor.

Belirtmek gerekir ki sürmekte olan krizin “Hizmet-hükümet arası bir çatışma” olduğunu düşünenler varsa, bunlar resmin bir karesine bakıyorlar. Resmin tamamına baktığımızda Hizmet’i ve hükümeti aşan kaygı verici bir durumla karşı karşıya olduğumuzu görürüz.

Sisler yavaş yavaş dağılmaktadır. Söz konusu sürecin anahtar terimi “kumpas” sözcüğüdür. Başbakan’ın siyasî başdanışmanı Yalçın Akdoğan’ın telaffuz ettiği “Milli orduya karşı kumpas” cümlesi, asıl görünen kütlenin altında bir yanardağın bulunduğunu ve ilk lavlarını püskürttüğünü göstermiş oldu, hemen arkasından Ergenekon ve Balyoz davalarının yeniden görülmesi; tutuklu ve hükümlülerin serbest bırakılması ve belki yaklaşık 40 bin davanın yeniden ele alınması konusu gündeme geldi.

Türkiye , İttihat ve Terakki’nin darbe ile devleti ele geçirdiği günden beri vesayet altında bir ülkedir. Vesayetin dış boyutu olduğu gibi iç boyutu da var. 21. yüzyılın ilk yıllarında uluslararası konjonktürün yardım etmesi, içeride neredeyse cemaatlerin tümünün ittifakı ve mutabakatı ile AK Parti iktidar oldu. AK Parti, bir koalisyon, onlarca yarım ve çeyrek kubbeyi içine alan büyük kubbe, Türkiye’nin bütün renklerini altında toplayabilen bir şemsiye partidir. Türkiye hızla mesafe aldı, bölgeye açıldı, ekonomide yüksek performans gösterdi ve fakat ne olduysa 2011’den başlamak üzere işler ters gitmeye başladı ki, bundan önceki dört yazımın konusu bu ters gidişin “dış faktörü”yle ilgiliydi. Tabii ki bugünkü durumu sadece dış faktörün etkileriyle izah edemeyiz, iç faktör de bir o kadar önemli ve hatta belirleyicidir.

Zeki, teenni ile hareket eden, sözünü tartarak sarf eden, yakın ve uzak gelişmeleri muhtemel değişkenler ışığında hesaplayarak yazıp konuşan Akdoğan’ın “kumpas” uyarısı devletin yüzyıllık, hatta Osmanlı’ya kadar uzanan kadim reflekslerinin harekete geçmekte olduğunun işaretiydi. Ben bunu, AK Partili görünür siyasetçilerin yeterince doğru anladıklarını zannetmiyorum, onlar önlerine konulan “Hizmet-hükümet kavgası”nın aktüel gündemini takip ediyorlar. Kumpasla neyin kastedildiğine Başbakanlık Müşaviri Hamdi Kılıç’ın sosyal medyada dolaşan sözleri açıklık getirdi: “Bu ülkede devlet geleneği diye bir şey hâlâ var. Bunun ne olduğunu anlamak için biraz tarih okumak yeter. Devlet geleneğimizin kendini korumak için tarih boyunca geliştirdiği reflekslerin bir kısmı epeyce ürpertici, benden hatırlatması.” (Sözcü, 2 Ocak 2013) Bir haber ajansı muhabiri de sosyal medyada şunları yazıyor: “Zaman zaman yaşanan faili meçhuller o ülkeye huzur getirir… Bu kadar konuşan olmaz… Ortalık zevzekle doldu.” (Odatv, 2 Ocak 2013)

Bunları bir kenara bırakıp nasıl bir devlet telakkisinin yüzyıllardır hükmünü sürdürdüğüne bakalım. Devlet, kendinden başka kimseye güveni olmayan, kendini seven, kendinden bir güç, yetki ve kudrettir. Zamanın şartlarına göre kendini koruma görevini şu veya bu ideolojiye, şu veya bu zümreye verir, ama hakikatte o sadece kendisi için vardır, koruma görevini üstlenen, onu ele geçirdiğini düşünür, lakin bir süre sonra sadece muhafız güç olduğunu anlar. Bu devlet kimseyle barışmaz; yeri gelir komünisti döver, yeri gelir işçiyi, Kürt’ü, Türkçü’yü, solcuyu, sağcıyı, başörtülüyü. Bu devleti adam edecek yegâne güç “hukuk”tur, onu koruma görevine talip olanlar ise hukukla kendilerini güvence altına almaya yanaşmıyorlar. Devletin sözlüğü, mekanizmaları, yöntemi ve taktikleri vardır; her birini günün şartlarına göre devreye sokar. Devlet ideolojisine ve beka fikrine en yakın duran milliyetçiler devletin en ağır gadrine uğramış, tabutlarda yatırılıp tırnakları sökülmüş mağdurlardır. Komünistlere karşı ülkücüleri, ülkücülere karşı solcuları, Sünnilere karşı Alevileri, Alevilere karşı Sünnileri, laiklere karşı dindarları, dindarlara karşı laikleri rahatlıkla seferber edebilmiştir. Şimdi dindarları birbirine düşürmektedir.

Bu ülkeye her ne gerekiyorsa bürokratik merkezi doğrudan veya dolaylı yollardan kontrol eden sert çekirdek belirler, bu ülkeye komünizm gerekiyorsa onlar getirir, belki günün birinde şeriatı bile gerekli görebilirler. Siz hiç, bir zamanlar İslamcılık yapmış insanların banka ve faizci sistemi böylesine canla başla savunacaklarını düşünebiliyor muydunuz?

Devletin kendisi bir cemaattir, kendi bekasını, imtiyazlarını koruma refleksiyle ayaktadır. Bir cemaati yok edersiniz, yok edenler kısa sürede “cemaat” olarak tanımlanır ve kendileri de yok edilmek üzere sıraya girerler.

Burada, hem birkaç gün önceki konuşmalarında hem Sayın Cumhurbaşkanı’na hitaben kaleme aldığı mektubunda Hocaefendi’nin tam da bu noktaya dikkat çektiğini hatırlayalım. Diyor ki, eğer Hizmet hareketini “devlet içine sızmış bir örgüt” olarak tanımlayıp gönül bağı olan insanları tasfiye etmeye kalkışırsanız, bu operasyon emsal teşkil edecek, arkasından aynı sosyo-dinî zeminde örgütlenmiş bulunan diğer bütün cemaatleri, grupları, dernekleri, vakıfları da tasfiyeye açık hale getireceksiniz. Cemaat olma vasıfları itibarıyla bütün İslamî oluşumlar birbirine benzer, asgari müşterekleri “dindar-mütedeyyin olmaları, İslamî kimlik taşımaları”dır. Bu açıdan baktığınızda bugün Türkiye’de kamu görevlilerinin neredeyse 4/5’i şu veya bu cemaate, gruba sempati duymaktadırlar.

Şu garipliğe bakın, kanlı bir darbe ile yönetimi ele geçiren Mısırlı generaller ve onların sivil hayattaki uzantıları, Müslüman Kardeşler’in “devlete sızmaya çalışan cemaat olduklarını, Mursi ve onun atadığı bürokratların İhvan liderinden emir alıp iş yaptıklarını” öne sürmekte, böylelikle kanlı bir tasfiyeye sözde meşruiyet zemini aramaktadırlar. Kendileri de en sıkı markaj cemaat olan Selefiler de bunu teyid etmektedirler. Süreçten sadece Mısır’ın derin güçleri, darbeci askerleri kazançlı çıkmaktadır.

Yarın öbür gün bizde devletin sert çekirdeği, darbe davalarından tahliye edileceklerin de sağlayacağı sinerjiyle cemaatlerin tümünü hedef tahtasına yerleştirecektir. Bu noktayı Sayın Başbakan’ın ve sorumluluk duyan AK Partililerin dikkate almalarını umuyorum. Taktik basit: Önce sarı inek, sonra beyaz, sonra siyah inek yenecek. 2002’de başlayan vesayeti ortadan kaldırma süreci şimdi tersine dönmektedir, kendisine “kumpas” kurulduğu öne sürülen o bildik bürokratik merkez büyük bir ustalıkla dinî grupların, cemaatlerin tümüne karşı kumpas kurmaktadır. Önce Hizmet, arkasından AK Parti ve diğer cemaatler! Bundan en ufak şüpheniz olmasın. İçimi sıkıntıya sokan bu!

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: